Saturday, October 21, 2006

KOLLUĞUN ZOR VE SİLAH KULLANMA YETKİSİ VE DİĞER YETKİLERLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ IGUL YAYINLARI NO: 10

İSTANBUL, AĞUSTOS 2005

KOLLUĞUN ZOR VE SİLAH KULLANMA YETKİSİ VE DİĞER YETKİLERLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

Doç.Dr. Ali Rıza ÇINAR

I. GİRİŞ

Kolluğun, zor ya da silah kullanma yetkisi, görevin yerine getirilmesi biçimindeki hukuka uygunluk nedeni ile ilgilidir. Bu nedenle, kolluğun zor ve silah kullanma yetkisi ile ilgili Yargıtay kararlarının, hukuka uygunluk nedenlerinin yer aldığı TCY.’nın 49. maddesine dayandığını görmekteyiz.

Hukuka uygunluk nedenlerinin bir kısmı Ceza Yasasında yer almıştır, bir kısmı da Ceza Yasasında yazılı değildir.1 Ceza Yasasında yazılı ve konumuzla ilgili olan, TCY.’nın 49. maddesinde öngörülen genel hukuka uygunluk nedenleridir.2 Bunlar yasasın hükmünü yerine getirme, amirin emrini yerine getirme, haklı savunma (meşru müdafaa) ve zorunluluk durumudur (zaruret hali).

Hukuka uygunluk nedenleri genellikle hukuk tarafından tanınan bir yetkiye dayanır.3 Hukukun tanıdığı bir yetkinin ve yüklediği bir görevin varlığı, hukuk düzeninin kendisiyle çelişkiye düşmezliği ilkesi nedeniyle, suçun öğelerinden hukuka aykırılığı ve dolayısıyla suçu ortadan kaldırmaktadır. Çünkü, bir yandan belirli biçimde davranma görevini yükleyen, diğer yandan bu görevi yerine getireni, cezalandıran bir hukuk düzeni düşünülemez.4

Hukuka uygunluk nedenlerinin varlığı durumunda, eylem (fiil), başlangıcından itibaren suç oluşturmaz. Hukukun karşılığında yaptırım uygulamadığı bir davranış haline gelir.5

TCY.’nın 50. maddesinde belirtildiği üzere “49 ncu maddede yazılı fiillerden birini icra ederken kanunun veya selahiyattar makamın veya zaruretin tayin ettiği hudutlar”ın aşılması durumunda aşırılık söz konusudur. Bu durumlarda ortada bir görev, haksız bir saldırı, bir zorunluluk durumu olmalı ve bunların yasa tarafından belirlenen sınırları aşılmalıdır. Hukuka uygunluk nedeninden yararlanan kişinin, hukuka uygunluk nedeninin yasal sınırını aşması durumunda, davranışı hukuka aykırıdır.6

Bu nedenle, hukuka uygunluk nedenlerinin sınırlarının aşılması durumunda, fail TCY.’nın 50. maddesi uyarınca cezalandırılmaktadır.

Kolluğun zor ve silah kullanma yetkisi ile ilgili saptadığımız, Yargıtay Kararlarını sistemleştirerek açıklamaya çalışacağız. Bu konudaki, kararlardan, önce Ceza Genel Kurulu Kararlarını, daha sonra ise, özel daire kararlarını açıklayacağız. Kolluğun diğer yetkileri konusunda saptadığımız Yargıtay kararlarına da değineceğiz.

II- SİLAH VE ZOR KULLANMAYLA İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

A- CEZA GENEL KURULU KARARLARI

1- Kesinleşmiş hapis cezalarına ilişkin mahkumiyetleri ve başka yargılamalar nedeniyle hakkında çıkarılan gıyabi tutuklama müzekkereleri nedeniyle aranan kişinin yakalanması sırasında, zor kullanarak yaralamaya neden olan sanık jandarma uzman çavuşun eyleminin TCY.’nın 49/1. maddesi kapsamında hukuka uygunluk nedeni oluşturacağına, silahla ateş edip yaralayarak ölüme neden olan jandarma erinin eyleminin ise, yasanın belirlediği sınırın aşılması suretiyle, kastı aşan etkili eylem sonucu adam öldürme suçunu oluşturacağına dair, Ceza Genel Kurulunun 20.04.2004 gün ve 2004/1 MD – 47 esas, 2004/101 sayılı kararı

“Toplanan ve (…) tartışılarak üstünlük tanınan kanıtlara göre, maktul Y.’nin kesinleşmiş hapis cezalarına ilişkin mahkumiyetleri ve başka yargılamalar nedeniyle hakkında çıkartılan gıyabi tutuklama müzekkereleri nedeniyle arandığı, olay öncesinde yapılan bir ihbar nedeniyle köyünde bulunduğunun öğrenilmesi üzerine İlçe Jandarma Komutanı (…) tarafından maktulün yakalanmasının planlanıp bu amaçla kolluk ekiplerinin talimatlandırılıp hazırlık yapıldığı, (…) ihtiyaç bulunması nedeniyle orman işletme müdürlüğünden araç alındığı, (…) iki araçla maktulün köyüne yaklaşıldığı sırada köye yaklaşık bir kilometre mesafede (…) orman işletmesine ait aracın lastiğinin patlaması üzerine (…) bu araçtaki jandarma görevlilerinin de İlçe Jandarma Komutanı komutasındaki (…) araçla maktulün evinin yakınına kadar giderek evin çevresinde biri yakında diğeri ise daha uzakta olmak üzere iki çember halinde güvenlik önlemi aldıkları, İlçe Jandarma Komutanı ile bazı görevlilerin evin kapısına yaklaşıp kapıyı çalıp seslendikleri, sabahın erken saatinde mahallin teşhise elverişli düzeyde aydınlık olmaması nedeniyle içeriden çıkan maktulü tanıyamayıp, Y.Ö.’yü almaya geldiklerini söyledikleri, kendi kimliğini gizleyen maktulün de, Y.Ö.’nün babası olduğunu, onu haberdar edeceğini, ancak içeride kadınların bulunduğunu ve üzerlerinin açık olduğunu belirterek gelenlerin içeri girmelerini engelleyip evin içine yöneldiği, ancak evin yan tarafa bakan odasının penceresinden üzerinde sadece atlet ve pantolon bulunduğu, ayakları da çıplak olduğu halde kaçmak için atladığı, evin alt kısmındaki ilk çemberde bulunan sanık uzman çavuş Ö.D.’nin hemen yanına düştüğü ve onunla mücadeleye girişip kurtularak bahçedeki çite doğru kaçtığı, sanık Ö.D.’nin yerden tüfeğini alıp bir süre peşinden koştuğu maktulün yüksek çitten atladığı sırada kendisine durmasını ikaz edip bir yandan da havaya doğru en az iki el ikaz atışı yaptığı, çitin dışına çıkan maktulün % 70 eğimli, taşlık ve kayalık araziden aşağı kısma doğru düşe kalka koştuğu, ikinci güvenlik çemberinde bulunan ve yukarı taraftan silah sesleri gelmesi üzerine silahının emniyetini açıp tam dolduruş durumuna getiren sanık jandarma eri F.’nin yanına vardığında kendisini yakalamak isteyen sanık F. ile mücadeleye giriştiği, bu mücadele sırasında birbirleriyle boğuşan sanık F. ve maktulün bir süre eğimli arazide yuvarlandıkları, sanık F.’den daha cüsseli ve güçlü olduğu anlaşılan maktulün sanık eri sırtüstü yatırıp kaçmak istediği sırada sanık F.’nin silahını seri biçimde ateşlediği, Y.Ö.’nün ensesinden isabet edip yüz bölgesinden çıkan tek merminin isabeti nedeniyle derhal öldüğü anlaşılmaktadır.

Sanık F.’nin, maktulle fiziki mücadeleye giriştiği, boğazının maktul tarafından sıkıldığı yolundaki savunması doktor raporu ve jandarma eri sanık Ş.’nin beyanları ile doğrulanmıştır. Ancak, sanık F., silahın tetiğine bilinçli basmadığını belirtmekte ve eylemini tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu adam öldürme niteliğine büründürmek istemektedir. Oysa, ateş edildiği sırada otomatik tüfeğin maktule tevcih edildiği ve silahın tetik tertibatının herhangi bir müdahale olmaksızın sanığın kontrolünde bulunduğu açıktır. Reddedilemeyen savunmaya ve bunu doğrulayan anlatıma göre, yerden ani olarak fırlayıp kaçmak isteyen maktul ensesinden isabet alıp ölmüştür. Sanık F.’nin silahından seri halde ve en az iki el ateş edildiği, ancak bunlardan bir merminin isabet ettiği değerlendirildiğinde, sanığın öldürme kastıyla ateş etmediği, maktulü sadece yaralayabileceği öngörüsü ile tetiğe bastığının kabulü gerekmektedir.

Bu kabul karşısında, ateşlemenin tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu olmadığı, ancak hedef gözetilerek yapılmamış olması nedeniyle de eylemin “katil kastıyla olmayan etkili eylemden oluşan ölüm” niteliğinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

Öte yandan, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Yasasının 11. maddesi ve Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinin 39. maddesinin c, f, g ve h bentleri uyarınca, kaçmak istediğinde kendisine engel olmaya çalışan uzman çavuşla boğuşup, “dur” uyarısına ve havaya yapılan uyarı atışlarına karşın kaçışını sürdüren, bilahare kendisiyle etkin bir mücadeleye girişip boğazını sıkıp silahını almaya çalışarak ardından yeniden kaçmaya yeltenen maktule karşı, sanık F.’nin görev silahını kullanma hak ve yetkisi doğmuştur. Ancak bu yetkinin anılan Yönetmeliğin 40. maddesinde belirtilen koşullarda, dikkat ve özenle kullanılması, aşırılıktan kaçınılması da zorunludur. TCY’nın 49. maddesinin 1. fıkrasında, eylemin “Yasanın bir hükmünü icra suretiyle işlenmesi” hali bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilmiş, yine aynı Yasanın 50. maddesinde ise “...49’uncu maddede yazılı fiillerden birini icra ederken Yasanın veya selahiyettar makamın veya zaruretin tayin ettiği hududun tecavüz edilmesi” cezada indirim nedeni olarak belirlenmiştir. Somut olayda maktulün etkisiz hale getirilip yakalanması sırasında, öldürücü gücü yüksek Kalashnikof tüfeğin seri atış pozisyonuna getirilerek maktulün kafa bölgesine yöneltilip atışa hazır halde tutulması, silahın ancak ve sadece başka çare kalmadığı hallerde ateşlenebileceği kuralının gözardı edilmesi, ateşleme zorunluluğu doğduğunda da kişinin öldürülmeden yakalanmasına özen gösterilmesi gereğine uyulmaması “Yasanın emrini yerine getirmede zorunluluk sınırının aşılması” niteliğinde görülmüştür.

Bu değerlendirmelere göre, sanık jandarma eri F.’nin eylemdeki sorumluluğunun (…) TCY’nın 448. maddesi yollaması ile 452. maddesinin 1. fıkrasına ve 49/1. maddesinin yollaması ile 50. maddelerine uygun olup, yine kullanılan silahın etkinliği, kullanılma koşulları, ateşlenmesindeki zorunluluk derecesi, maktulün diğer kolluk görevlileri tarafından da yakalanabileceği gerçeği karşısında cezanın aşağı haddin üzerinde tayinine ve TCY’nın 50. maddesiyle yapılan indirimin de makul düzeyde gerçekleştirilmesine ilişkin uygulamalarda” yerinde bulunmuştur.

Öte yandan, (…) mevcut kanıtlara göre maktulle karşılaşıp mücadele ettiği anlaşılan sanık uzman çavuş Ö.’nün fiziki mücadele ve boğuşma şeklinde gerçekleştiği anlaşılan eylemlerinin de yakalama koşulları bulunan kaçak kişiyi durdurmaya yönelik olduğu ve TCY’nın 49/1. maddesi kapsamında hukuka uygunluk düzeyinde gerçekleştiğinden,” (…) yüklenen suçlardan beraatine karar verilmesinde” yasaya aykırılık bulunmadığına karar verilmiştir .

Görüldüğü gibi, olayın oluş biçimini yukarıda açıklandığı gibi kabul eden Ceza Genel Kurulunca; ayrıntılı biçimde açıklanan gerekçelerle, sanık Jandarma er F.’nin, yasanın belirlediği sınırın aşılması suretiyle, “kastı aşan etkili eylem sonucu adam öldürme, suçundan” mahkumiyetine, diğer sanık uzman çavuş Ö.’nün ise yüklenen suçlardan beraatine ilişkin Özel Daire kararının onanmasına karar verilmiştir.7

2- İhbar üzerine gece vakti, teröristlerin yolu kestiği ve baskın yapacakları endişesi ile olay yerine gelip gerekli güvenlik önlemlerini alan jandarma timinde görevli sanıkların, topluluktan ateş edilmesi üzerine, bu ruh haleti içinde, mevcut saldırıyı önlemek amacıyla ateş etmeleri nedeniyle öldürme ve yaralama eylemlerini, yasal savunma koşulları içinde işledikleri ve yasal savunma sınırını aşmadıklarına dair, Ceza Genel Kurulunun 3.2.1998 gün ve 1997/1-183 esas, 1998/1 sayılı kararı.

“Dosya içeriğine göre,

Yönetimindeki minibüsle piknikten dönmekte olan M.Y., yolun telefon direği ile kapatıldığını, yolun iki tarafında sakallı ve silahlı şahısların olduğunu görünce, korkarak hızla barikatı aşmış ve arkasından iki el ateş edilmiştir. Durumun 800 metre ileride pusu görevi yapan jandarma timine bildirilmesi üzerine sanık N.Y., eylemin yasa dışı örgüt üyeleri tarafından yapıldığı kuşkusuyla karakola telsizle haber vermiş ve tanığı da yanına alarak zırhlı araçla olay yerine gitmiştir. Araçtaki projektörle olay yeri aydınlatılmış, sanık N.Y. yol kesmede kullanılan direğin yanında bulunan silahlı şahıslara seslenerek, silahlarını bırakıp yaklaşmalarını söylemiştir. Mağdur H.S. ile birlikte İ.Ş. yaklaştıklarında, bomba ihtimali dikkate alınarak soyunmaları istenmiş, bu arada arka tarafta çalılıklar arasında kaçışmalar olunca sanık ve jandarma erleri olan diğer sanıkların ateş etmeleri üzerine, kasığından yaralanan maktul hastahanede ölmüş, mağdur ise beş gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralanmıştır. Topluluğun, korucu olduklarını söylemeleri üzerine ateş kesilmiştir.

(…)

(…) 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Yasasının 11. maddesine göre jandarma, kendisine verilen görevlerin ifası sırasında hizmet özelliğine uygun ve görevin gereği olarak kanunlarda öngörülen silah kullanma yetkisine sahiptir. Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetki Yönetmeliğinin 39, 40 ve 41. maddeleri uyarınca jandarma, nefsini veya başkalarının ırz ve canını korumak için olayın özelliğine göre, şartları varsa doğrudan doğruya hedefe de ateş edebilir.

İddia, savunma, tanık beyanları, ekspertiz raporu ve tüm dosya kapsamına göre, jandarma uzman çavuşu ve jandarma erleri olan sanıklar, yoldaki barikatı aşan sivil bir minibüse ateş edildiğini öğrendiklerinde, ateş edenlerin yasa dışı örgüt üyesi olduklarını zannederek sık sık terör olaylarının olduğu olay mahalline gelmişlerdir. Yolun kapatıldığını ve silahlı şahısların olduğunu gören sanık N.Y., bu kişilerin silahlarını bırakarak yaklaşmalarını söylemiş, onlar yaklaşırken arka taraftan silah atılması üzerine havaya iki el ihtar atışı yapmış ve bu arada, saldırıya uğradıklarını zanneden jandarma erleri, silah sesinin geldiği yolun dışındaki çalılık bölgeye doğru ateş etmişlerdir. Burada bulananların “biz korucuyuz, ateş etmeyin” demeleri üzerine ateş kesilmiş ve yaralılar hastahaneye kaldırılmışlardır. Sanıklar, ihbar üzerine gece vakti, teröristlerin yolu kestiği ve baskın yapacakları endişesi ile olay yerine gelip gerekli güvenlik önlemlerini almışlar, bu sırada topluluktan ateş edilmesi üzerine bu ruh haleti içinde Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu ile Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetki Yönetmeliğinin tanıdığı yetkiler çerçevesinde yasal savunma sınırını aşmadıkları, öldürme ve yaralama fiilini, yasal savunma koşulları altında işledikleri oyçokluğuyla kabul edilmiştir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkanı ve üyeleri “Yerel Mahkeme direnme kararında gösterilen gerekçeye, mevcut delil durumuna ve dosya kapsamına göre sanıklar, kaçanları görünce orada bulunan köy korucularına hedef gözetilmeksizin ateş ettiklerinden savunmada aşırılığa kaçmışlardır. Bu nedenle direnme hükmü onanmalıdır” gerekçesiyle karşı oy kullanmışlardır.8

3- Kaçmakta olan şüphelileri yakalamak amacıyla, yaşamsal bölgelerine ateş eden sanık polis memurunun eyleminin, “kastın aşılması suretiyle adam öldürme suçunu” oluşturduğuna, olayda görev nedeniyle yasal savunma koşullarının bulunduğuna, ancak suçun, yasal savunma sınırlarının aşılması suretiyle işlendiğine ilişkin, Ceza Genel Kurulunun 23.03.1999 gün ve 1999/1-13 esas, 1999/475 sayılı kararı.

“Dosya içeriğine göre,

Maktülenin de dahil olduğu üç kız ve üç erkek arkadaştan oluşan grup, olay akşamı bir araya gelmişler, bir pastahaneye giderek oturup eğlenmişlerdir. Pastahaneden çıktıklarında N.İ.’nin kullandığı, bir yakınına ait kartal marka otomobille şehir içinde dolaşmaya başlamışlardır. Maktüle, şoförün yanındaki ön koltuğa, diğer arkadaşları da arka koltuğa oturmuşlardır. Saat 24.00 sıralarında evine bırakılmak istendiğinde, maktüle, oturduğu sokağı gösterememiş ve bir bekçiden adres sorulmuştur. Bekçinin, otomobildekileri yüzükçü sanması ve hırsızlık yapabileceklerinden kuşkulanıp telefonla merkeze bildirmesi üzerine durum, telsiz anonsu ile polis ekiplerine bildirilmiştir. Polis ekipleri, otomobili takibe başlamışlardır. Sürücü belgesi olmayan N.İ. korkarak polislerden kaçmaya başlamış, önüne çıkan ekip otosundan da kurtulmuş ve şehir içinde kovalamaca başlamıştır. Otomobilin gidiş yönünde olan R. Köprüsünde, sanığın da içinde bulunduğu polis ekibi tarafından önlem alınmış, otoyla köprünün çıkışı kapatılmıştır. Köprüye gelen N.İ., barikat kurulduğunu görünce köprü girişinde durmuş, geri geri gitmiş ve köprü girişindeki yan yola sapmıştır. Bu sırada, köprüde bulunan sanık (polis memuru) ateş etmiş, önde oturan 1979 doğumlu olan maktüle, sağ kulak girişinin buruna doğru 1 cm. uzağından giren kurşunun beyin içi harabiyeti ve kanamaya neden olması sonucu ölmüştür. Maktülenin öldüğünün anlaşılması üzerine, arabadakiler 400 metre kadar ileride aracı terk edip kaçmışlardır. Araçta bulunan N.D. ile H.D. ve H.G., girdikleri bir evde saklanırken ve N.İ. ile U.A. da bilahare yakalanmışlardır.”

(…)

Gece bekçisinin arabada bulunanlardan şüphelenip telefonla durumu karakola bildirmesi ve polis ekiplerince takip edilen otomobilin kaçması, dur ihtarına rağmen durmaması, yarım saat kadar süren bir kovalamacadan sonra köprü girişinde durup geri geri giderek soldaki yan yola girdiği, bu sırada köprü üzerinde bulunan sanığın kaçmakta olan aracı durdurmak ve şüphelileri ele geçirmek amacıyla PVSK.’nun 16/E maddesinin verdiği yetkiye dayanarak silah kullandığı, ancak, havaya, otomobilin lastiklerine ve alt kısımlarına doğru ateş etme imkanı varken, doğrudan doğruya arabada bulunanlara ateş ettiği, sağ ön kapı camının kırıldığı ve maktülenin başından aldığı yara sonucu öldüğü, bir merminin de çamurluğa isabet ettiği ve mermi yönünün mevcut beyanları doğruladığı saptanmıştır. Sanığın, kaçmakta olan şüphelileri yakalamak kastıyla silah kullanması yasa gereğidir. Ancak PSVK.’nün 17. maddesi uyarınca silah kullanmaktan başka çare kalmamışsa, suçlunun öldürülmesinden ziyade yaralanarak yakalanmasına dikkat edilmelidir. Sanık tarafından bu hususa dikkat edilmeyerek otomobilde oturanların hayati bölgelerine isabet edecek şekilde ateş edilmiş, böylece yasal hükümlere uyulmamış olduğundan, zaruretin tayin ettiği sınır aşılmıştır.

Öte yandan, açıklanan delillere, oluşa ve dosya kapsamına göre sanıkta öldürme kastı olmayıp, şoförü yaralayıp otoyu durdurmak amacıyla ateş ettiği ve hedefte yanılma sonucu şoförün yanında oturan maktülenin ölümüne neden olduğundan hakkında TCY.’nın 52. maddesi delaletiyle 452, 50. maddelerinin uygulanması gerektiği sonucuna varıldığı” gerekçesiyle ve açıklanan nedenlerle;

Sanığın adam öldürme suçunu kastın aşılması suretiyle işlediğine, olayda görev nedeniyle yasal savunma koşullarının bulunduğuna, suçun yasal savunma sınırlarının aşılması suretiyle işlendiğine karar verilmiştir.9

4- Ceza Genel Kurulunun 4.5.1987 gün ve 1-18/246 sayılı Kararının özeti:

“1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 4. maddesinin 2. fıkrasında, “teslim ol” emrine riayet edilmemesi halinde, güvenlik kuvvetlerine, “doğruca ve duraksamadan hedefe ateş edebilme” yetkisi verilmiştir.

Ehliyetsiz vasıta kullandığı için polislere yakalanmak istemeyen sanık S.Y’ın üç ayrı yerde polislerin üzerine otomobilini sürüp, çalınan düdüklere, fenerle verilen işaretlere ve hatta yapılan ikaz atışlarına aldırmayarak gecenin ilerlemiş saatlerinde, anarşik olayların yoğun olduğu bir bölgede, müteaddit “dur” emrine riayet etmeyip haklarında her türlü şüpheyi uyandırdıktan sonra; Sıkıyönetimde görevli bulunan polis memurlarının, başka türlü durduramayacaklarını anladıkları otomobilin arka tekerleklerine ateş ederken, arka koltukta oturan bir kişiyi öldürmeleri olayında, TCK.’nun 49/1. maddesindeki şartların gerçekleştiğini kabulde zorunluluk bulunmamaktadır.”10

B- ÖZEL DAİRE KARARLARI

1- Yol denetiminde görevli devriyenin amiri olup görevini yaparken “asker kaçağı” olduğundan kuşkulanarak yakaladığı ölenin “kaçmaya kalkışması” üzerine, emrindeki erata yasalara uygun olarak önce “dur!” uyarısı, sonra “havaya ateş” ve sonra da “ayaklarına atış” emri veren sanığın, “emrin sınırlarının aşılması sonucundan sorumlu tutulamayacağı cihetle TCY.’nın 49/1. maddesine göre hakkında “ceza tertibine yer olmadığına, beraat” kararı verilmesi gerektiğine dair, 1. CD.’nin 12.12.2002 gün ve 2002/3659 esas, 2002/4665 sayılı kararı.

“...olay tarihinde yol kontrolünde görevli olan devriyenin kontrolden sonra M.’nın jandarmanın görev ve yetkilerini düzenleyen 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu ile 3.11.1983 tarihli Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetki Yönetmeliğine ve ayrıca 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununa uygun olarak devriye görevini yürütürken, asker firarisi olduğundan şüphelendiği ve daha önceden de asker olması nedeniyle birliğine yakalayıp teslim ettiği, maktülü olay günü tekrar yakalayıp ardından maktülün kaçmaya teşebbüs etmesi üzerine emrindeki erata önce dur ihtarı yapıp onun ardından havaya ikaz atışı emri ve sonra yakalarına doğru atış emri vermesi şeklinde gelişen ve başkaca bir davranışı da olmayan olayda yasaya aykırı bir davranışın gözlenmediği sanığın TCK.’nun 49/1. maddesi anlamında, kanunun hükümleri icra suretiyle sonu öldürmeye varan atış emrini verdiği, emri verirken doğal olarak emrin sınırlarında kalınacağını düşündüğü, emrin sınırlarının aşılması sebebiyle meydana gelen neticeden sorumlu tutulamayacağı, emri verenle vuranın hukuki durumlarının bu anlamda farklılık arzettiği düşünülmeden, sanık hakkında TCK.’nun 49/1. maddesi gereğince ceza tertibine yer olmadığına, beraatine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde mahkumiyet hükmü tesis edilmesi...” yasaya aykırıdır.11

2 – Kolluğun silah kullanma yetkisini düzenleyen normlarına uymada aşırılığa kaçan sanığın, yasanın bir hükmünü yerine getirmede zorunluluğun belirlediği durumu aşarak adam öldürme suçunu işlediğinden, TCY.’nın 448. maddesine uyan öldürme suçunda, aynı yasanın 49/1. maddesinin yollamasıyla 50. maddesinin uygulanması suretiyle hakkında hüküm kurulmasının yerinde olduğuna dair, Birinci Ceza Dairesinin 9.2.2004 tarih ve 2003/1762 esas, 2004/185 sayılı kararı.

“... Maktülün üst kat komşusunun apartmanın çatısında dolaşan birisinin varlığını sezinleyip hırsız olduğundan bahisle telefon ederek jandarma ekibini gece vakti çağırması sonrasında, maktülü de telefonla haberdar etmesi üzerine, tabancasını eline alan ve hırsızın kaçmasını önlemek niyetiyle apartmanın giriş kapısından çıkan maktülü, o anda bahçeye giren sanık er G.’nin hırsız sanması ve elindeki silahı da gördüğünde mukavemete hazırlandığı yanılgısına düşmesi sonucu, hiçbir ikaz ve uyarıda bulunmadan ve silahını sair vücut aksamı yerine doğrudan baş bölgesine yöneltip ateşleyerek yaraladığı, baştan aldığı isabetle maktülün öldüğü olayda;

Yerel mahkemenin; “hukuka uygunlukta yanılgı” bulunduğuna, bu yanılgının hukuka uygunluk düzeyinde değerlendirilmesi zarureti olduğuna ancak sanık erin, kolluğun silah kullanma yetkisini düzenleyen 2803 sayılı Yasanın 11 ve yönetmeliğin 39. ve 40. maddeleri normlarına uymada aşırılığa kaçtığına, bu itibarla sanığın hukuki durumunun; “kanunun bir hükmünü icrada zaruretin tayin ettiği ahvali aşmak” olacağına ilişkin yorumunda isabetsizlik bulunmamakta ve sonuç olarak, TCY.’nın 448. maddesine mümas öldürmede 49/1. maddesi sevkiyle 50. maddenin tatbikiyle hüküm kurulması yasaya uygun düşmekte…”dir.12

3- Polis memuru sanıkların 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının verdiği yetki kapsamında ve TCY.’nın 49/1-2. maddelerinde belirtilen koşullarda silah kullandıklarına ilişkin, Birinci Ceza Dairesinin 27.5.2003 gün ve 2002/4461 esas, 2003/1148 sayılı kararı.

“... Maktülün, olay günü saat 16.00 sıralarında, Ç. İlçesi belediye hudutları içerisinde Y.E. isimli kişiye karşı gasp suçunu işlediği ve olay yerinden kaçtığı; olayın kolluğa bildirilmesi üzerine sanık olan polis memurlarının, olay yerine gittikleri, maktülü kaçtığı yönde takip ettikleri, gasp yapılan yere 100 metre uzaklıkta yakaladıkları, üzerini aramak istedikleri; maktülün, üzerini aratmadığı, polislere ve anlara yardımcı olmaya çalışan kişilere namlu uzunluğu 18 cm olan bıçakla saldırdığı, kaçmaya başladığı, havaya yapılan uyarı atışlarına karşın görevlileri ölümle tehdit etmeyi ve kaçmayı sürdürdüğü, G.K. isimli kişinin evinin bahçesindeki ardiyeye girip saklandığı, bıçağını at ve teslim ol uyarılarına uymadığı, saklandığı yerden çıkıp bıçakla sanık R. Ve L.’nin ikişer kez, sanıklar R.Y. ve H.’nin birer kez ateş ettikleri, 6 el ateş edildiği halde maktülde biri batında ve öldürücü olan, diğeri sağ dizin 10 cm kadar üst kısmınında ve öldürücü olmayan iki yara bulunduğu, batına isabet eden kurşunun kimin silahından çıktığının saptanamadığı, dar bir alanda meydana gelen olay sırasında, maktülün yakınında bulunan sanıklarca, hedef alınarak, özellikle hayati bölgeler hedef alınarak ateş edilmiş olması halinde, maktülde, özellikle hayati bölgelerde ikiden çok yaranın bulunması gerektiği, oysa böyle bir durumun olmadığı, sanıkların, 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının verdiği yetki kapsamında ve TCY.’nın 49/1-2. maddelerinde belirtilen koşullarda silah kullandıkları dosyadan anlaşıldığı halde, TCY.’nın 49/1-2. maddesi gereğince, ceza verilmesine yer olmadığı ve beraat kararı yerine, TCY.’nın 448, 50. maddeleriyle hüküm kurulması ...” yasaya aykırıdır.13

4- Dur ihtarında bulunulmasına karşın, ışığın yaklaşması ile terörist sanarak ateş açan kolluk görevlileri sanıkların, ateş açma yetkisini kullanmış olmaları nedeniyle, TCY.’nın 49/1. maddesi uyarınca haklarında ceza verilmesine yer olmadığına ve beraatlerine karar verilmesi gerektiğine ilişkin Birinci Ceza Dairesinin, 8.6.1999 gün ve 1999/505 esas, 1999/2223 sayılı kararı.

“... Jandarma Karakol Komutanlığı emrinde jandarma onbaşısı olan sanıkların olay gecesi 2.30 – 4 saatleri arasında lojman nöbetçisi ve hazır kıta görevlisi olarak hazır kıtada görevli bulundukları, 4.3.1992 tarihinde K. İlinde yakalanan PKK örgütüne mensup 2 teröristin sorgulanmasında D., H., P. İlçelerine 3 grubun geçiş yaptığı yolunda bilgiler vermesi ile alınan tedbirlerin artırıldığı ve jandarmanın müteyakkız bulundurulması için birliklerin uyarıldığı olay gecesi saat 3.30’da tepede ışık görüldüğü ve yaklaşmakta olduğu fark edilen şahıslara sanıkların “Dur” ihtarında bulunmalarına rağmen ışığın yaklaşması ile terörist sanarak ateş açtıkları ve sabahleyin yapılan araştırmada her iki maktülün cesedinin bulunduğu ve şahısların bayram namazına giden 2 yaşlı kişi olduğu anlaşılmakla, sanıkların Jandarma Teşkilat ve Vazife Nizamnamesinin 27. maddesinin 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetlerinin İç Hizmet Kanununun 87. maddesinin ilk, 4/2, 6. maddelerine göre TCK.’nun 49/1. maddesi koşullarının bulunması ve ateş etme yetkisini kullanmış olmaları nedeniyle TCK.’nun 49/1. maddesi ile ceza tertibine yer olmadığına ve beraatlerine karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi...” yasaya aykırıdır.14

III- KOLLUĞUN DİĞER YETKİLERİ İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

1- “Herhangi bir suçla ilgili suçüstü durumu ve ceza soruşturması bulunmayan, salt kimliği belirsiz bir kişinin telefonla hırsızlık yapıyorlar soyut ihbarı ile kimlik, arşiv vb. araştırma yapmadan sanık asayiş büro amirinin talimatıyla yakınanın gözaltına alınıp ardından C.Savcısına hırsızlığa karıştığı iddia edilen kişilerin yakalandığı yolundu bilgi verilip, 20 saat gözaltında tuttuktan sonra hiçbir evrak düzenlemeden, evrak fezlekeye bağlanmadan suçla ilgilerinin bulunmadığı gerekçesiyle serbest bırakılmaları, TCK.’nın 181/1. maddesindeki suçu oluşturduğuna ilişkin, 4.CD.’nin 5.11.2003 gün ve 2002/28544 esas, 2003/10778 sayılı kararı”

“... Anayasanın 13, Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının 13. CYY.’nın 127-131. maddeleri ile Türkiye Cumhuriyeti Devletince 18.5.1954 tarihinde onaylanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5. maddesi hükümleri ve Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin 5. maddesi uyarınca; suç kovuşturmasıyla ilgili olarak yöntemince verilen yargıç kararı dışında kişilerin yakalanıp gözaltına alınmaları ancak, suçüstü durumunda veya işlendiği bilinen bir suça ilişkin soruşturma veya kovuşturma sırasında olanaklı bulunmaktadır. Kolluk görevlileri ise bu ikinci durumda yalnızca gecikmesinde tehlike bulunan durumlarda yakalama yetkisini kullanabilirler. Diğer taraftan belirtilen hukuki düzenlemelerin gereği olarak ceza soruşturma ve kovuşturmalarında temel ilke, kişi hürriyetlerine müdahale edilmeden başvurulabilecek bir yöntem var iken hürriyeti daraltan yöntemlere başvurulmaması ilkesidir.

Somut olayda, herhangi bir suçla ilgili suçüstü durumu veya suç teşkil eden belirli bir olayla ilgili ceza soruşturması bulunmamasın karşın, salt kimliği belirsiz bir kişinin 16.5.2000 günü saat 13.00’da telefonla yakınanların kimlik ve adreslerini vererek “Şişli ilçesindeki market ve işyerlerindeki hırsızlık suçlarını bu kişiler işliyorlar” şeklindeki soyut ihbarı üzerine, kimlik ve adresleri aynı tarihli tutanakla tespit edilen bu kişiler hakkında arşiv ve benzeri araştırmalar yapılmaksızın, asayiş büro amiri olan sanığın talimatı doğrultusunda harekete geçilerek üç saat sonra yakınanların yakalanıp gözaltına alınması, C.Savcısına hırsızlığa karıştığı iddia edilen kişilerin yakalandığı yolunda bilgi verilip peşi sıra bu kişilerin “herhangi bir suçla” ilgilerinin olup olmadığı yönünde araştırma yapılarak, 20 saat gözaltında kalan yakınanların ertesi gün saat 13.30’da bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle ifadeleri dahi alınmadan ve soruşturma evrakı fezlekeye bağlanarak C.Savcılığınca sunulmaksızın serbest bırakılması biçimindeki eylemin TCY.’nın 181/1. maddesine uyan suçu oluşturduğu gözetilmeden, kanıtları yanlış değerlendiren yetersiz gerekçeyle beraat hükmü kurulması...” yasaya aykırıdır.15

2- Karakol nöbetçisi olan sanık polis memurunun bir gün önce bir suçtan nezarete alınan bir şahsı olay günü sabaha karşı amirlerinden habersiz olarak dışarı çıkarıp emniyeti ait araçla şehir dışına çıkarıp dolaştırma eylemi, TCY.’nın 240/2 ve 237 sayılı Yasanın 16. maddesindeki suçları oluşturur.16

3- “Emniyet müdürlüğü Trafik Tescil şubede arşivde görevli polis memuru olan sanığın “araç tescil ve trafik belgesi kayıt defteri”ne bakmaksızın üzerinde ihtiyati haciz bulunan .... plakalı aracın satışına engel bir durumu bulunmadığını bildirerek hacizli aracın başkası adına tescilini sağlamaktan ibaret etkin (aktif) nitelikteki eyleminin TCY.’nın 240. maddesine uyduğu gözetilmeden edilgin (pasif) nitelikteki eylemleri cezalandıran aynı Yasanın 230. maddesiyle hüküm kurulması” yasaya aykırıdır.17

4- Sanık polis memurunun, yakınana ait kozmetik ürünlerini tahlil ettireceği bahanesiyle tutanak düzenlemeden alıp bir bölümünü geri vermeme biçimindeki eylemi, TCY.’nın 240. maddesinde yazılı görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur.18

5- Jandarma Komutanı olan sanığın yerleşik alanda ruhsatlı av tüfeğiyle ateş etme eylemi üzerine, görevi gereği yapması gereken işlemleri yapmayarak el koyduğu tüfek mermileri sahibine ruhsat çıkarması için iade etmesi eyleminin görevde yetkiyi kötüye kullanmak suçunu oluşturup TCY.’nın 240. maddesine uyduğu gözetilmeden, TCY.’nın 235. maddesiyle hüküm kurulması, yasaya aykırıdır.19

6- Polis ekip otosu içinde mağdure, annesi ve kardeşlerine söven sanığı susturmak için sertçe ağzını kapatan yakınan polisin, hareketinin, memuriyet görev sınırını aşma olarak nitelendirilemeyeceği, sanığın devam etmekte olan haksız eylemlerinin durdurulmasına yönelik olduğu gözetilmeden, TCY.’nın 272. maddesiyle cezasından indirim yapılması yasaya aykırıdır.20

7- Asliye Hukuk Mahkemesinin tanıkların hazır edilmelerini içeren ve ihzaren getirilmeleri niteliğinde olmayan yazısı üzerine tanıkları zorla getirme yetkisi bulunmayan kolluk görevlisi sanıkların duruşma saatinden sonra tanıkları hazır etmeleri eylemlerinin, TCY.’nın 230. maddesinde yazılı görevi savsama suçunu oluşturmayacağına ilişkin, Dördüncü Ceza Dairesinin, 6.11.2002 gün ve 2002/13030 esas, 2002/16349 sayılı kararı:

“... Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinin 120. maddesinin (c) fıkrasının 2. bendi ve 126. maddesinin (a) ve (c) bentlerinde, yetkili adli makamlarca tanık olarak dinlenmek üzere davetiye ile çağrılıp da gelmeyenler hakkında ihzar müzekkeresi çıkarılması durumunda jandarma görevlilerine bu kişileri yakalama ve gözetim altına alma yetkisi verilmiş olmasına göre, .... Asliye Hukuk Mahkemesinin üç tanığın duruşma günü hazır edilmelerini içeren ve tanıkların ihzaren getirilmesi niteliğinde olmayan yazısı üzerine, tanıkları zorla getirme yetkisi bulunmayan sanıkların tanıklara duruşma gününü sözlü olarak bildirip duruşma saatinden 2,5 saat sonra adliyede hazır etmekten ibaret eylemlerinde görevi savsama suçunun öğelerinin ne suretle oluştuğu açıklanmadan hükümlülüklerine karar verilmesi, ...” yasaya aykırıdır.21

8- Sanık polis memuru, mobilya yaptırdığı yakınan ile aralarında çıkan anlaşmazlıktan ötürü, emniyete ait oto ile onu evinden alıp karakola götürerek etkili eylemde bulunmuştur. Olay sırasında görevli olan sanığa TCY.’nın 245. maddesi uygulanması gerekir.22

9- Zor kullanmaya yetkili sanıkların, (Komiser ve polis memuru) trafik denetimi yapmak amacıyla durdurdukları katılana “sen hangi devlete hizmet ediyorsun, ulan, oğlum” gibi sözlerle sövüp tartaklamak ve itelemekten ibaret eylemlerinin TCY.’nın 245. maddesine uyan suçu oluşturduğu gözetilmeden, TCY.’nın 482/3, 251. maddeleri uyarınca hüküm kurulması yasaya aykırıdır.23

10- Arama yapılırken CYY.’nın 97/2. maddesindeki biçime uyulmamasının (Arama sırasında o yer ihtiyar heyetinden ya da komşulardan iki kişi bulundurulmamıştır.) TCY.’nın 258. maddesinin 4. fıkrasısın uygulanmasını gerektirecek keyfi davranış sayılıp sayılamayacağının kararda tartışılmaması yasaya aykırıdır.24

11- “... sınır kapısındaki pasaport kontrolü yapılan çıkış bölümünde görevli polis memuru olan sanığın, N.’nin pasaportunun refakat hanesindeki kayıtlı reşit olmayan oğlu H.’nin Pasaport Yasasının 15. maddesine aykırı olarak yanında annesi olmadan yurt dışına çıkmasını sağlamak için N.’in pasaportuna “refakatçi yok çıkış” kaşesini vurarak H.’in tek başına Irak’a girmesini sağlamaktan ibaret aktif eylemleri TCY.’nın 240. maddesindeki suçu oluşturduğu gözetilmeden, karşı taraftan yarar sağlamadığı görevde yetkiyi kötüye kullanma kastı olmadığı biçimindeki gerekçeyle görevi savsama suçundan hüküm kurulması...” yasaya aykırıdır.25

IV- SONUÇ

Demokratikleşmenin temelinde, insan hak ve özgürlüklerinin kazanılması ve yaşama geçirilmesi yatar. Yüksek mahkeme olan Yargıtay, insan hak ve özgürlükleri ile ilgili soyut yasaları yorumlayarak, somut olaya uygulanmada ve uygulama birliğinin sağlanmasında, verdiği kararlarla, insan hak ve özgürlüklerin yaşama geçirilmesine katkıda bulunmaktadır.

Yargıtay’ın Ceza Genel Kurulu ile Özel Dairelerin konuyla ilgili kararları, yukarıda açıkladıklarımızla sınırlı değildir. Ancak, tanınan süre içinde, örnek olabilecek nitelikte görülen kararlar yorum yapmadan özet olarak aktarılmaya çalışılmıştır.

İNGİLTERE VE TÜRKİYE’DE KOLLUĞUN SUÇUN ÖNLENMESİ KONUSUNDAKİ YETKİ VE UYGULAMALARI

Kâzım Seyhan

GİRİŞ

Kolluk teşkilâtlarının fonksiyonlarının, hukuk hâkimiyetinin gerçekleştirilmesi (law enforcement), düzenin sağlanması ve korunması (order maintenance) ve bir takım sosyal hizmetler (social services) olduğu genellikle kabul edilmektedir. Hukuk hâkimiyetinin sağlanması, esas itibariyle, ceza hukukunun uygulanması, yani işlenmiş suçların aydınlatılması ve faillerin yakalanarak ceza adaleti sistemine teslimi anlamına gelmektedir. İşlenmekte olan, yani ceza hukuku anlamında icra hareketleri başlamış olan suçlara müdahale ederek önlemek de yine ceza hukukunun uygulanmasına dâhildir. Fakat ileride işlenmesi muhtemel olan suçların ve suça sebep olduğu bilinen düzensizliklerin ortaya çıkmasının çeşitli tedbirlerle engellenmesi “suçun önlenmesi” olup düzenin sağlanması fonksiyonunun bir parçasını teşkil etmektedir. Keza kitle olaylarının kontrol edilmesi, karayolu trafik düzeninin sağlanması gibi fonksiyonlar da düzenin sağlanması kategorisi içinde mütalâa edilmelidir.

Diğer taraftan, kolluk teşkilâtının suçların işlenmeden önlenmesi ile görevli olması gerekip gerekmediği konusu tartışmalıdır. Kolluk faaliyetlerinin asgariye düşürülmesini (asgari polislik, minimal policing) savunan kriminologlar, kolluğun suçun önlenmesi, trafik düzeninin sağlanması ve sosyal hizmetlerle görevli olmaması, sadece ceza hukukunun uygulanması ve kitle olaylarının kontrolü gibi temel görevleri yürütmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bununla beraber, pek çok ülkenin mevzuatı, temel fonksiyonlar dışında kalan diğer pek çok hususla beraber suçun önlenmesi görevini de kolluğa yüklemektedir. Bu tebliğde, İngiltere ve Türkiye’de kolluğun suçun önlenmesi konusundaki görev, yetki ve çalışmaları ele alınacaktır. Bu yapılırken ilk olarak, gelişmiş ülkeler ve İngiltere uygulamasında rastlanan suç önleme stratejileri, ardından kolluğun suçun önlenmesi konusunda kanunlarla belirlenmiş görev ve yetkilere sahip olup olmadığı meselesi, son olarak da, Türk polisinin uygulamadaki suç önleme faaliyetleri incelenecektir.

1. GELİŞMİŞ ÜLKELER UYGULAMASINDA SUÇUN ÖNLENMESİ

Suç, toplum menfaatlerini ihlâl eden ve bu sebeple ceza kanunlarında tanımlanarak kendilerine ceza tertip edilen fiillerdir. Suçun önlenmesi (crime prevention) ise, ceza kanunlarında suç olarak tanımlanmış olan fiillerin, henüz işlenmeden önce engellenmesi için yapılan faaliyetlerin bütünüdür.

Suçun önlenmesi çalışmalarının sınırlarını belirlemek, yani hangi suçların kapsandığını tespit etmek kolay bir iş değildir. Beyaz yaka ve şirket suçları “sahtekârlığın önlenmesi” (fraud prevention); dilencilik, yerlere çöp atma veya tükürme, gürültü yapma, yasak yerlerde sigara içme, kamuya açık mahallerde alkollü içki tüketme, sokaklarda fâhişelerin müşteri beklemesi ve yaya kaldırımında bisiklet sürme gibi hayat kalitesini bozan davranışlar da “düzensizliğin önlenmesi” (disorder prevention) başlığı altında ele alınmakta ve dar anlamda suçun önlenmesi içine girmemektedirler. Ancak suçun önlenmesi deyimi, çoğu zaman bunları da içine alacak şekilde geniş anlamda kullanılmaktadır. Ayrıca, çevre suçları, trafik suçları, cinsel suçlar ve devlete karşı işlenen suçlar şu ana kadar gelişmiş ülkelerde suçun önlenmesi projeleri içine dahil edilmemişlerdir. Buna karşılık, şahsa veya mala karşı işlenen suçlar, örneğin ev hırsızlığı, oto hırsızlığı, otodan hırsızlık, gasp (yağma), kapkaççılık, mala zarar verme (nâsı ızrar), kavga ve müessir fiil suçları sıklıkla; okula devamsızlık, aile içi şiddet ve alkolizm nadiren suç önleme projelerine konu olmuşlardır. Türkiye’de ise, şu ana kadar en fazla önleme amaçlı reklâm kampanyalarına konu olan suçlar, trafik kazalarına sebep olan ihlâller (özellikle aşırı hız ve alkollü araç kullanma) ve uyuşturucu madde kullanımıdır. Bir fiilin önleme projesine konu olması için mutlaka suç teşkil etmesi gerekmemektedir. Okula devamsızlık, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığı, ailevî uyumsuzluk, düzensiz davranış gibi suça sebep olduğu bilinen fiiller de müdahale kapsamına alınabilmektedirler.

Suçun önlenmesinin hedefi suçları tamamen yok etmek olamaz, zira bunu gerçekleştirmek imkânsızdır. Öyleyse gerçek hedef, suçları sayı, şiddet ve ciddiyet itibariyle azaltmak, tam olarak ifade etmek gerekirse, toplum ve kolluk tarafından kabul edilebilir bir seviyeye düşürmektir. Bu hedef iki aşamada gerçekleştirilmektedir: tahmin (prediction) ve müdahale (intervention).

Tahmin safhasında suç teorilerinden ve onları sınayan (test eden) ampirik araştırmalardan faydalanılmaktadır. Suç teorileri, suçun sebeplerini açıklamaktadırlar. Ayrıca, ileride suçlu mesleğine (kariyerine) başlama riski yüksek olan çocuklarla ilgili olarak pek çok önemli araştırmalar mevcuttur. Örneğin İngiliz kriminolog David P. Farrington’a (1994) göre, sabıkalı ebeveyne sahip, zekâ seviyesi düşük ve ev, aile ve yetişme ortamı itibariyle mahrum (dezavantajlı) durumda olmak erken yaşlarda suç işlemeye başlamanın en iyi tahmincileridir. Suçlu mesleğine geç başlama hâllerinde ise, en iyi tahmin ediciler düzensiz bir iş hayatına (yani bazen işi var, bazen işsiz), düşük aile gelirine ve kurulu düzene muhalif bir tavra sahip olmaktır. Erkek suçlular genellikle 14 yaşında suç işlemeye başlamakta, 23 yaşında ise bırakmaktadırlar.

Tahmin aşamasından sonra müdahale safhası gelmektedir. Tahmin gibi müdahale de, suç teorilerine dayalı olarak yapılmak zorundadır. Zira suçun sebepleri bilinmeden nasıl müdahale edileceği belirlenemez.. Bu aşamada, farklı teoriler farklı müdahale stratejileri tavsiye etmektedirler. Özellikle, suçlu davranışı veya suç olayını açıklamalarına temel yapan teorilere uygun müdahaleler birbirlerinden farklı olmaktadırlar. İleride görüleceği üzere, suçluluğun önlenmesi stratejisi suçlu davranışı, konum temelli suç önleme stratejisi ise suç olayını esas almaktadır.

Suçun önlenmesinin başarısı en başta suç oranlarındaki düşme ile ölçülmektedir. Ancak tek kıstas bu değildir. İşlenen suçların şiddet ve ciddiyetinin (ağırlık) azaltılması sonucunun elde edilmesi de başarı olarak görülmektedir. Hırsızlık suçunda 100 lira yerine 50 liranın çalınması suçun şiddetini, silâhlı soygun yerine âdi hırsızlığa veya ırza tecâvüz yerine tâcize yöneltme de suçun ciddiyetini azaltmanın örnekleridir. Diğer taraftan, suç korkusunda azalma, kolluk–halk ilişkilerinde iyileşme gibi sonuçlar da başarı sayılmaktadır. Bu tür çalışmalar, kolluk teşkilâtını halka değer veren, onun sıkıntılarına çözüm bulmaya çalışan ilgili bir kurum olarak gösterdiği için kolluğun halk nezdindeki itibarını artırması beklenebilir.

Suçun önlenmesi için kullanılan tedbirleri sınıflandırma çalışmaları da yapılmıştır. Gelişmiş ülkeler uygulamasında rastlanan suçun önlenmesi stratejilerini teorik bir çerçevede inceleyen kriminologlar çeşitli tasnifler ortaya koymuşlardır. Graham ve Bennett (1995), Avrupa ve Kuzey Amerika’da yürütülen suç önleme faaliyetlerini konu edinen eserlerinde, suçun önlenmesini şu üç tip altında incelemektedirler:

1) konum temelli suç önleme (situational crime prevention),

2) suçluluğun önlenmesi (criminality prevention) veya sosyal suç önleme (social crime prevention) ve

3) toplum temelli suç önleme (community crime prevention).

Bu makalede, gelişmiş ülkelerdeki suç önleme faaliyetleri incelenirken uygulamada görülen bu üçlü tasnif esas alınacaktır. Konum temelli önleme ile özellikle suç işleme fırsatlarını azaltıp failin hesaba katmak zorunda olduğu riskleri artırmak suretiyle suç olayının meydana gelmesini önlemeye yönelik olarak dizayn edilmiş müdahaleler kastedilmektedir. Gelişmeci suç önleme ile, özellikle bireylerin zihinsel ve ruhsal gelişimi ile ilgili araştırmalar tarafından keşfedilmiş risk ve koruma faktörlerini hedef alarak fertteki suç işleme potansiyelinin gelişmesini önleme amacına yönelik olarak dizayn edilmiş müdahaleler anlatılmaktadır. Son olarak, toplum temelli suç önleme ile, yerleşim yerlerinde suçluluğu etkileyen sosyal şartları değiştirmeye yönelik olarak dizayn edilmiş müdahaleler kastedilmektedir. Aşağıda ilk olarak konum temelli suç önleme metodu ele alınacaktır.

1.1. Konum Temelli Suç Önleme

Gelişmiş ülkelerdeki suç oranları, İkinci Dünya Savaşından sonra devamlı ve düzenli bir artış göstermiştir. Aynı artış, İngiltere ve ABD’de de yaşanmıştır. Artan suç problemine çözüm olması niyetiyle, İngiliz polis teşkilâtları 1960’lı yılların başlarında suç önleme birimleri kurarak sırf bu işle uğraşmak üzere eğitimli uzman polisler tayin etmişlerdir. Ancak ileride görüleceği üzere (bkz. 2.1.), polis teşkilâtları suç önleme uzmanlarının çalışmalarına önem vermemiş, performans ve kalite değerlendirmesine tâbi tutmamış, dolayısıyla bunların faaliyetlerinin semereli olup olmadığı anlaşılamamıştır (Seyhan, 1994). Diğer taraftan, 1960 ve 70’li yıllardaki “kaydırma” (diversion, hapis cezasının alternatiflerini uygulama, yani cezanın ertelenmesi, para cezası, toplum hizmeti vb.) projeleri, genç mahkûmlar için ağır fizikî eğitim uygulayan tutuk evleri vs. yollar denenmiş, bunlar da suç artışına çözüm getirmeyince, 1970’li yılların sonlarında hiç bir çarenin işe yaramadığı (nothing works) umutsuzluğu ortaya çıkmıştır. Böyle bir ortamda, bazı kriminologlar İçişleri Bakanlığını etkileyerek sonradan “konum temelli suç önleme” (situational crime prevention) adını verdikleri kapsamlı bir suç önleme stratejisinin ilk projelerini uygulamaya koymuşlardır.

1.1.1. Konum Temelli Suç Önleme Nedir?

Konum temelli suç önleme (KTSÖ), belli suçların işlenme fırsatlarını azaltmak amacıyla, bu suç tiplerine yöneltilen ve bu suçların meydana geldiği yakın çevreyi imkân elverdiğince sistemli ve daimî bir şekilde yeniden düzenleme, dizayn etme ve değiştirmeden oluşan tedbirler içeren bir suç önleme metodudur (Hough ve diğ., 1980).

KTSÖ, suçun failin bir tercihi olduğu ve suç işleme fikrinin oluşmasının konum temelli faktörlerden etkilendiği ön kabulü üzerine kurulmuştur. Suçluların kısmen de olsa mantıklı (rasyonel) davrandığı, pek çoğunun fırsatçı olduğu, fırsat bulduğunda suç işlediği temeline dayanmaktadır. Dolayısıyla potansiyel suçlular, suçtan elde edecekleri fayda ile maruz kalacakları zarar arasındaki dengenin aleyhlerine olacağına inanırlarsa suç işlemekten vazgeçebilirler. KTSÖ, suçun meydana geldiği yakın çevredeki suç fırsatları ortadan kaldırıldığı takdirde pek çok suçun önlenebileceğini iddia etmektedir. Ayrıca, failin yakalanma riski artırılırsa, mantıklı hareket eden suçluların da yakalanmaktan korkup suçu işlemekten vazgeçeceğini öne sürmektedir. Dolayısıyla KTSÖ, suçun ortaya çıktığı yakın çevreyi suç işlenemeyecek veya işlendiği takdirde failin yakalanmasını kolaylaştıracak şekilde dizayn etme, değiştirme veya yeniden düzenleme (manipüle etme) stratejisidir.

KTSÖ, özellikle ev hırsızlığı, dükkân hırsızlığı ve nâsı ızrar (mala zarar verme) gibi mal aleyhine işlenen suçlara kolaylıkla uygulanabilmektedir. Diğer bazı suçlara, örneğin belli hâl ve şartlar altında, şiddet suçlarına da uygulanabilmektedir. Konum temelli tedbirlerin cazibesi, büyük oranda, belirli pek çok yerlerde işlenen belli suç tiplerine yönelik gerçekçi, çoğu zaman basit ve ucuz çözümler sağlama kabiliyetinden kaynaklanmaktadır. Fakat bunların başarısı, potansiyel suçluların, konumsal değişikliklerin suç işlemenin kolaylığını, risklerini ve ödüllerini olumsuz yönde etkilemiş olduğuna inanıp inanmamalarına ve bu inancın onların bir suçu işleyip işlememe kararlarını etkileyip etkilememesine bağlıdır. Bazı konumsal tedbirlerin, potansiyel faillerin kararlarını etkileme ihtimali, diğerlerine göre daha fazladır. Yine bazı potansiyel failler, konumdaki değişikliklerden, diğerlerine göre daha az veya fazla etkilenebilirler.

1.1.2. Konum Temelli Suç Önlemenin Kullandığı Teknikler

Literatürdeki en yeni bilgiye göre, konum tedbirleri dört temel tasnife tâbi tutulmaktadırlar (Clarke ve Homel, 1997). Bunun anlamı, KTSÖ’nin dört temel strateji kullandığıdır. Her bir strateji de kendi içinde 4 farklı teknik uyguladığından, KTSÖ toplam 16 grup suç önleme tekniğine sahip kapsamlı bir suç önleme metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. KTSÖ’nin kullandığı dört temel strateji ve 16 teknik şunlardır (aynı eser):

A) Failin çabasını artıran (işini zorlaştıran) tedbirler:

1) Hedef sağlamlaştırma (target hardening) tekniği, fizikî tedbirlerle suçu önlemeye çalışır. Kapı kilitleri, pencere demirleri, direksiyon kilitleri, çelik kasalar, sahte jetonu tanıyıp kabul etmeyen parkmetreler, bankalarda müşteriler ile personel arasına takılan ayırıcı plâstik perdeler vs. bunun örnekleridir. Meselâ Londra postanelerinde tezgâhtarlar ile potansiyel soyguncular arasına konulan ayırıcı plâstik perdeler, Ekblom (1988) tarafından yapılan ılımlı bir tahmine göre, soygunları % 40 azaltmıştır.

2) Giriş/erişim kontrolü (access control) tedbirleri, potansiyel suçluların fizikî ve dijital ortamlara erişmesini zorlaştırmaktadır. Bina girişlerindeki müracaat kulûbeleri, insanları tahsisli girişe yönlendirmek amacıyla binaların etrafına yapılan çitler, otoparklardaki bariyerler, elektronik ortamlardaki şifreler vb. bu kabildendir. Poyner ve Webb (1987b), Güney Londra belediye sitesinde, giriş telefonları, apartman bloklarının etrafının çitle çevrilmesi, otoparka elektronik sistemle girilmesi de dahil olmak üzere bir dizi giriş kontrollerinin uygulanması sayesinde, nâsı ızrar (mala zarar verme) ve hırsızlık suçlarında önemli bir azalma kaydedildiğini tespit etmişlerdir. Yazarlar ayrıca, bir gökdelenin zemin katına müracaat masası konulmasının, mala zarar verme, duvar yazısı ve sair gayri medenî davranışlarda belirgin bir düşüşe yol açtığını da gözlemişlerdir.

3) Suçluları uzaklaştırma (deflecting offenders) tekniği, potansiyel suçluların suç işleyebilecekleri ortamdan uzaklaştırılmaları veya fizikî tedbirlerle suçu işleyemeyecek hâle getirilmeleridir. Futbol stadyumlarında rakip takım taraftarlarını birbirinden ayırma, son otobüs saatini meyhanelerin kapanma zamanından kısa bir süre sonrasına ayarlamak suretiyle meyhane çıkışındaki kavgaların önüne geçme, alkollü içki içirme ruhsatına sahip yerleri şehrin belli bir bölgesinde yoğunlaştırmayarak sokaklarda aşırı sayıda sarhoş birikmesine engel olma gibi tedbirler buraya girmektedir. Poyner ve Webb (1987a), tezgâh ve kasa gibi yerlerin etrafında izdihamı azaltarak yankesicilik ve sair “sinsi” hırsızlıkların icrasının zorlaştırılması suretiyle, İngiltere’nin Birmingam şehrindeki alışveriş merkezlerinde alışveriş çantalarından yapılan hırsızlıklarda esaslı bir azalma kaydedildiğini ortaya koymuşlardır.

4) Kolaylaştırıcıları kontrol altına alma (controlling facilitators). Kredi kartlarına fotoğraf yapıştırmak suretiyle sahtekârlığı engelleme, arayan numarayı gösteren telefon cihazları kullanarak tâciz failinin kullandığı telefon numarasını tespit etme, meyhanelerde içki servisi için cam yerine, silâh olarak kullanılması mümkün olmayan plâstik veya güçlendirilmiş cam kadeh kullandırma gibi uygulamalar bunun örnekleridir. Knutsson ve Kuhlhorn (1981), İsveç’te kimlik tespit prosedürü uygulamasına geçilmesinin, polise ihbar edilen çek sahtekârlıklarının sayısında çarpıcı bir azalmaya yol açtığını tespit etmişlerdir. Daha belirli (spesifik) bir deyişle, çek sahtekârlığının bazı çeşitleri, çek garanti kartlarının üzerine kart sahibinin fotoğrafının konulması suretiyle önemli miktarda azaltılmıştır.

B) Failin risklerini artıran tedbirler:

5) Giriş çıkış taraması (entry/exit screening). Hava limanlarındaki metal dedektörleri, dükkân ve kütüphanelerde hırsızlığa karşı güvenlik geçitleri, mağazalarda hırsızlığa karşı kullanılan güvenlik etiketleri vs. bu türden uygulamalardır. Meselâ, Dünya ülkelerindeki önemli havalimanlarının büyük çoğunluğunda 1970’li yılların başlarında bagaj ve yolcuların taranması uygulamasına geçilmesi, uçak kaçırma olaylarının hızlı bir şekilde yılda yaklaşık rakamlarla 70’den 15’e düşmesine önemli bir katkı sağlamıştır (Wilkinson, 1986).

6) Resmî gözetleme (formal surveillance), polis ve özel güvenlik memurları ve onlara yardımcı olan –KDTV sistemi gibi– gözetleme cihazlarıyla yapılır ve potansiyel suçluları caydırır. Bazı araştırmalar, KDTV kameralarının suçu önlemede etkili olduğunu göstermektedir. Poyner (1991), bir üniversitenin otoparkında, güvenlik personelinin kullanması için KDTV kameraları kurulduktan sonra, otodan hırsızlık suçlarında esaslı miktarda azalma olduğunu tespit etmiştir. İngiltere’de üç şehir merkezinde, polisin kullanması için KDTV sistemi kurulduktan sonra, bazı suç tiplerinde hatırı sayılır azalmalar olduğu Brown (1996) tarafından bildirilmiştir.

7) Personel tarafından gözetleme (surveillance by employees). Özel veya kamuya ait yerlerde çalışan ve aslî işleri güvenlik olmayan personel, suçla mücadeleye yönelik gözetleme işine katkı sağlarlar. İngiltere’de bir otoparkta, günün yüksek risk taşıyan zaman dilimlerinde görevliler istihdam edilmeye başlandıktan sonra, otoparkta işlenen suçlarda üçte bir oranında azalma görülmüştür (Laycock ve Austin, 1992). Sahte veya çalıntı kredi kartlarını tespit eden kasiyerleri ödüllendirme uygulaması, ABD’nin New Jersey eyaletindeki bir elektronik eşya mağazasında kredi kartı sahtekârlığından dolayı bir senede gerçekleşen kaybı 1 milyon dolar civarında azaltmıştır (Masuda, 1993).

8) Tabiî gözetleme (natural surveillance), suç işlenmesi muhtemel mekânların halk tarafından gözetlenme imkânının olması veya artırılmasıdır. Sokakların aydınlatılması, evlerin önündeki çalılıkların kaldırılması vb. bunun örnekleridir. Hedefi sağlamlaştırma tedbirleri ile birlikte uygulanan bir “apartman gözetimi” programı, Ottawa’da dört apartman bloğundaki bildirilmiş, yani polise ihber edilen bina hırsızlıklarını % 82 azaltmıştır (Meredith ve Paquette, 1992). ABD’de Oregon eyaletinin Portland şehrindeki bir ticarî bölgede, mağazaların dış aydınlatmalarının iyileştirilmesi tedbirini de içeren bir suç önleme programı, bina hırsızlığını önemli miktarda azaltmıştır (Griswold, 1984). Florida’da elverişli mağazalara (convenience stores) yönelik silâhlı soygunları önlemek için yürütülen başarılı bir projenin unsurları, mağazaların içinin dışarıdan açıkça gözükmesi ve akşamları ticarî faaliyet yürütülen yerlere (lokanta, eğlence yerleri vs.) yakın olmalarıdır (Hunter ve Jeffery, 1992).

C) Tahmin edilen (beklenen) faydaları azaltan tedbirler:

9) Hedefi uzaklaştırma (target removal). Sökülür oto radyosu kullanma, şiddet mağduru kadınlar için sığınma evleri açma, jeton veya para yerine telefon kartı kullandırma gibi tedbirler bu türdendir. Avustralya’da bahis dükkânlarına yönelik soygunların oranı, zaman ayarlı kilitlere sahip çelik kasaların kullanılmasını da içeren bir dizi nakit azaltma tedbirleri sayesinde esaslı biçimde düşürülmüştür (Clarke ve McGrath, 1990). İngiltere’de bir belediye sitesindeki evlere yönelik mükerrer mağduriyeti önlemek için, önceden sıklıkla hırsızlık hedefi olan ve madeni para ile çalışan ön ödemeli doğalgaz ve elektrik sayaçlarının sökülmesini de içeren bir tedbirler paketinin, sitedeki ev hırsızlığını müdahale öncesi yılda 526’dan, müdahalenin başlamasından 3 sene sonraki yılda 132’ye düşürdüğü Pease (1991) tarafından ortaya konulmuştur. Nakit azaltmanın bir başka örneği, New York’ta şehir içi toplu taşım otobüslerinde tam ücret sistemi ve çelik kasa uygulamasının hayata geçirilmesi olup, sonuçta otobüs soygunları çarpıcı biçimde azalmıştır (Chaiken ve diğ., 1974).

10) Eşya tespiti (identifying property). Eşya işaretleme, sığırları damgalama, motorlu araçlara plâka numarası tahsisi vb. bunun örnekleridir. Motorlu araçların tescilini en son zorunlu kılan ABD eyaletlerinden biri İllinois eyaletidir. Adı geçen eyalette bu mecburiyet 1934 yılında getirilmiş olup, oto hırsızlığı bir önceki yılda 28,000 iken tescil mecburiyetinden sonraki yılda 13,000’e düşmüştür (Hall, 1952). Laycock (1991), Galler’de üç mahallede gerçekleştirilen ve medyada çok reklâm edilen eşya işaretlemenin (property marking) bildirilmiş (polise ihbar edilen) ev hırsızlıklarını yaklaşık yarıya düşürdüğünü ispat etmiştir.

11) Failin iştahını azaltma (reducing temptation). Telefon rehberlerindeki numara listelerinden telefon abonelerinin cinsiyetinin tespitinin mümkün olmaması, hasarlı eşyayı süratle tamir ettirme ve arabayı genel yol (meselâ sokak) yerine özel mülke (örneğin evin bahçesine) parketme tedbirleri, sırasıyla tâciz, mükerrer saldırı ve gezinti amaçlı oto hırsızlığı faillerinin iştahını azaltır. Potansiyel faillerin iştahını azaltmanın bir yolu da “süratli tamir”dir. Zira, hasarlı eşyaları tamir etmeden bırakmak yeni saldırılara davetiye çıkarmaktadır. Samdahl ve Christiansen (1985), çizilmiş ve oyulmuş piknik masalarının, diğer masalara göre yeni saldırılarla hasar görme ihtimallerinin iki kat daha yüksek olduğunu ispat etmek suretiyle bu tedbire destek sağlamışlardır. Zimbardo (1973), bir şehir içi bölgesinde perişan (hasarlı veya çok eski görünüşlü) vaziyette park edilerek terk edilmiş araçların yeni saldırılarla soyulup harap edilmeyi hızla cezbedeceğini ispat etmiştir. İngiltere’de yürütülen bir araştırmada, yakın zamanda benzer mala zarar verme (vandalism) filleri işlediklerini itiraf eden okul çağındaki erkek çocuklar, çitlere zarar verme veya üzerlerine yazmalarının, eğer bunlar zaten hasarlı veya yazılı ise daha muhtemel olabileceğini bildirmişlerdir (Smith, 1996’dan naklen Clarke, 1997). Süratli tamir ve iyi bakım tavsiyesi, Wilson ve Kelling (1982) tarafından, meşhur “Kırık Pencereler” isimli makalelerinde bir adım daha ileriye götürülmüştür. Yazarlar, bir semtte duvar yazıları, kamuya açık yerlerde yetişen biçilmemiş otlar, dilencilik veya fâhişelerin sokaklarda müşteri beklemesi gibi küçük bozulma emarelerine zamanında müdahale edilmediği takdirde, katmerli (iflâh olmaz) faillerin oraya hareket ederek kontrolün çökmesini suiistimal edebilecekleri ve süratli bir şekilde o semtin tamamen çürümüş bir hâl almasına yol açabileceklerini iddia etmişlerdir.

12) Faydaların esirgenmesi (denying benefits). Oto radyolarına şifre konulması, ticarî mallara mürekkepli güvenlik etiketlerinin (tag) takılması, duvar yazılarının hemen temizlenmesi ve böylece çalmanın veya yazmanın suçluya bir fayda sağlamaması gibi tedbirler bu türdendir. Şifreli radyoların takılı olduğu motorlu araçlardan yapılan hırsızlıkların, şifresiz araçlara göre daha düşük olduğu Avustralya (NRMA Insurance Ltd. 1990), Almanya ve ABD’de (Braga ve Clarke, 1994) yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. 1980’li yılların ortalarında New York Taşımacılık İdaresi, metro trenlerindeki duvar yazılarına karşı bir mücadele başlatmış ve bu mücadelenin önemli bir unsuru da “âcil temizlik” (duvar yazılarının mümkün olan en kısa sürede temizlenmesi) olmuştur. Böylece failler, eserlerinin halk tarafından seyredilmesi zevkinden mahrum bırakılmışlardır. Sonuçta, metroda işlenen nâsı ızrar ve duvar yazıları/resimleri yapma suçlarında belirgin bir azalma kaydedilmiştir (Sloan–Howitt ve Kelling, 1990).

D) Mazeretleri (bahaneleri) ortadan kaldıran tedbirler:

13) Kural koyma (rule setting), kabul edilebilir mahiyette olan ve olmayan davranışları, şüpheye mahal vermeyecek bir biçimde tespit etme anlamına gelmektedir. Böylece potansiyel suçluların mazeret gösterme, meşrulaştırma ve sair “nötürleştirme teknikleri” (Matza, 1964) kullanarak hukukun ahlâkî bağlayıcılığının etkisinden sıyrılıp suçu işlemelerini kolaylaştırmaları imkân ve ihtimalini azaltmak hedeflenmektedir. Örneğin hangi söz ve fiillerin cinsî veya ırkî tâciz sayılacağının tespit edilerek ilân edilmesi hâlinde, potansiyel faillerin “bilmiyordum” türünden mazeretleri engellenmiş olur. Kural koyma tedbirinin örneklerine uygulamada oldukça sık rastlamak mümkündür. Ankara’da Kara Harp Okulu kampüsünde, ana caddenin kenarındaki bir trafik levhasında “Kural ihlâli hâlinde işlem yapılacağını biliniz” yazısı göze çarpmaktadır. Ziyaretçilerin veya turistlerin aldatılmasını engellemek için Kenedi (Kennedy) Havalimanı ile Manhattan arasındaki taksi ücretleri 30 dolar olarak sabitlenmiştir (New York Times, January 31, 1996, p. B3’den naklen Clarke, 1997). 1991 Avustralya Motosiklet Grand Pri’sinde kalabalığın uzlaşmacı bir usulle kontrolünü gerçekleştirme çabasının bir unsuru olarak, yarışçıların, motosikletçi arkadaşları için kamp yerleri işletmelerine izin verilmiş ve imkân ve kolaylıkların kullanılması için de kural ve usuller geliştirmeleri teşvik edilmiştir. Bu uygulama, polis ile motosikletçiler arasında önceki yıllarda yaşanan ve faaliyetin tadını kaçıran arbedelerin önlenmesine yardımcı olmuştur (Veno ve Veno, 1993). Avustralya’da, “alışveriş delili” olan makbuzların gösterilmesini zorunlu kılan yeni kurallar mağazalar tarafından uygulanmaya başladığında, “iade sahtekârlıkları”nda belirgin bir düşüş gözlendiği ispat edilmiştir (Challinger, 1996).

14) Vicdana hitap etme (stimulating conscience), failin vicdanını harekete geçirmek, suçu işleme hususunda onu vicdanıyla karşı karşıya bırakıp suçu işlemesine engel olmak, eğer vicdanını mağlûp edip işlese dahi vicdan azabı duymasını sağlamak suretiyle tekerrürü (müteâkip suçları) önlemeye çalışmaktır. Dükkân ve mağazaların duvarlarına “dükkândan mal aşırmak hırsızlıktır” yazısını asmak, karayolu kenarına hız göstergeleri koymak, “sadece aşırı sersemler alkollü araç kullanır” sloganını kullanmak gibi uygulamalar buraya dahildir. Karayolu kenarlarındaki hareketli hız göstergeleri, hız sınırının üzerinde seyreden araç sürücülerine –ceza kesmeden– ânında geri besleme sunmak için kullanılmaktadır. Böylece, kural ihlâli yaptığını gören sürücülerin süratlerini normal hadlere indirecekleri umulmaktadır. Bu nevi gayri resmî müeyyideleri artırmak için daha yoğun ve koordineli çabanın bir örneği 1990’lı yılların başlarında Avustralya’da, tesadüfî alkol (nefes) kontrolünün caydırıcı etkisini takviye için yürütülen reklâm kampanyasında görülmektedir. Söz konusu kampanyada “iyi arkadaşlar, arkadaşlarının içkili araç kullanmasına müsaade etmezler” sloganı kullanılmıştır (Cavallo ve Drummond, 1994). Suç önleme kampanyalarının etkisi nadiren ölçülmekte ise de muhtelif derecelerde etkili oldukları iddia edilmektedir (Clarke, 1997).

15) Teşvikçileri kontrol altına alma (controlling disinhibitors). Clarke (1997), üç çeşit psikolojik teşvik edici (kontrolü kaybettirici) kabul etmektedir: a) alkol ve uyuşturucu, b) propaganda ve c) televizyon şiddeti. Alkol satın alma ve meyhaneye girme yaşını mevzuatla tespit etme, alkol sınırını aşmış sürücülerin arabalarını çalıştırma ve sürmelerini engellemek için kontak anahtarına nefes analiz cihazı (breathalyzers) takma, “şiddet çipi” (V–chip) sayesinde çocuk ve gençleri televizyon şiddetinden uzak tutma gibi tedbirler bu tekniğin örnekleridir. 1996 tarihli Uzaktan İletişim Kanununa (Telecommunications Act) göre, ABD’de satılan her yeni televizyon cihazında şiddet çipinin bulunması mecburi tutulmuştur (Makris, 1996). Şiddet çipi ebeveynlere, TV programlarındaki şiddet sahnelerini bloke etme imkânı tanımaktadır. Sarhoş sürücülerin arabayı çalıştırma ve hareket ettirmelerini engelleyen nefes analiz cihazının araca takılması, içkili araba kullanma suçunun mükerrer failleri için bazen hukuken zorunlu bir tedbir hâline getirilmektedir (Morse ve Elliott, 1990). Rutgers Üniversitesindeki bir fakültenin öğrenci komitesi, öğrenci yurtlarındaki partilerde biranın kasa yerine küçük fıçılardan servis yapılmasına karar vermiştir. Bunun sebebi, daha az alkollü içki tüketilmesini sağlamaktır. Zira, eğer bir bira fıçısı mevcut ve önünde de 20 kişi kuyruk olmuşsa, öğrenciler kuyrukta beklemek istemediklerinden daha az alkol tüketmektedirler. Fakat bira şişeleri/kutuları ile dolu olan kasalar veya buzdolabı kullanıldığı takdirde, daha fazla alkol tüketilmektedir (New York Times, September 13, 1991’den naklen Clarke, 1997). İçme üzerindeki kontrolün değeri muhtelif araştırmalarla ispat edilmiştir. Olsson ve Wikstrom (1982, 1984), İsveç’te her Cumartesi günü perakende alkollü içki satan dükkanların kapalı tutulmasının, umumî yerlerde sarhoşluk, müessir fiil ve nâsı ızrar, yaz aylarında ve muhtemelen senenin diğer aylarında aile içi şiddet suçlarını azalttığı sonucuna varmışlardır. İngiltere’nin Coventry şehrinde umumî yerlerde (sokak, park vs.) alkol tüketilmesini yasaklayan ve geniş halk desteği gören mahallî bir hukukî düzenlemenin yürürlüğe girmesinin ardından, hakaret ve sövme fiillerinden kaynaklanan şikâyetlerde ve umumî yerlerde içki içmeyi şehrin bir problemi olarak gören insanların sayısında büyük düşüşler yaşanmıştır (Ramsay, 1991).

16) İtaati kolaylaştırma (facilitating compliance). Şehir merkezine umumî tuvaletler yapma, çöp kutuları koyma, içkili araç kullanmayı önlemek için sarhoşlara sübvanse edilmiş (yani ucuz) taksi hizmeti sunma, insanların umuma açık mesajlarını ifade etmeleri için uygun yerlere “duvar yazısı panoları” yerleştirme, kütüphaneden ödünç kitap alma işini kolaylaştırarak gecikmeyi ve dolayısıyla kitap ödünç alma kurallarına uymamanın mazeretlerini ortadan kaldırma vb. uygulamalar bu tekniğin örnekleridir. Shearing ve Stenning (1984), karmaşık fakat düzenli kitle kontrol ve yönetimi usullerinin Disney Dünyasındaki suç ve gayri medenî davranış potansiyelini büyük oranda düşürdüğünü iddia etmişlerdir. Söz konusu kitle kontrol uygulaması, kaldırım işaretlerinin, sair işaret ve levhaların, hatalı bir dönüş yapmayı zorlaştıran fizikî engellerin kullanılmasını ve neşeli Disney personelinin talimatlarına uymayı içermiştir.

Konum temelli suç önleme metodu tarafından kullanılan toplam onaltı teknik, uygulamadaki başarılı örneklere de atıf yapılarak yukarıda açıklanmıştır. Suç önleme projeleri sıklıkla bu tekniklerin birden fazlasını aynı ânda uygulamaktadırlar. Bu tekniklerin bir kısmı (örneğin kapı kilitleri, pencere demir parmaklıkları vs.) eskiden beri kullanılırken, diğer bir kısmı nispeten yeni geliştirilmiş (direksiyon kilitleri, sökülür oto radyoları vb.) tekniklerden oluşmaktadır. Konum tedbirlerinin suç önleme projelerine konu olması 1970’li yılların ortalarında İngiltere’de başlamış ve özellikle 1980’lerde anılan ülkede resmî suç önleme politikası (siyasası) hâline gelmiştir. Bu strateji altında elde edilen bazen ufak, bazen de ciddî başarılar kişileri umutlandırmış ve uygulama bugüne kadar devam etmiştir. Bundan sonra da devam etmesi beklenmelidir. İngiltere dışında Hollanda ve İsveç gibi bazı ülkeler bu stratejiye önem verip uygularken, ABD ve Fransa gibi diğer bazı ülkelerde fazla kabul görmemiştir. KTSÖ, Türkiye’de de yaygın bir uygulamaya sahip değildir. Fakat, diğer suç önleme stratejilerinden daha fazla uygulandığı iddia olunabilir.

1.1.3. Konum Temelli Suç Önlemenin Başarısı

KTSÖ olarak isimlendirilen strateji esas alınarak yürütülen suç önleme projelerinin bir kısmı başarısız olurken, bir kısmı mütevazı başarılar elde etmiş, diğer bir kısmı ise, oldukça başarılı olmuştur. KTSÖ’nin kullandığı onaltı tekniğin her biri ile ilgili başarılı örneklere yukarıda temas edilmiştir. Burada bazı genel açıklamalar yapılmakla yetinilecektir.

İngiltere’de konum temelli suç önleme programları, 1980’li yılların ortalarından itibaren oldukça yoğun bir biçimde uygulanmaya başlamıştır. Daha sonra, “Beş Şehir Projesi” (Five Towns Initiative) ve yirmi şehri içine alan “Güvenli Şehirler Programı” (Safer Cities Programme) gibi 1980’li yılların sonlarında hayata geçirilen ve işbirliği hâlinde yürütülen kapsamlı programlarla büyük hız kazanmıştır. Bu tür büyük projelerin uygulamaya konulması sebebiyle, konum temelli suç önlemenin, İngiliz Hükûmetinin resmî suç önleme politikası hâline geldiğinden literatürde yaygın olarak bahsedilmektedir. Anılan ülkede, nispeten daha az yoğunlukta olsa da, suçluluğun önlenmesi ve toplum temelli suç önleme programları da uygulanmaktadır. Fakat asıl ağırlığın konum temelli önlemeye verildiği tartışma götürmez bir gerçektir (aynı görüşte Bright, 1991). Dolayısıyla, suç önleme faaliyetlerinin ülke çapındaki başarı veya başarısızlığı söz konusu olduğunda, bundan öncelikle konum temelli önlemenin sorumlu tutulması gerekmektedir.

İngiltere’de suç oranları, İkinci Dünya Savaşından sonra devamlı ve düzenli bir artış göstermiştir. Savaşın bitiminde 500 bin civarında olan kayıtlı (yani polis tarafından kaydedilen) suç sayısı 1960’lı yılların sonlarında 1,5 milyona, 1992’de ise tüm zamanların en büyük miktarı olan 5.59 milyona kadar çıkmıştır. 1992’den sonra ise, yavaş yavaş azalmış ve son on yıldır 5 milyon ile 5.5 milyon arasında gezinmektedir. Bu miktar 2002/03 malî yılında 5.9 milyona yakın olup bir önceki seneye göre yüzde yedi artış söz konusudur (5.5’e karşılık 5.9). Ancak bu artış görünüşte olup polisin suçları kaydetme usulünde yapılan değişikliklerden kaynaklanmıştır. Gerçekte ise, yüzde üç düşme yaşanmıştır. Yani eski kayıt standartları esas alındığında, 2002/03 malî yılındaki kayıtlı suç miktarının 5.3 milyon olması gerektiği bilinmektedir (Simmons ve Dodd, 2003). Bu da göstermektedir ki, suç oranlarındaki bir türlü önlenemeyen artış 1990’lı yılların ortalarında, yani suç önleme programlarının yoğun bir şekilde uygulanmaya başlamasından beş altı sene sonra durdurulmuş ve ilerleyen yıllarda az da olsa geriletilmiştir. Ancak, kayıtlı suçlar gerçek suç oranlarını göstermekten çok uzak olduğundan, aşağıdaki açıklamalar, hâlen sahip olduğumuz en güvenilir ölçü olan mağdur anketlerinin bulguları esas alınarak yapılacaktır.

İngiliz Suç Anketi verilerine göre, 1995’te 19.1 milyon (Mirrlees–Black ve diğ., 1996) olan mağduriyet sayısı 2002/03 malî yılında 12.3 milyona (Simmons ve Dodd, 2003) gerilemiştir. Dolayısıyla, ankete tâbi olan suç kategorilerinde, yaklaşık yedi yılda yüzde 36 azalma meydana gelmiştir. Bu azalmanın, suç önleme programlarından kaynaklandığını bilimsel bir şekilde ortaya koymak çok zor olmakla beraber en azından kısmen bunlardan kaynaklanmış olabileceği yollu ılımlı bir tahmin yürütülebilir.Suç önleme faaliyetlerinin yoğun biçimde uygulanmasından sonra polisin suçları aydınlatma oranları da yükselmiş olup (aynı eser) her ne kadar aralarındaki ilişkiyi tespit etmek çok zor alsa da en azından kısmen suç önleme faaliyetlerinden kaynaklandığı iyimserliğine kapılmak için yeterli delil mevcuttur. Zira yukarıda görüldüğü üzere (bkz. 1.1.2.), bazı konum temelli önleme teknikleri failin yakalanma riskini artırmaktadır.

İngiliz Suç Anketi 1984’ten beri, çeşitli suçlar hakkındaki endişeler (korkular) ile ilgili soruları da içermektedir. Endişe oranları, her zaman kayıtlı suç oranlarına paralel bir seyir izlememektedir. Suç korkusu oranlarının yüksek çıkması, önleme programlarının mutlaka başarısız oldukları anlamına da gelmez. Hatta suçun önlenmesine çok önem verilmekte olduğu bilgisi, meselâ önleme amaçlı reklâm kampanyaları, suç korkusunu körükleyici bir etki de gösterebilmektedir. Bu sebeple, önleme programlarının suç korkusu oranlarında bir düşüşe yol açabilmesi için başarı haberlerinin sürekli olması, yani en azından bir kaç sene devam etmesi gerekir. Bu da, korku seviyelerinde bir düşüş olabilmesi için suç oranlarındaki düşüşün üzerinden yaklaşık olarak dört beş sene geçmesi gerektiği anlamına gelmektedir.

İngiltere’de, tüm suç tipleri için endişe oranlarının kaydedilen en yüksek seviyeye ulaşması, 1994 İngiliz Suç Anketinde görülmüştür. Ancak takip eden yıllarda “çok endişeli” (very worried) kimselerin seviyeleri düzenli bir düşüş seyri izlemiştir. Tartışılır olsa da, “çok endişeli” kategorisi, vatandaşların suç korkusunu ölçmede, yani korkunun kişi davranışlarını hissedilir derece etkileyip etkilemesi hususunda daha ayırıcı bir ölçü sunmaktadır. Bu sebeple aşağıda, endişe eğilimlerini ve hangi grupların en fazla kaygılandığını incelemek için bu kategori kullanılacaktır.

İngiliz İçişleri Bakanlığı, İngiliz Suç Anketi tarafından ölçülen bina (ev ve işyeri) hırsızlığı, oto suçları ve şiddet suçlarının endişe seviyesinin daha düşük hâle getirilmesine özel bir önem vermiştir. Daha açık bir anlatımla, söz konusu üç tür suçların endişe seviyesinin 1998’dekinden daha düşük olmasını hedeflemiştir. Birbirini takip eden İngiliz Suç Anketlerindeki korku oranları, her üç suç kategorisi için de düzenli bir düşüş seyri göstermiştir. 1998 ve 2002/03 arasında gerçekleşen, her üç suç (hırsızlık, oto ve şiddet suçları) korkusu ile ilgili düşüş de istatistiksel olarak önemlidir. Mesela bina hırsızlığı korkusu “çok endişeli” seviyede olanların oranı 1984’de % 23 iken 1994’te % 26’ya yükselmiş, daha sonra azalma eğilimine girerek 2001/2002 mali yılında % 15’e düşmüş, 2002/2003 malî yılında ise bir önceki ölçmeye göre değişmemiş, yani % 15’te sabit kalmıştır. Bir arabanın mülkiyetine malik olanların oto hırsızlığı korkusu ölçüldüğünde, aynı oranlar 1988’te % 20, 1994’de % 28, 2001/02’de % 17 ve 2002/03’de % 16’dır. Oto mâliklerinin otodan hırsızlık korkusu, 1988’te % 17, 1994’de % 22, 2001/02’de % 15, 2002/03’de % 13’tür. Gasp (mugging) korkusu da, 1984’te % 20, 1994’de % 21, 2001/02’de % 15, 2002/03’de % 14’tür. Kadınlar arasındaki ırza tecavüz korkusu ise 1984’te % 30, 1988’de % 34, 1996’da % 32, 2001/02’de % 25 ve 2002/03’de % 23’tür (aynı eser). Bu rakamlar, son yıllarda korku oranlarında ciddî bir azalma olduğunu ve korku seviyelerindeki azalmanın kayıtlı suçlar ve anket suçlarındaki azalmayla yaklaşık olarak paralel bir seyir izlediğini göstermektedir.

Sonuç olarak, suçun önlenmesinin başarısı ile ilgili kıstaslar (suç ve suç korkusu oranlarındaki azalma) esas alındığında, İngiltere’deki suç önleme faaliyetlerinin belli bir başarı seviyesini yakaladığı kabul edilmelidir.

Yukarıda esas itibariyle, suçun meydana geldiği fizikî ve sosyal ortamdaki suç fırsatlarını ortadan kaldırmak ve potansiyel faillerin yakalanma riskini artırmak suretiyle çalışan “konum temelli suç önleme” yaklaşımı incelenmiştir. Aşağıda ise, bireylerdeki suç işleme eğilimini ortadan kaldırmak suretiyle potansiyel faillerin davranışlarını değiştirmeyi hedefleyen “suçluluğun önlenmesi” yaklaşımı ele alınacaktır.

1.2. Suçluluğun Önlenmesi

Kuralların ve değerlerin öğrenilmesi ve hukuka uymaya teşvik eden hususların edindirilmesi, genellikle toplumdaki geniş ölçekli sosyo–ekonomik yapılar ve sosyalleştirme kurumları tarafından sağlanmaktadır. Bu yapılar ve kurumların mahiyetindeki değişiklikler, bireylerin suça olan eğilimlerini ve sonuç itibariyle suç oranlarını etkilemektedir. Bu sebeple suçluluğun önlenmesi, sosyo–ekonomik yapılar ve sosyalleştirme kurumlarının mahiyetinin ve bunlardaki değişikliklerin suça olan eğilimi nasıl artırdığını tespit etmek ve mümkünse onları, böyle etkileri asgariye indirecek veya azaltacak şekilde değiştirmek suretiyle çalışmaktadır (Graham ve Bennett, 1995).

Sosyo–ekonomik yapılar ve sosyalleştirme kurumlarındaki değişmelerin olumsuz etkisi, kendilerini bu değişmelerden koruyup izole etmeyi en az becerebilen toplum kesimlerinde daha fazla olmaktadır. Bunlar da, çocuklar ve gençler, âcizler (hasta, özürlü, ihtiyar vs.), göçmenler, fakirler, evsizler ve benzerleridir. Suçluluğu önleme politikaları, suçun fail veya mağduru olma riski yüksek olan bu kesimler üzerine odaklanma eğilimindedir. Fakat önleme stratejileri, herkese veya belirli kurumlara ya da toplum kesimlerine yöneltilebilmektedir. Ayrıca, yöneltme stratejilerinden bağımsız olarak, suçluluğun önlenmesi, suçla ilgisi olan çok çeşitli sosyal politikalar içine giydirilme ihtiyacındadır. Gelecekte suça yönelmelerini engelleme düşüncesiyle mahrum aileleri destekleme politikası buna bir örnektir.

Suçluluğun önlenmesi yaklaşımı, konum ve toplum temelli yaklaşımlardan en az üç önemli bakımdan farklıdır (aynı eser). İlk olarak, suçluluğun önlenmesi, öncelikle çocuklar ve gençler üzerinde yoğunlaşmak zorundadır. Zira bu gruplar, sosyalleştirmenin temel hedefleridir. Yetişkin faillerin çoğunluğu suç işlemeye gençliklerinde başlarlar. Bu sebeple, en fazla faydanın sağlanması için gerçek önleme erken yaşlarda başlamalıdır. Riskli küçük çocuklar, davranışlarını düzeltmek amacıyla suçlulukları henüz başlamadan önce, mümkün olduğunca erken tespit edilmelidirler. Diğer taraftan toplumdaki, genç insanların sosyalleşmelerini olumsuz etkileyerek hayatlarının sonraki safhalarında fail olma risklerini artırabilecek teşkilât, kurum, yapı ve kültür problemleri de halledilmelidir.

İkinci olarak, sosyal gelişmenin farklı safhalarında farklı önleyici yaklaşımlar geçerli olabilir. Örneğin, bebekli aileler için geliştirilmiş bulunan aile temelli stratejilerin, genç çocukları olan ailelere yönelik stratejilerden çok farklı olması muhtemeldir.

Üçüncü olarak suçluluğun önlenmesi, proje temelli, yani kısa vadeli adımlarla kolayca sınanamaz. O daha ziyade uzun vadeli, program temelli bir yaklaşımdır ve pozitif sonuçlar üretmesi için, ekilen tohumların (başlatılan projelerin) kök salması gerekir. Aynı zamanda suçluluğun önlenmesinin, uygulandığı yerdeki suç oranları üzerindeki doğrudan etkisi bakımından değerlendirilmesi de çok zordur. Programların çoğunluğu sadece bireysel seviyede başarıyı göstermektedirler. Suç ile sosyo–ekonomik yapılar ve sosyalleşme kurumları arasındaki ilişkiler oldukça karmaşık olduğundan suçluluğu önleme programlarının etkileri ancak saldırgan davranış, okula daimî devamsızlık, eğitim performansı ve iş sahibi olma oranları gibi bağlantılı faktörlerdeki iyileşmelere bakılarak tespit olunabilir.

Sosyal politikanın en az altı sahası, suçluluğun önlenmesine katkıda bulunabilir: şehircilik, sağlık, aile, eğitim, gençlik ve istihdam politikası. Aşağıda, bunlardan en önemli ikisi (aile ve eğitim politikaları) örnek olarak ve özetle incelenecektir.

1.2.1. Aile Politikası

Ailelerin etkili fonksiyon görme kabiliyetinin suçluluğu önlemede çok mühim bir belirleyici olduğu düşünülmektedir. Araştırmalar, iyi bir eğitim ve iş hayatının yanında, istikrarlı ve hissî bakımdan sağlıklı ailelerin, yeterli (etkili) sosyalleşme ve sosyal bütünleşmenin güçlü kaynakları olduklarını göstermektedir (Loeber ve Dishion, 1983). Çocuk gelişimi üzerine yapılan uzun zamanlı (longitudinal) araştırmaların sonuçları, erken yaşlarda görülen belâlılık (problemli olma), sahtekârlık ve anti–sosyal davranışların, sonraki dönemlerde suç işlemenin önemli tahmincileri olduğunu göstermektedir. Aynı araştırmalar, ailenin yapı ve fonksiyonunun, çocukların davranışlarını tespitte merkezî bir rol oynadığı sonucuna da varmıştır (West, 1982).

Çocuk belâlılığı ile yetişkin suçluluğu arasındaki bağlantının mahiyeti henüz tam olarak bilinmemektedir. Yani, anti–sosyal (sosyal bakımdan bozuk davranışlar sergileyen) çocukların tamamı anti–sosyal yetişkinler olmamaktadırlar. Yine de, suçluluğu önlemenin önemli bir yolunun aile ortamında yapılan müdahaleler olduğu bilinmektedir.

Erken yaşlarda suçluluk emareleri gösteren çocukların, onlu yaşların (13–19) ortalarında (yani 15–17 arası) suç işlemeye başlayanlara göre ciddî, ısrarlı failler, “çekirdekten yetişme” suçlular olma ihtimalleri daha yüksektir (Paterson, 1994). Böyle çocuklar sıklıkla, ağır gerilim (stres) altındaki, yani pek çok sosyal ve şahsî problemleri olan, uyumsuzluk ve kişiler arası çatışmaların yaşandığı ailelerden gelmektedirler (Rutter ve Giller, 1983; Graham, 1988). Amerika, Britanya ve İskandinav ülkelerinde yapılan araştırmaların meta–analizi (araştırma sonuçlarının teorik açıklamalar ile ilişkilendirilerek analiz edilmesi), ailevî etkilerin dört temel çeşidini, suç işleme riskini artıran faktörler olarak belirlemiştir (Loeber ve Stouthamer–Loeber, 1986):

1) ihmal: ebeveynlerin çocukları gözetim ve karşılıklı etkileşime çok az zaman ayırmaları,

2) çatışma: ebeveynlerin tutarsız veya yanlış disiplin uygulamaları ve bir tarafın diğer tarafı reddetmesi,

3) sapkınlık: ebeveynlerin kendilerinin suç işlemeleri ve/veya hukuka aykırılığa göz yummaları ve

4) huzursuzluk: ihmal ve çatışmanın, ailevî uyumsuzluktan ve evlilik birliğinin dağılarak ebeveynlerden birinin (çoğunlukla babanın) aileyi terk etmesinden kaynaklanması.

Bu dört etki türünden, ihmal en kuvvetli, huzursuzluk ise en hafif olanıdır. Çocuklar böylesine olumsuz etkilerin bir kaçına aynı anda maruz kaldıklarında ise, sıradan faillere nazaran işlenmiş suçların oran itibariyle daha fazlasından sorumlu olan “iflâh olmaz” birer mükerrer fail hâline gelme (suç işlemeyi âdeta alışkanlık hâline getirme) riskleri en üst seviyededir (Osborn ve West, 1978). Çocuğun suç işlemeye yatkın hâle gelip gelmemesinde temel faktör, çocuklar ile ebeveynler ve –her ikisi de mevcutsa– ebeveynin (anne ve babanın) kendileri arasındaki ilişkilerin kalitesi ve devamlılığıdır (Graham ve Bennett, 1995).

Yüksek riskli bir geçmişe sahip olmak, çocuğun gelişmesinin farklı safhalarında oluşan koruyucu faktörlerle kısmen veya tamamen telâfi olunabilir (Kolvin ve diğ., 1990). Mahrum (yani yeterli gıda, barınak, eğitim vb. imkânlara sahip olmayan) erkek çocuklar göz önüne alındığında, önemli koruyucu faktörler olarak tespit olunmuş bulunan unsurlar, hayatlarının ilk beş yılında kalabalığın olmaması (evin aile üyeleri için yeterince büyük olması), ailenin küçük olması, etkili (iyi, yeterli) analık, ananın sağlıklı olması, evde çocuğa bakımın iyi olması ve evin geçiminden sorumlu olan kimsenin iş sahibi olmasıdır. Daha büyük erkek çocuklar söz konusu olduğunda ise, okul başarısı, ebeveyn gözetiminin yeterli olması, aile dışı kimselerle iyi ilişkiler içinde olma ve kendini olumlu arkadaş grubu faaliyetleriyle özdeşleştirme gibi koruyucu faktörler önem kazanmaktadır. Bu sebeple, çocuğun gelişmesinin farklı aşamalarında az veya çok farklı müdahale şekillerinin uygulanması gerekli olabilir.

Graham ve Bennett (1995), uygulamada suçun önlenmesi hedefine yönelik yedi çeşit temel ailevî müdahale tipi tespit etmişlerdir:

1) Okul çağındaki (lise tahsilini tamamlamamış) kızların hamile kalmasını önlemek. Zira erken hamilelikten doğan çocukların, diğer çocuklara göre, sağlıksız büyümeleri, okul başarılarının düşük olması, zihnî yetersizlik ve hissî bozukluklara maruz kalmaları ve suça yönelmeleri daha muhtemeldir (Bright, 1992). Zihnî yetersizlikler deyimi ile, düşük zekâ, dikkat eksikliği, düşük okul başarısı vb. hususlar kastedilmektedir.

2) Doğum öncesi ve sonrasında gereken hizmetleri sunmak. Örneğin çocuk bakımı ve gelişimi hususunda anaları hamilelik ve bebeklik aşamasında bilgilendirmenin, ilk yıllarda çocuk suiistimali ve ihmal gibi suç yapıcı etkileri ve ileri yaşlardaki suçluluk riskini azalttığı görülmüştür (Farrington, 1994).

3) Ebeveynler için gerekli eğitim ve rehberliği sağlamak. Zira çocukların belâlı ve bozuk davranışlarının erken yaşlarda düzeltilmesi, etkili gözetim ve disiplin yoluyla da mümkün olabilmektedir. Bozuk (anti–sosyal) davranışlar ifadesiyle muhalefet, itiraz, saldırganlık, zorbalık, okula devamsızlık, yalan söyleme, hiper aktiflik, âni tepki gösterme vb. davranışlar kastedilmektedir. Bu sebeple, ebeveynlerin eğitilmesi ve etkili gözetim ve disipline yönelik ebeveynlik becerilerinin geliştirilmesi faydalı olabilir. Zira, küçüklerin eğitimi büyüklerin eğitiminden geçer. Küçüklerin davranışlarını değiştirebilmek için öncelikle büyüklerin davranışlarının değiştirilmesi gerekmektedir. Ebeveynler, ailevî problemlerin nasıl halledileceği ve çocuklara doğru ve yanlış davranışların nasıl kazandırılacağı konularında eğitilmelidirler.

4) Mahrum ebeveynlerin çocuklarına okul öncesi eğitim hizmeti sunmak. Bu programların hedefi, göçmen aileler ile sosyal ve iktisadî bakımdan mahrum (dezavantajlı) ailelerin küçük çocuklarının ve belli bazı özürleri olan çocukların eğitim başarılarını, sosyal kabiliyetlerini ve davranışlarını iyileştirmektir. Türkiye’de, köyden şehre göç eden ailelerin çocuklarının ihmal edilmesinin, özellikle büyük şehirlerdeki hayat kalitesinin hâlihazırdaki olağanüstü bozuk hâle dönüşmesinde önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Etkili okul öncesi programlarının özellikleri özetle şunlardır (Schweinhart, 1987; the Canadian Council on Children and Youth, 1989):

a) Erken çocukluk devresinde, çocukların ve ailelerinin ihtiyaçlarını, bu ihtiyaçlar ortaya çıktıkça ve değiştikçe karşılayabilmek için kendini yenileme kabiliyetini de hâiz, özel eğitim görmüş ve iyi yetişmiş personel istihdam edilmelidir.

b) Çocuk gelişimini temel alan ve hedefleri açıkça belirlenmiş müfredat. Söz konusu müfredat, çocukların kendi faaliyetlerini plânlamalarına imkân tanımalıdır. Hedefler, bağımsızlığı teşvik etmeli, özgüveni geliştirmeli ve problem çözme ve başladığı işi bitirme becerilerini kazandırmalıdır.

c) Müfredat özenle desteklenmeli, uygulanmalı ve değerlendirilmelidir.

d) Öğretmen–öğrenci oranı yüksek olmalı (en fazla bire sekiz), sınıflar küçük olmalı (yaklaşık onaltı öğrenci) ve tercihen her çocuğun en az iki yıl devam etmesi sağlanmalıdır.

e) Öğretmenlerle ebeveynler ve halk arasında, programın dizaynı aşamasında bir araya gelmeyi de içeren yakın işbirliği olmalıdır.

f) Diğer yerel kaynak ve hizmetlerle, bilhassa sağlık, iskân, eğitim, sosyal yardım ve iş bulma hizmetleriyle birlikte hareket edilmelidir.

g) Ekonomik ve psikolojik gerilim (stres) altındaki ailelere destek sağlanmalıdır. Aileler, bazı gelişme (çocuk büyütme) aşamalarında normal olarak büyük gerilim yaşarlar. Bebekli veya onlu yaşlarda (13–19) çocukları olan yahut dağılma sürecine girmiş bulunan aileler böyle gerilimlere maruzdurlar. Bu tür zaman dilimlerinde, belli bazı kaynaklar, aileleri desteklemek için harekete geçirilebilir. Örneğin, genç çocukları (13–19) olan ailelere danışmanlık ve rehberlik hizmeti sunan merkezler kurulabilir veya yıkılmak üzere olan yuvalar için gönüllü uzlaştırma projeleri yürütülebilir (Graham ve Bennett, 1995).

5) Çocukları sosyal hizmet kurumlarına yerleştirmekten kaçınmak, yani mümkün olduğunca evden uzaklaştırmamak ve böylece aile bütünlüğünü korumak. Tabip, ebe, sağlık uzmanı, sosyal hizmetli vb. meslek sahipleri tarafından sunulan çocuk bakım hizmetleri, davranış bozukluğu veya çocuk suiistimalinin erken bir aşamada teşhisine imkân vermekte ve çocuk büyütme hususunda gayri resmî (enformel) rehberlik sunma fırsatı sağlamaktadır. Çocukluktaki fiziksel suiistimal (çocuğa yönelik şiddet) ile ilerideki suçluluk arasında mevcut bilinen bağlantılar (Malinowsky–Rummell ve Hansen, 1993) hesaba katılırsa, çocuk suiistimalinin önlenmesi suçluluğun önlenmesine önemli katkı sağlayabilir. Aşırı olaylarda, çocuk bakım uzmanları, çocuğu resmî kurumlara yerleştirmek zorunda kalabilirler. Ciddî suçları işleyen faillerin, oran itibariyle daha fazlası, çocukluklarının en azından bir kısmını çeşitli sosyal hizmet kurumlarında geçirmiş kimselerdir (Walmsley ve diğ., 1991). Bu sebeple mevcut çocuk bakım hizmetlerinin çoğu, çocuğu sosyal hizmetler kapsamına almaktan kaçınmaktadırlar. Çocuğu ailesinden imkân elverdiğince koparmamayı hedefleyen “aile bütünlüğünü koruma” hizmetleri de, mevcut veya müstakbel suç işleme riskini azaltabilir. Çocukların ebeveynlerden koparılmasına karar verildiği bütün hâllerde ise, uygun alternatifler aranmalıdır. En yaygın alternatif, başka bir aileye, genellikle kısa süreliğine bakılmak üzere veya evlâtlık olarak vermektir. Fakat, çocukları bir dizi bakıcı ailelerde gezdirmek, oldukça hasar verici olabileceğinden kaçınılmalıdır (Graham ve Bennett, 1995).

6) Genç evsizliğini önlemek. Ailevî problemler gençlerin (13–19) evden kaçmalarına da yol açabilmektedir. Bunun sonucunda da gençler evsiz duruma düşmekte ve bazen sadece hayatta kalabilmek için suç işlemektedirler. Kaçak çocuklar büyük sıklıkla suç işlemekte veya başka şekilde (örneğin suç teşkil etmeyen yahut etse de önemsenmediği için kovuşturulmayan huzur bozucu davranışların failleri olarak) kolluğun dikkatini çekmekte ve eninde sonunda mahkemeye çıkmaktadırlar. Bu sebeple, evsiz kalanlarla ilgili düzenlemeler yapmak suretiyle evsizlik vakaları riskini en aza indiren aile ve iskân politikaları, önemli sosyal suç önleme (suçluluğun önlenmesi) stratejileridir. Evi terki önlemeye yönelik stratejik müdahalenin temel noktalarını, âcil durumlarda barınak temin eden özel gençlik merkezleri, uzun süre yurtta kalma imkânı, kaçak çocukları aileleriyle birleştirme ve muhtemel (potansiyel) kaçakları evi terkten vaz geçirme çalışmaları oluşturmalıdır. Bunlar, kaybedilen aile yuvası ortamını geri getirmese de belli bir dereceye kadar telâfi edebilir. Araştırmalar, ebeveynleri tarafından zayıf veya kötü bir şekilde kontrol edilen gençlerin, daha yakından kontrol olunan akranlarına göre suça yönelme risklerinin daha fazla olduğunu göstermektedir (Wilson, 1980). Yine, ebeveynlerinin kontrolünden uzakta, akranlarıyla birlikte oldukça fazla zaman harcayan genç erkeklerin suç işlemeleri özellikle muhtemeldir (Riley ve Shaw, 1985). Tek ebeveynlerin, özellikle de tam gün çalışanların, çocukları üzerinde bütün (dağılmamış, çift ebeveynli) aileler gibi gözetim uygulayabilmeleri için özel desteğe ihtiyaçları vardır. Bazı önleme programlarında uygulanan “ebeveyn gözetimi” (parent watch, ebeveynlerin birbirlerinin çocuklarını kontrol etmeyi gönüllü olarak kabul etmek suretiyle gayri resmî sosyal kontrolü artırmaları) projeleri bu hususta fayda sağlayabilir. Sorumluluk duygusu sahibi diğer yetişkinlerin gönüllü kontrolleri de suç işlemeye olan eğilimi azaltabilir.

Yukarıda sayılan ailevî müdahale şekillerinin çoğu suçluluğun önlenmesini açıkça hedef almamakta, fakat hepsi de suçlulukla bağlantısı olan risk faktörlerini hedef almaktadırlar. En başarılı müdahaleler genellikle, erken çocukluk döneminde yapılan, birden fazla risk faktörünü (örn. zihinsel yetersizlikler ve kötü ebeveynlik) hedef alan ve birden fazla sonuca (örn. zihinsel gelişme ve yeterli ebeveynlik) yönelik olanlardır. Kırk dokuz önleme projesini inceleyen Tremblay ve Craig (1995), erken çocukluk dönemi müdahalelerinin, çocuk ve genç suçluluğunun en önemli üç risk faktörü üzerinde olumlu etki doğurabileceği şeklinde genel bir sonuca varmışlardır. Söz konusu risk faktörleri, davranış bozukluğu (anti-sosyal davranış), zihinsel yetersizlikler ve kötü ebeveynliktir. Bundan da öte, çocuklukta bu risk faktörlerinden en az ikisini hedefleyen ve uzun takip dönemine sahip olan projeler, suçlu davranış üzerinde önemli derecede olumlu etki doğurmuşlardır. Bu bulgulara dayanarak erken, yoğun önleyici müdahalelerin arzu edilen etkileri doğurabileceği sonucuna varılabilir. Aynı etkileri, genç (13-19) suçlulara