Saturday, October 21, 2006

KOLLUĞUN ZOR VE SİLAH KULLANMA YETKİSİ VE DİĞER YETKİLERLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ IGUL YAYINLARI NO: 10

İSTANBUL, AĞUSTOS 2005

KOLLUĞUN ZOR VE SİLAH KULLANMA YETKİSİ VE DİĞER YETKİLERLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

Doç.Dr. Ali Rıza ÇINAR

I. GİRİŞ

Kolluğun, zor ya da silah kullanma yetkisi, görevin yerine getirilmesi biçimindeki hukuka uygunluk nedeni ile ilgilidir. Bu nedenle, kolluğun zor ve silah kullanma yetkisi ile ilgili Yargıtay kararlarının, hukuka uygunluk nedenlerinin yer aldığı TCY.’nın 49. maddesine dayandığını görmekteyiz.

Hukuka uygunluk nedenlerinin bir kısmı Ceza Yasasında yer almıştır, bir kısmı da Ceza Yasasında yazılı değildir.1 Ceza Yasasında yazılı ve konumuzla ilgili olan, TCY.’nın 49. maddesinde öngörülen genel hukuka uygunluk nedenleridir.2 Bunlar yasasın hükmünü yerine getirme, amirin emrini yerine getirme, haklı savunma (meşru müdafaa) ve zorunluluk durumudur (zaruret hali).

Hukuka uygunluk nedenleri genellikle hukuk tarafından tanınan bir yetkiye dayanır.3 Hukukun tanıdığı bir yetkinin ve yüklediği bir görevin varlığı, hukuk düzeninin kendisiyle çelişkiye düşmezliği ilkesi nedeniyle, suçun öğelerinden hukuka aykırılığı ve dolayısıyla suçu ortadan kaldırmaktadır. Çünkü, bir yandan belirli biçimde davranma görevini yükleyen, diğer yandan bu görevi yerine getireni, cezalandıran bir hukuk düzeni düşünülemez.4

Hukuka uygunluk nedenlerinin varlığı durumunda, eylem (fiil), başlangıcından itibaren suç oluşturmaz. Hukukun karşılığında yaptırım uygulamadığı bir davranış haline gelir.5

TCY.’nın 50. maddesinde belirtildiği üzere “49 ncu maddede yazılı fiillerden birini icra ederken kanunun veya selahiyattar makamın veya zaruretin tayin ettiği hudutlar”ın aşılması durumunda aşırılık söz konusudur. Bu durumlarda ortada bir görev, haksız bir saldırı, bir zorunluluk durumu olmalı ve bunların yasa tarafından belirlenen sınırları aşılmalıdır. Hukuka uygunluk nedeninden yararlanan kişinin, hukuka uygunluk nedeninin yasal sınırını aşması durumunda, davranışı hukuka aykırıdır.6

Bu nedenle, hukuka uygunluk nedenlerinin sınırlarının aşılması durumunda, fail TCY.’nın 50. maddesi uyarınca cezalandırılmaktadır.

Kolluğun zor ve silah kullanma yetkisi ile ilgili saptadığımız, Yargıtay Kararlarını sistemleştirerek açıklamaya çalışacağız. Bu konudaki, kararlardan, önce Ceza Genel Kurulu Kararlarını, daha sonra ise, özel daire kararlarını açıklayacağız. Kolluğun diğer yetkileri konusunda saptadığımız Yargıtay kararlarına da değineceğiz.

II- SİLAH VE ZOR KULLANMAYLA İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

A- CEZA GENEL KURULU KARARLARI

1- Kesinleşmiş hapis cezalarına ilişkin mahkumiyetleri ve başka yargılamalar nedeniyle hakkında çıkarılan gıyabi tutuklama müzekkereleri nedeniyle aranan kişinin yakalanması sırasında, zor kullanarak yaralamaya neden olan sanık jandarma uzman çavuşun eyleminin TCY.’nın 49/1. maddesi kapsamında hukuka uygunluk nedeni oluşturacağına, silahla ateş edip yaralayarak ölüme neden olan jandarma erinin eyleminin ise, yasanın belirlediği sınırın aşılması suretiyle, kastı aşan etkili eylem sonucu adam öldürme suçunu oluşturacağına dair, Ceza Genel Kurulunun 20.04.2004 gün ve 2004/1 MD – 47 esas, 2004/101 sayılı kararı

“Toplanan ve (…) tartışılarak üstünlük tanınan kanıtlara göre, maktul Y.’nin kesinleşmiş hapis cezalarına ilişkin mahkumiyetleri ve başka yargılamalar nedeniyle hakkında çıkartılan gıyabi tutuklama müzekkereleri nedeniyle arandığı, olay öncesinde yapılan bir ihbar nedeniyle köyünde bulunduğunun öğrenilmesi üzerine İlçe Jandarma Komutanı (…) tarafından maktulün yakalanmasının planlanıp bu amaçla kolluk ekiplerinin talimatlandırılıp hazırlık yapıldığı, (…) ihtiyaç bulunması nedeniyle orman işletme müdürlüğünden araç alındığı, (…) iki araçla maktulün köyüne yaklaşıldığı sırada köye yaklaşık bir kilometre mesafede (…) orman işletmesine ait aracın lastiğinin patlaması üzerine (…) bu araçtaki jandarma görevlilerinin de İlçe Jandarma Komutanı komutasındaki (…) araçla maktulün evinin yakınına kadar giderek evin çevresinde biri yakında diğeri ise daha uzakta olmak üzere iki çember halinde güvenlik önlemi aldıkları, İlçe Jandarma Komutanı ile bazı görevlilerin evin kapısına yaklaşıp kapıyı çalıp seslendikleri, sabahın erken saatinde mahallin teşhise elverişli düzeyde aydınlık olmaması nedeniyle içeriden çıkan maktulü tanıyamayıp, Y.Ö.’yü almaya geldiklerini söyledikleri, kendi kimliğini gizleyen maktulün de, Y.Ö.’nün babası olduğunu, onu haberdar edeceğini, ancak içeride kadınların bulunduğunu ve üzerlerinin açık olduğunu belirterek gelenlerin içeri girmelerini engelleyip evin içine yöneldiği, ancak evin yan tarafa bakan odasının penceresinden üzerinde sadece atlet ve pantolon bulunduğu, ayakları da çıplak olduğu halde kaçmak için atladığı, evin alt kısmındaki ilk çemberde bulunan sanık uzman çavuş Ö.D.’nin hemen yanına düştüğü ve onunla mücadeleye girişip kurtularak bahçedeki çite doğru kaçtığı, sanık Ö.D.’nin yerden tüfeğini alıp bir süre peşinden koştuğu maktulün yüksek çitten atladığı sırada kendisine durmasını ikaz edip bir yandan da havaya doğru en az iki el ikaz atışı yaptığı, çitin dışına çıkan maktulün % 70 eğimli, taşlık ve kayalık araziden aşağı kısma doğru düşe kalka koştuğu, ikinci güvenlik çemberinde bulunan ve yukarı taraftan silah sesleri gelmesi üzerine silahının emniyetini açıp tam dolduruş durumuna getiren sanık jandarma eri F.’nin yanına vardığında kendisini yakalamak isteyen sanık F. ile mücadeleye giriştiği, bu mücadele sırasında birbirleriyle boğuşan sanık F. ve maktulün bir süre eğimli arazide yuvarlandıkları, sanık F.’den daha cüsseli ve güçlü olduğu anlaşılan maktulün sanık eri sırtüstü yatırıp kaçmak istediği sırada sanık F.’nin silahını seri biçimde ateşlediği, Y.Ö.’nün ensesinden isabet edip yüz bölgesinden çıkan tek merminin isabeti nedeniyle derhal öldüğü anlaşılmaktadır.

Sanık F.’nin, maktulle fiziki mücadeleye giriştiği, boğazının maktul tarafından sıkıldığı yolundaki savunması doktor raporu ve jandarma eri sanık Ş.’nin beyanları ile doğrulanmıştır. Ancak, sanık F., silahın tetiğine bilinçli basmadığını belirtmekte ve eylemini tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu adam öldürme niteliğine büründürmek istemektedir. Oysa, ateş edildiği sırada otomatik tüfeğin maktule tevcih edildiği ve silahın tetik tertibatının herhangi bir müdahale olmaksızın sanığın kontrolünde bulunduğu açıktır. Reddedilemeyen savunmaya ve bunu doğrulayan anlatıma göre, yerden ani olarak fırlayıp kaçmak isteyen maktul ensesinden isabet alıp ölmüştür. Sanık F.’nin silahından seri halde ve en az iki el ateş edildiği, ancak bunlardan bir merminin isabet ettiği değerlendirildiğinde, sanığın öldürme kastıyla ateş etmediği, maktulü sadece yaralayabileceği öngörüsü ile tetiğe bastığının kabulü gerekmektedir.

Bu kabul karşısında, ateşlemenin tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu olmadığı, ancak hedef gözetilerek yapılmamış olması nedeniyle de eylemin “katil kastıyla olmayan etkili eylemden oluşan ölüm” niteliğinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

Öte yandan, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Yasasının 11. maddesi ve Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinin 39. maddesinin c, f, g ve h bentleri uyarınca, kaçmak istediğinde kendisine engel olmaya çalışan uzman çavuşla boğuşup, “dur” uyarısına ve havaya yapılan uyarı atışlarına karşın kaçışını sürdüren, bilahare kendisiyle etkin bir mücadeleye girişip boğazını sıkıp silahını almaya çalışarak ardından yeniden kaçmaya yeltenen maktule karşı, sanık F.’nin görev silahını kullanma hak ve yetkisi doğmuştur. Ancak bu yetkinin anılan Yönetmeliğin 40. maddesinde belirtilen koşullarda, dikkat ve özenle kullanılması, aşırılıktan kaçınılması da zorunludur. TCY’nın 49. maddesinin 1. fıkrasında, eylemin “Yasanın bir hükmünü icra suretiyle işlenmesi” hali bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilmiş, yine aynı Yasanın 50. maddesinde ise “...49’uncu maddede yazılı fiillerden birini icra ederken Yasanın veya selahiyettar makamın veya zaruretin tayin ettiği hududun tecavüz edilmesi” cezada indirim nedeni olarak belirlenmiştir. Somut olayda maktulün etkisiz hale getirilip yakalanması sırasında, öldürücü gücü yüksek Kalashnikof tüfeğin seri atış pozisyonuna getirilerek maktulün kafa bölgesine yöneltilip atışa hazır halde tutulması, silahın ancak ve sadece başka çare kalmadığı hallerde ateşlenebileceği kuralının gözardı edilmesi, ateşleme zorunluluğu doğduğunda da kişinin öldürülmeden yakalanmasına özen gösterilmesi gereğine uyulmaması “Yasanın emrini yerine getirmede zorunluluk sınırının aşılması” niteliğinde görülmüştür.

Bu değerlendirmelere göre, sanık jandarma eri F.’nin eylemdeki sorumluluğunun (…) TCY’nın 448. maddesi yollaması ile 452. maddesinin 1. fıkrasına ve 49/1. maddesinin yollaması ile 50. maddelerine uygun olup, yine kullanılan silahın etkinliği, kullanılma koşulları, ateşlenmesindeki zorunluluk derecesi, maktulün diğer kolluk görevlileri tarafından da yakalanabileceği gerçeği karşısında cezanın aşağı haddin üzerinde tayinine ve TCY’nın 50. maddesiyle yapılan indirimin de makul düzeyde gerçekleştirilmesine ilişkin uygulamalarda” yerinde bulunmuştur.

Öte yandan, (…) mevcut kanıtlara göre maktulle karşılaşıp mücadele ettiği anlaşılan sanık uzman çavuş Ö.’nün fiziki mücadele ve boğuşma şeklinde gerçekleştiği anlaşılan eylemlerinin de yakalama koşulları bulunan kaçak kişiyi durdurmaya yönelik olduğu ve TCY’nın 49/1. maddesi kapsamında hukuka uygunluk düzeyinde gerçekleştiğinden,” (…) yüklenen suçlardan beraatine karar verilmesinde” yasaya aykırılık bulunmadığına karar verilmiştir .

Görüldüğü gibi, olayın oluş biçimini yukarıda açıklandığı gibi kabul eden Ceza Genel Kurulunca; ayrıntılı biçimde açıklanan gerekçelerle, sanık Jandarma er F.’nin, yasanın belirlediği sınırın aşılması suretiyle, “kastı aşan etkili eylem sonucu adam öldürme, suçundan” mahkumiyetine, diğer sanık uzman çavuş Ö.’nün ise yüklenen suçlardan beraatine ilişkin Özel Daire kararının onanmasına karar verilmiştir.7

2- İhbar üzerine gece vakti, teröristlerin yolu kestiği ve baskın yapacakları endişesi ile olay yerine gelip gerekli güvenlik önlemlerini alan jandarma timinde görevli sanıkların, topluluktan ateş edilmesi üzerine, bu ruh haleti içinde, mevcut saldırıyı önlemek amacıyla ateş etmeleri nedeniyle öldürme ve yaralama eylemlerini, yasal savunma koşulları içinde işledikleri ve yasal savunma sınırını aşmadıklarına dair, Ceza Genel Kurulunun 3.2.1998 gün ve 1997/1-183 esas, 1998/1 sayılı kararı.

“Dosya içeriğine göre,

Yönetimindeki minibüsle piknikten dönmekte olan M.Y., yolun telefon direği ile kapatıldığını, yolun iki tarafında sakallı ve silahlı şahısların olduğunu görünce, korkarak hızla barikatı aşmış ve arkasından iki el ateş edilmiştir. Durumun 800 metre ileride pusu görevi yapan jandarma timine bildirilmesi üzerine sanık N.Y., eylemin yasa dışı örgüt üyeleri tarafından yapıldığı kuşkusuyla karakola telsizle haber vermiş ve tanığı da yanına alarak zırhlı araçla olay yerine gitmiştir. Araçtaki projektörle olay yeri aydınlatılmış, sanık N.Y. yol kesmede kullanılan direğin yanında bulunan silahlı şahıslara seslenerek, silahlarını bırakıp yaklaşmalarını söylemiştir. Mağdur H.S. ile birlikte İ.Ş. yaklaştıklarında, bomba ihtimali dikkate alınarak soyunmaları istenmiş, bu arada arka tarafta çalılıklar arasında kaçışmalar olunca sanık ve jandarma erleri olan diğer sanıkların ateş etmeleri üzerine, kasığından yaralanan maktul hastahanede ölmüş, mağdur ise beş gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralanmıştır. Topluluğun, korucu olduklarını söylemeleri üzerine ateş kesilmiştir.

(…)

(…) 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Yasasının 11. maddesine göre jandarma, kendisine verilen görevlerin ifası sırasında hizmet özelliğine uygun ve görevin gereği olarak kanunlarda öngörülen silah kullanma yetkisine sahiptir. Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetki Yönetmeliğinin 39, 40 ve 41. maddeleri uyarınca jandarma, nefsini veya başkalarının ırz ve canını korumak için olayın özelliğine göre, şartları varsa doğrudan doğruya hedefe de ateş edebilir.

İddia, savunma, tanık beyanları, ekspertiz raporu ve tüm dosya kapsamına göre, jandarma uzman çavuşu ve jandarma erleri olan sanıklar, yoldaki barikatı aşan sivil bir minibüse ateş edildiğini öğrendiklerinde, ateş edenlerin yasa dışı örgüt üyesi olduklarını zannederek sık sık terör olaylarının olduğu olay mahalline gelmişlerdir. Yolun kapatıldığını ve silahlı şahısların olduğunu gören sanık N.Y., bu kişilerin silahlarını bırakarak yaklaşmalarını söylemiş, onlar yaklaşırken arka taraftan silah atılması üzerine havaya iki el ihtar atışı yapmış ve bu arada, saldırıya uğradıklarını zanneden jandarma erleri, silah sesinin geldiği yolun dışındaki çalılık bölgeye doğru ateş etmişlerdir. Burada bulananların “biz korucuyuz, ateş etmeyin” demeleri üzerine ateş kesilmiş ve yaralılar hastahaneye kaldırılmışlardır. Sanıklar, ihbar üzerine gece vakti, teröristlerin yolu kestiği ve baskın yapacakları endişesi ile olay yerine gelip gerekli güvenlik önlemlerini almışlar, bu sırada topluluktan ateş edilmesi üzerine bu ruh haleti içinde Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu ile Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetki Yönetmeliğinin tanıdığı yetkiler çerçevesinde yasal savunma sınırını aşmadıkları, öldürme ve yaralama fiilini, yasal savunma koşulları altında işledikleri oyçokluğuyla kabul edilmiştir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkanı ve üyeleri “Yerel Mahkeme direnme kararında gösterilen gerekçeye, mevcut delil durumuna ve dosya kapsamına göre sanıklar, kaçanları görünce orada bulunan köy korucularına hedef gözetilmeksizin ateş ettiklerinden savunmada aşırılığa kaçmışlardır. Bu nedenle direnme hükmü onanmalıdır” gerekçesiyle karşı oy kullanmışlardır.8

3- Kaçmakta olan şüphelileri yakalamak amacıyla, yaşamsal bölgelerine ateş eden sanık polis memurunun eyleminin, “kastın aşılması suretiyle adam öldürme suçunu” oluşturduğuna, olayda görev nedeniyle yasal savunma koşullarının bulunduğuna, ancak suçun, yasal savunma sınırlarının aşılması suretiyle işlendiğine ilişkin, Ceza Genel Kurulunun 23.03.1999 gün ve 1999/1-13 esas, 1999/475 sayılı kararı.

“Dosya içeriğine göre,

Maktülenin de dahil olduğu üç kız ve üç erkek arkadaştan oluşan grup, olay akşamı bir araya gelmişler, bir pastahaneye giderek oturup eğlenmişlerdir. Pastahaneden çıktıklarında N.İ.’nin kullandığı, bir yakınına ait kartal marka otomobille şehir içinde dolaşmaya başlamışlardır. Maktüle, şoförün yanındaki ön koltuğa, diğer arkadaşları da arka koltuğa oturmuşlardır. Saat 24.00 sıralarında evine bırakılmak istendiğinde, maktüle, oturduğu sokağı gösterememiş ve bir bekçiden adres sorulmuştur. Bekçinin, otomobildekileri yüzükçü sanması ve hırsızlık yapabileceklerinden kuşkulanıp telefonla merkeze bildirmesi üzerine durum, telsiz anonsu ile polis ekiplerine bildirilmiştir. Polis ekipleri, otomobili takibe başlamışlardır. Sürücü belgesi olmayan N.İ. korkarak polislerden kaçmaya başlamış, önüne çıkan ekip otosundan da kurtulmuş ve şehir içinde kovalamaca başlamıştır. Otomobilin gidiş yönünde olan R. Köprüsünde, sanığın da içinde bulunduğu polis ekibi tarafından önlem alınmış, otoyla köprünün çıkışı kapatılmıştır. Köprüye gelen N.İ., barikat kurulduğunu görünce köprü girişinde durmuş, geri geri gitmiş ve köprü girişindeki yan yola sapmıştır. Bu sırada, köprüde bulunan sanık (polis memuru) ateş etmiş, önde oturan 1979 doğumlu olan maktüle, sağ kulak girişinin buruna doğru 1 cm. uzağından giren kurşunun beyin içi harabiyeti ve kanamaya neden olması sonucu ölmüştür. Maktülenin öldüğünün anlaşılması üzerine, arabadakiler 400 metre kadar ileride aracı terk edip kaçmışlardır. Araçta bulunan N.D. ile H.D. ve H.G., girdikleri bir evde saklanırken ve N.İ. ile U.A. da bilahare yakalanmışlardır.”

(…)

Gece bekçisinin arabada bulunanlardan şüphelenip telefonla durumu karakola bildirmesi ve polis ekiplerince takip edilen otomobilin kaçması, dur ihtarına rağmen durmaması, yarım saat kadar süren bir kovalamacadan sonra köprü girişinde durup geri geri giderek soldaki yan yola girdiği, bu sırada köprü üzerinde bulunan sanığın kaçmakta olan aracı durdurmak ve şüphelileri ele geçirmek amacıyla PVSK.’nun 16/E maddesinin verdiği yetkiye dayanarak silah kullandığı, ancak, havaya, otomobilin lastiklerine ve alt kısımlarına doğru ateş etme imkanı varken, doğrudan doğruya arabada bulunanlara ateş ettiği, sağ ön kapı camının kırıldığı ve maktülenin başından aldığı yara sonucu öldüğü, bir merminin de çamurluğa isabet ettiği ve mermi yönünün mevcut beyanları doğruladığı saptanmıştır. Sanığın, kaçmakta olan şüphelileri yakalamak kastıyla silah kullanması yasa gereğidir. Ancak PSVK.’nün 17. maddesi uyarınca silah kullanmaktan başka çare kalmamışsa, suçlunun öldürülmesinden ziyade yaralanarak yakalanmasına dikkat edilmelidir. Sanık tarafından bu hususa dikkat edilmeyerek otomobilde oturanların hayati bölgelerine isabet edecek şekilde ateş edilmiş, böylece yasal hükümlere uyulmamış olduğundan, zaruretin tayin ettiği sınır aşılmıştır.

Öte yandan, açıklanan delillere, oluşa ve dosya kapsamına göre sanıkta öldürme kastı olmayıp, şoförü yaralayıp otoyu durdurmak amacıyla ateş ettiği ve hedefte yanılma sonucu şoförün yanında oturan maktülenin ölümüne neden olduğundan hakkında TCY.’nın 52. maddesi delaletiyle 452, 50. maddelerinin uygulanması gerektiği sonucuna varıldığı” gerekçesiyle ve açıklanan nedenlerle;

Sanığın adam öldürme suçunu kastın aşılması suretiyle işlediğine, olayda görev nedeniyle yasal savunma koşullarının bulunduğuna, suçun yasal savunma sınırlarının aşılması suretiyle işlendiğine karar verilmiştir.9

4- Ceza Genel Kurulunun 4.5.1987 gün ve 1-18/246 sayılı Kararının özeti:

“1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 4. maddesinin 2. fıkrasında, “teslim ol” emrine riayet edilmemesi halinde, güvenlik kuvvetlerine, “doğruca ve duraksamadan hedefe ateş edebilme” yetkisi verilmiştir.

Ehliyetsiz vasıta kullandığı için polislere yakalanmak istemeyen sanık S.Y’ın üç ayrı yerde polislerin üzerine otomobilini sürüp, çalınan düdüklere, fenerle verilen işaretlere ve hatta yapılan ikaz atışlarına aldırmayarak gecenin ilerlemiş saatlerinde, anarşik olayların yoğun olduğu bir bölgede, müteaddit “dur” emrine riayet etmeyip haklarında her türlü şüpheyi uyandırdıktan sonra; Sıkıyönetimde görevli bulunan polis memurlarının, başka türlü durduramayacaklarını anladıkları otomobilin arka tekerleklerine ateş ederken, arka koltukta oturan bir kişiyi öldürmeleri olayında, TCK.’nun 49/1. maddesindeki şartların gerçekleştiğini kabulde zorunluluk bulunmamaktadır.”10

B- ÖZEL DAİRE KARARLARI

1- Yol denetiminde görevli devriyenin amiri olup görevini yaparken “asker kaçağı” olduğundan kuşkulanarak yakaladığı ölenin “kaçmaya kalkışması” üzerine, emrindeki erata yasalara uygun olarak önce “dur!” uyarısı, sonra “havaya ateş” ve sonra da “ayaklarına atış” emri veren sanığın, “emrin sınırlarının aşılması sonucundan sorumlu tutulamayacağı cihetle TCY.’nın 49/1. maddesine göre hakkında “ceza tertibine yer olmadığına, beraat” kararı verilmesi gerektiğine dair, 1. CD.’nin 12.12.2002 gün ve 2002/3659 esas, 2002/4665 sayılı kararı.

“...olay tarihinde yol kontrolünde görevli olan devriyenin kontrolden sonra M.’nın jandarmanın görev ve yetkilerini düzenleyen 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu ile 3.11.1983 tarihli Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetki Yönetmeliğine ve ayrıca 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununa uygun olarak devriye görevini yürütürken, asker firarisi olduğundan şüphelendiği ve daha önceden de asker olması nedeniyle birliğine yakalayıp teslim ettiği, maktülü olay günü tekrar yakalayıp ardından maktülün kaçmaya teşebbüs etmesi üzerine emrindeki erata önce dur ihtarı yapıp onun ardından havaya ikaz atışı emri ve sonra yakalarına doğru atış emri vermesi şeklinde gelişen ve başkaca bir davranışı da olmayan olayda yasaya aykırı bir davranışın gözlenmediği sanığın TCK.’nun 49/1. maddesi anlamında, kanunun hükümleri icra suretiyle sonu öldürmeye varan atış emrini verdiği, emri verirken doğal olarak emrin sınırlarında kalınacağını düşündüğü, emrin sınırlarının aşılması sebebiyle meydana gelen neticeden sorumlu tutulamayacağı, emri verenle vuranın hukuki durumlarının bu anlamda farklılık arzettiği düşünülmeden, sanık hakkında TCK.’nun 49/1. maddesi gereğince ceza tertibine yer olmadığına, beraatine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde mahkumiyet hükmü tesis edilmesi...” yasaya aykırıdır.11

2 – Kolluğun silah kullanma yetkisini düzenleyen normlarına uymada aşırılığa kaçan sanığın, yasanın bir hükmünü yerine getirmede zorunluluğun belirlediği durumu aşarak adam öldürme suçunu işlediğinden, TCY.’nın 448. maddesine uyan öldürme suçunda, aynı yasanın 49/1. maddesinin yollamasıyla 50. maddesinin uygulanması suretiyle hakkında hüküm kurulmasının yerinde olduğuna dair, Birinci Ceza Dairesinin 9.2.2004 tarih ve 2003/1762 esas, 2004/185 sayılı kararı.

“... Maktülün üst kat komşusunun apartmanın çatısında dolaşan birisinin varlığını sezinleyip hırsız olduğundan bahisle telefon ederek jandarma ekibini gece vakti çağırması sonrasında, maktülü de telefonla haberdar etmesi üzerine, tabancasını eline alan ve hırsızın kaçmasını önlemek niyetiyle apartmanın giriş kapısından çıkan maktülü, o anda bahçeye giren sanık er G.’nin hırsız sanması ve elindeki silahı da gördüğünde mukavemete hazırlandığı yanılgısına düşmesi sonucu, hiçbir ikaz ve uyarıda bulunmadan ve silahını sair vücut aksamı yerine doğrudan baş bölgesine yöneltip ateşleyerek yaraladığı, baştan aldığı isabetle maktülün öldüğü olayda;

Yerel mahkemenin; “hukuka uygunlukta yanılgı” bulunduğuna, bu yanılgının hukuka uygunluk düzeyinde değerlendirilmesi zarureti olduğuna ancak sanık erin, kolluğun silah kullanma yetkisini düzenleyen 2803 sayılı Yasanın 11 ve yönetmeliğin 39. ve 40. maddeleri normlarına uymada aşırılığa kaçtığına, bu itibarla sanığın hukuki durumunun; “kanunun bir hükmünü icrada zaruretin tayin ettiği ahvali aşmak” olacağına ilişkin yorumunda isabetsizlik bulunmamakta ve sonuç olarak, TCY.’nın 448. maddesine mümas öldürmede 49/1. maddesi sevkiyle 50. maddenin tatbikiyle hüküm kurulması yasaya uygun düşmekte…”dir.12

3- Polis memuru sanıkların 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının verdiği yetki kapsamında ve TCY.’nın 49/1-2. maddelerinde belirtilen koşullarda silah kullandıklarına ilişkin, Birinci Ceza Dairesinin 27.5.2003 gün ve 2002/4461 esas, 2003/1148 sayılı kararı.

“... Maktülün, olay günü saat 16.00 sıralarında, Ç. İlçesi belediye hudutları içerisinde Y.E. isimli kişiye karşı gasp suçunu işlediği ve olay yerinden kaçtığı; olayın kolluğa bildirilmesi üzerine sanık olan polis memurlarının, olay yerine gittikleri, maktülü kaçtığı yönde takip ettikleri, gasp yapılan yere 100 metre uzaklıkta yakaladıkları, üzerini aramak istedikleri; maktülün, üzerini aratmadığı, polislere ve anlara yardımcı olmaya çalışan kişilere namlu uzunluğu 18 cm olan bıçakla saldırdığı, kaçmaya başladığı, havaya yapılan uyarı atışlarına karşın görevlileri ölümle tehdit etmeyi ve kaçmayı sürdürdüğü, G.K. isimli kişinin evinin bahçesindeki ardiyeye girip saklandığı, bıçağını at ve teslim ol uyarılarına uymadığı, saklandığı yerden çıkıp bıçakla sanık R. Ve L.’nin ikişer kez, sanıklar R.Y. ve H.’nin birer kez ateş ettikleri, 6 el ateş edildiği halde maktülde biri batında ve öldürücü olan, diğeri sağ dizin 10 cm kadar üst kısmınında ve öldürücü olmayan iki yara bulunduğu, batına isabet eden kurşunun kimin silahından çıktığının saptanamadığı, dar bir alanda meydana gelen olay sırasında, maktülün yakınında bulunan sanıklarca, hedef alınarak, özellikle hayati bölgeler hedef alınarak ateş edilmiş olması halinde, maktülde, özellikle hayati bölgelerde ikiden çok yaranın bulunması gerektiği, oysa böyle bir durumun olmadığı, sanıkların, 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının verdiği yetki kapsamında ve TCY.’nın 49/1-2. maddelerinde belirtilen koşullarda silah kullandıkları dosyadan anlaşıldığı halde, TCY.’nın 49/1-2. maddesi gereğince, ceza verilmesine yer olmadığı ve beraat kararı yerine, TCY.’nın 448, 50. maddeleriyle hüküm kurulması ...” yasaya aykırıdır.13

4- Dur ihtarında bulunulmasına karşın, ışığın yaklaşması ile terörist sanarak ateş açan kolluk görevlileri sanıkların, ateş açma yetkisini kullanmış olmaları nedeniyle, TCY.’nın 49/1. maddesi uyarınca haklarında ceza verilmesine yer olmadığına ve beraatlerine karar verilmesi gerektiğine ilişkin Birinci Ceza Dairesinin, 8.6.1999 gün ve 1999/505 esas, 1999/2223 sayılı kararı.

“... Jandarma Karakol Komutanlığı emrinde jandarma onbaşısı olan sanıkların olay gecesi 2.30 – 4 saatleri arasında lojman nöbetçisi ve hazır kıta görevlisi olarak hazır kıtada görevli bulundukları, 4.3.1992 tarihinde K. İlinde yakalanan PKK örgütüne mensup 2 teröristin sorgulanmasında D., H., P. İlçelerine 3 grubun geçiş yaptığı yolunda bilgiler vermesi ile alınan tedbirlerin artırıldığı ve jandarmanın müteyakkız bulundurulması için birliklerin uyarıldığı olay gecesi saat 3.30’da tepede ışık görüldüğü ve yaklaşmakta olduğu fark edilen şahıslara sanıkların “Dur” ihtarında bulunmalarına rağmen ışığın yaklaşması ile terörist sanarak ateş açtıkları ve sabahleyin yapılan araştırmada her iki maktülün cesedinin bulunduğu ve şahısların bayram namazına giden 2 yaşlı kişi olduğu anlaşılmakla, sanıkların Jandarma Teşkilat ve Vazife Nizamnamesinin 27. maddesinin 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetlerinin İç Hizmet Kanununun 87. maddesinin ilk, 4/2, 6. maddelerine göre TCK.’nun 49/1. maddesi koşullarının bulunması ve ateş etme yetkisini kullanmış olmaları nedeniyle TCK.’nun 49/1. maddesi ile ceza tertibine yer olmadığına ve beraatlerine karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi...” yasaya aykırıdır.14

III- KOLLUĞUN DİĞER YETKİLERİ İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

1- “Herhangi bir suçla ilgili suçüstü durumu ve ceza soruşturması bulunmayan, salt kimliği belirsiz bir kişinin telefonla hırsızlık yapıyorlar soyut ihbarı ile kimlik, arşiv vb. araştırma yapmadan sanık asayiş büro amirinin talimatıyla yakınanın gözaltına alınıp ardından C.Savcısına hırsızlığa karıştığı iddia edilen kişilerin yakalandığı yolundu bilgi verilip, 20 saat gözaltında tuttuktan sonra hiçbir evrak düzenlemeden, evrak fezlekeye bağlanmadan suçla ilgilerinin bulunmadığı gerekçesiyle serbest bırakılmaları, TCK.’nın 181/1. maddesindeki suçu oluşturduğuna ilişkin, 4.CD.’nin 5.11.2003 gün ve 2002/28544 esas, 2003/10778 sayılı kararı”

“... Anayasanın 13, Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının 13. CYY.’nın 127-131. maddeleri ile Türkiye Cumhuriyeti Devletince 18.5.1954 tarihinde onaylanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5. maddesi hükümleri ve Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin 5. maddesi uyarınca; suç kovuşturmasıyla ilgili olarak yöntemince verilen yargıç kararı dışında kişilerin yakalanıp gözaltına alınmaları ancak, suçüstü durumunda veya işlendiği bilinen bir suça ilişkin soruşturma veya kovuşturma sırasında olanaklı bulunmaktadır. Kolluk görevlileri ise bu ikinci durumda yalnızca gecikmesinde tehlike bulunan durumlarda yakalama yetkisini kullanabilirler. Diğer taraftan belirtilen hukuki düzenlemelerin gereği olarak ceza soruşturma ve kovuşturmalarında temel ilke, kişi hürriyetlerine müdahale edilmeden başvurulabilecek bir yöntem var iken hürriyeti daraltan yöntemlere başvurulmaması ilkesidir.

Somut olayda, herhangi bir suçla ilgili suçüstü durumu veya suç teşkil eden belirli bir olayla ilgili ceza soruşturması bulunmamasın karşın, salt kimliği belirsiz bir kişinin 16.5.2000 günü saat 13.00’da telefonla yakınanların kimlik ve adreslerini vererek “Şişli ilçesindeki market ve işyerlerindeki hırsızlık suçlarını bu kişiler işliyorlar” şeklindeki soyut ihbarı üzerine, kimlik ve adresleri aynı tarihli tutanakla tespit edilen bu kişiler hakkında arşiv ve benzeri araştırmalar yapılmaksızın, asayiş büro amiri olan sanığın talimatı doğrultusunda harekete geçilerek üç saat sonra yakınanların yakalanıp gözaltına alınması, C.Savcısına hırsızlığa karıştığı iddia edilen kişilerin yakalandığı yolunda bilgi verilip peşi sıra bu kişilerin “herhangi bir suçla” ilgilerinin olup olmadığı yönünde araştırma yapılarak, 20 saat gözaltında kalan yakınanların ertesi gün saat 13.30’da bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle ifadeleri dahi alınmadan ve soruşturma evrakı fezlekeye bağlanarak C.Savcılığınca sunulmaksızın serbest bırakılması biçimindeki eylemin TCY.’nın 181/1. maddesine uyan suçu oluşturduğu gözetilmeden, kanıtları yanlış değerlendiren yetersiz gerekçeyle beraat hükmü kurulması...” yasaya aykırıdır.15

2- Karakol nöbetçisi olan sanık polis memurunun bir gün önce bir suçtan nezarete alınan bir şahsı olay günü sabaha karşı amirlerinden habersiz olarak dışarı çıkarıp emniyeti ait araçla şehir dışına çıkarıp dolaştırma eylemi, TCY.’nın 240/2 ve 237 sayılı Yasanın 16. maddesindeki suçları oluşturur.16

3- “Emniyet müdürlüğü Trafik Tescil şubede arşivde görevli polis memuru olan sanığın “araç tescil ve trafik belgesi kayıt defteri”ne bakmaksızın üzerinde ihtiyati haciz bulunan .... plakalı aracın satışına engel bir durumu bulunmadığını bildirerek hacizli aracın başkası adına tescilini sağlamaktan ibaret etkin (aktif) nitelikteki eyleminin TCY.’nın 240. maddesine uyduğu gözetilmeden edilgin (pasif) nitelikteki eylemleri cezalandıran aynı Yasanın 230. maddesiyle hüküm kurulması” yasaya aykırıdır.17

4- Sanık polis memurunun, yakınana ait kozmetik ürünlerini tahlil ettireceği bahanesiyle tutanak düzenlemeden alıp bir bölümünü geri vermeme biçimindeki eylemi, TCY.’nın 240. maddesinde yazılı görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur.18

5- Jandarma Komutanı olan sanığın yerleşik alanda ruhsatlı av tüfeğiyle ateş etme eylemi üzerine, görevi gereği yapması gereken işlemleri yapmayarak el koyduğu tüfek mermileri sahibine ruhsat çıkarması için iade etmesi eyleminin görevde yetkiyi kötüye kullanmak suçunu oluşturup TCY.’nın 240. maddesine uyduğu gözetilmeden, TCY.’nın 235. maddesiyle hüküm kurulması, yasaya aykırıdır.19

6- Polis ekip otosu içinde mağdure, annesi ve kardeşlerine söven sanığı susturmak için sertçe ağzını kapatan yakınan polisin, hareketinin, memuriyet görev sınırını aşma olarak nitelendirilemeyeceği, sanığın devam etmekte olan haksız eylemlerinin durdurulmasına yönelik olduğu gözetilmeden, TCY.’nın 272. maddesiyle cezasından indirim yapılması yasaya aykırıdır.20

7- Asliye Hukuk Mahkemesinin tanıkların hazır edilmelerini içeren ve ihzaren getirilmeleri niteliğinde olmayan yazısı üzerine tanıkları zorla getirme yetkisi bulunmayan kolluk görevlisi sanıkların duruşma saatinden sonra tanıkları hazır etmeleri eylemlerinin, TCY.’nın 230. maddesinde yazılı görevi savsama suçunu oluşturmayacağına ilişkin, Dördüncü Ceza Dairesinin, 6.11.2002 gün ve 2002/13030 esas, 2002/16349 sayılı kararı:

“... Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinin 120. maddesinin (c) fıkrasının 2. bendi ve 126. maddesinin (a) ve (c) bentlerinde, yetkili adli makamlarca tanık olarak dinlenmek üzere davetiye ile çağrılıp da gelmeyenler hakkında ihzar müzekkeresi çıkarılması durumunda jandarma görevlilerine bu kişileri yakalama ve gözetim altına alma yetkisi verilmiş olmasına göre, .... Asliye Hukuk Mahkemesinin üç tanığın duruşma günü hazır edilmelerini içeren ve tanıkların ihzaren getirilmesi niteliğinde olmayan yazısı üzerine, tanıkları zorla getirme yetkisi bulunmayan sanıkların tanıklara duruşma gününü sözlü olarak bildirip duruşma saatinden 2,5 saat sonra adliyede hazır etmekten ibaret eylemlerinde görevi savsama suçunun öğelerinin ne suretle oluştuğu açıklanmadan hükümlülüklerine karar verilmesi, ...” yasaya aykırıdır.21

8- Sanık polis memuru, mobilya yaptırdığı yakınan ile aralarında çıkan anlaşmazlıktan ötürü, emniyete ait oto ile onu evinden alıp karakola götürerek etkili eylemde bulunmuştur. Olay sırasında görevli olan sanığa TCY.’nın 245. maddesi uygulanması gerekir.22

9- Zor kullanmaya yetkili sanıkların, (Komiser ve polis memuru) trafik denetimi yapmak amacıyla durdurdukları katılana “sen hangi devlete hizmet ediyorsun, ulan, oğlum” gibi sözlerle sövüp tartaklamak ve itelemekten ibaret eylemlerinin TCY.’nın 245. maddesine uyan suçu oluşturduğu gözetilmeden, TCY.’nın 482/3, 251. maddeleri uyarınca hüküm kurulması yasaya aykırıdır.23

10- Arama yapılırken CYY.’nın 97/2. maddesindeki biçime uyulmamasının (Arama sırasında o yer ihtiyar heyetinden ya da komşulardan iki kişi bulundurulmamıştır.) TCY.’nın 258. maddesinin 4. fıkrasısın uygulanmasını gerektirecek keyfi davranış sayılıp sayılamayacağının kararda tartışılmaması yasaya aykırıdır.24

11- “... sınır kapısındaki pasaport kontrolü yapılan çıkış bölümünde görevli polis memuru olan sanığın, N.’nin pasaportunun refakat hanesindeki kayıtlı reşit olmayan oğlu H.’nin Pasaport Yasasının 15. maddesine aykırı olarak yanında annesi olmadan yurt dışına çıkmasını sağlamak için N.’in pasaportuna “refakatçi yok çıkış” kaşesini vurarak H.’in tek başına Irak’a girmesini sağlamaktan ibaret aktif eylemleri TCY.’nın 240. maddesindeki suçu oluşturduğu gözetilmeden, karşı taraftan yarar sağlamadığı görevde yetkiyi kötüye kullanma kastı olmadığı biçimindeki gerekçeyle görevi savsama suçundan hüküm kurulması...” yasaya aykırıdır.25

IV- SONUÇ

Demokratikleşmenin temelinde, insan hak ve özgürlüklerinin kazanılması ve yaşama geçirilmesi yatar. Yüksek mahkeme olan Yargıtay, insan hak ve özgürlükleri ile ilgili soyut yasaları yorumlayarak, somut olaya uygulanmada ve uygulama birliğinin sağlanmasında, verdiği kararlarla, insan hak ve özgürlüklerin yaşama geçirilmesine katkıda bulunmaktadır.

Yargıtay’ın Ceza Genel Kurulu ile Özel Dairelerin konuyla ilgili kararları, yukarıda açıkladıklarımızla sınırlı değildir. Ancak, tanınan süre içinde, örnek olabilecek nitelikte görülen kararlar yorum yapmadan özet olarak aktarılmaya çalışılmıştır.

İNGİLTERE VE TÜRKİYE’DE KOLLUĞUN SUÇUN ÖNLENMESİ KONUSUNDAKİ YETKİ VE UYGULAMALARI

Kâzım Seyhan

GİRİŞ

Kolluk teşkilâtlarının fonksiyonlarının, hukuk hâkimiyetinin gerçekleştirilmesi (law enforcement), düzenin sağlanması ve korunması (order maintenance) ve bir takım sosyal hizmetler (social services) olduğu genellikle kabul edilmektedir. Hukuk hâkimiyetinin sağlanması, esas itibariyle, ceza hukukunun uygulanması, yani işlenmiş suçların aydınlatılması ve faillerin yakalanarak ceza adaleti sistemine teslimi anlamına gelmektedir. İşlenmekte olan, yani ceza hukuku anlamında icra hareketleri başlamış olan suçlara müdahale ederek önlemek de yine ceza hukukunun uygulanmasına dâhildir. Fakat ileride işlenmesi muhtemel olan suçların ve suça sebep olduğu bilinen düzensizliklerin ortaya çıkmasının çeşitli tedbirlerle engellenmesi “suçun önlenmesi” olup düzenin sağlanması fonksiyonunun bir parçasını teşkil etmektedir. Keza kitle olaylarının kontrol edilmesi, karayolu trafik düzeninin sağlanması gibi fonksiyonlar da düzenin sağlanması kategorisi içinde mütalâa edilmelidir.

Diğer taraftan, kolluk teşkilâtının suçların işlenmeden önlenmesi ile görevli olması gerekip gerekmediği konusu tartışmalıdır. Kolluk faaliyetlerinin asgariye düşürülmesini (asgari polislik, minimal policing) savunan kriminologlar, kolluğun suçun önlenmesi, trafik düzeninin sağlanması ve sosyal hizmetlerle görevli olmaması, sadece ceza hukukunun uygulanması ve kitle olaylarının kontrolü gibi temel görevleri yürütmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bununla beraber, pek çok ülkenin mevzuatı, temel fonksiyonlar dışında kalan diğer pek çok hususla beraber suçun önlenmesi görevini de kolluğa yüklemektedir. Bu tebliğde, İngiltere ve Türkiye’de kolluğun suçun önlenmesi konusundaki görev, yetki ve çalışmaları ele alınacaktır. Bu yapılırken ilk olarak, gelişmiş ülkeler ve İngiltere uygulamasında rastlanan suç önleme stratejileri, ardından kolluğun suçun önlenmesi konusunda kanunlarla belirlenmiş görev ve yetkilere sahip olup olmadığı meselesi, son olarak da, Türk polisinin uygulamadaki suç önleme faaliyetleri incelenecektir.

1. GELİŞMİŞ ÜLKELER UYGULAMASINDA SUÇUN ÖNLENMESİ

Suç, toplum menfaatlerini ihlâl eden ve bu sebeple ceza kanunlarında tanımlanarak kendilerine ceza tertip edilen fiillerdir. Suçun önlenmesi (crime prevention) ise, ceza kanunlarında suç olarak tanımlanmış olan fiillerin, henüz işlenmeden önce engellenmesi için yapılan faaliyetlerin bütünüdür.

Suçun önlenmesi çalışmalarının sınırlarını belirlemek, yani hangi suçların kapsandığını tespit etmek kolay bir iş değildir. Beyaz yaka ve şirket suçları “sahtekârlığın önlenmesi” (fraud prevention); dilencilik, yerlere çöp atma veya tükürme, gürültü yapma, yasak yerlerde sigara içme, kamuya açık mahallerde alkollü içki tüketme, sokaklarda fâhişelerin müşteri beklemesi ve yaya kaldırımında bisiklet sürme gibi hayat kalitesini bozan davranışlar da “düzensizliğin önlenmesi” (disorder prevention) başlığı altında ele alınmakta ve dar anlamda suçun önlenmesi içine girmemektedirler. Ancak suçun önlenmesi deyimi, çoğu zaman bunları da içine alacak şekilde geniş anlamda kullanılmaktadır. Ayrıca, çevre suçları, trafik suçları, cinsel suçlar ve devlete karşı işlenen suçlar şu ana kadar gelişmiş ülkelerde suçun önlenmesi projeleri içine dahil edilmemişlerdir. Buna karşılık, şahsa veya mala karşı işlenen suçlar, örneğin ev hırsızlığı, oto hırsızlığı, otodan hırsızlık, gasp (yağma), kapkaççılık, mala zarar verme (nâsı ızrar), kavga ve müessir fiil suçları sıklıkla; okula devamsızlık, aile içi şiddet ve alkolizm nadiren suç önleme projelerine konu olmuşlardır. Türkiye’de ise, şu ana kadar en fazla önleme amaçlı reklâm kampanyalarına konu olan suçlar, trafik kazalarına sebep olan ihlâller (özellikle aşırı hız ve alkollü araç kullanma) ve uyuşturucu madde kullanımıdır. Bir fiilin önleme projesine konu olması için mutlaka suç teşkil etmesi gerekmemektedir. Okula devamsızlık, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığı, ailevî uyumsuzluk, düzensiz davranış gibi suça sebep olduğu bilinen fiiller de müdahale kapsamına alınabilmektedirler.

Suçun önlenmesinin hedefi suçları tamamen yok etmek olamaz, zira bunu gerçekleştirmek imkânsızdır. Öyleyse gerçek hedef, suçları sayı, şiddet ve ciddiyet itibariyle azaltmak, tam olarak ifade etmek gerekirse, toplum ve kolluk tarafından kabul edilebilir bir seviyeye düşürmektir. Bu hedef iki aşamada gerçekleştirilmektedir: tahmin (prediction) ve müdahale (intervention).

Tahmin safhasında suç teorilerinden ve onları sınayan (test eden) ampirik araştırmalardan faydalanılmaktadır. Suç teorileri, suçun sebeplerini açıklamaktadırlar. Ayrıca, ileride suçlu mesleğine (kariyerine) başlama riski yüksek olan çocuklarla ilgili olarak pek çok önemli araştırmalar mevcuttur. Örneğin İngiliz kriminolog David P. Farrington’a (1994) göre, sabıkalı ebeveyne sahip, zekâ seviyesi düşük ve ev, aile ve yetişme ortamı itibariyle mahrum (dezavantajlı) durumda olmak erken yaşlarda suç işlemeye başlamanın en iyi tahmincileridir. Suçlu mesleğine geç başlama hâllerinde ise, en iyi tahmin ediciler düzensiz bir iş hayatına (yani bazen işi var, bazen işsiz), düşük aile gelirine ve kurulu düzene muhalif bir tavra sahip olmaktır. Erkek suçlular genellikle 14 yaşında suç işlemeye başlamakta, 23 yaşında ise bırakmaktadırlar.

Tahmin aşamasından sonra müdahale safhası gelmektedir. Tahmin gibi müdahale de, suç teorilerine dayalı olarak yapılmak zorundadır. Zira suçun sebepleri bilinmeden nasıl müdahale edileceği belirlenemez.. Bu aşamada, farklı teoriler farklı müdahale stratejileri tavsiye etmektedirler. Özellikle, suçlu davranışı veya suç olayını açıklamalarına temel yapan teorilere uygun müdahaleler birbirlerinden farklı olmaktadırlar. İleride görüleceği üzere, suçluluğun önlenmesi stratejisi suçlu davranışı, konum temelli suç önleme stratejisi ise suç olayını esas almaktadır.

Suçun önlenmesinin başarısı en başta suç oranlarındaki düşme ile ölçülmektedir. Ancak tek kıstas bu değildir. İşlenen suçların şiddet ve ciddiyetinin (ağırlık) azaltılması sonucunun elde edilmesi de başarı olarak görülmektedir. Hırsızlık suçunda 100 lira yerine 50 liranın çalınması suçun şiddetini, silâhlı soygun yerine âdi hırsızlığa veya ırza tecâvüz yerine tâcize yöneltme de suçun ciddiyetini azaltmanın örnekleridir. Diğer taraftan, suç korkusunda azalma, kolluk–halk ilişkilerinde iyileşme gibi sonuçlar da başarı sayılmaktadır. Bu tür çalışmalar, kolluk teşkilâtını halka değer veren, onun sıkıntılarına çözüm bulmaya çalışan ilgili bir kurum olarak gösterdiği için kolluğun halk nezdindeki itibarını artırması beklenebilir.

Suçun önlenmesi için kullanılan tedbirleri sınıflandırma çalışmaları da yapılmıştır. Gelişmiş ülkeler uygulamasında rastlanan suçun önlenmesi stratejilerini teorik bir çerçevede inceleyen kriminologlar çeşitli tasnifler ortaya koymuşlardır. Graham ve Bennett (1995), Avrupa ve Kuzey Amerika’da yürütülen suç önleme faaliyetlerini konu edinen eserlerinde, suçun önlenmesini şu üç tip altında incelemektedirler:

1) konum temelli suç önleme (situational crime prevention),

2) suçluluğun önlenmesi (criminality prevention) veya sosyal suç önleme (social crime prevention) ve

3) toplum temelli suç önleme (community crime prevention).

Bu makalede, gelişmiş ülkelerdeki suç önleme faaliyetleri incelenirken uygulamada görülen bu üçlü tasnif esas alınacaktır. Konum temelli önleme ile özellikle suç işleme fırsatlarını azaltıp failin hesaba katmak zorunda olduğu riskleri artırmak suretiyle suç olayının meydana gelmesini önlemeye yönelik olarak dizayn edilmiş müdahaleler kastedilmektedir. Gelişmeci suç önleme ile, özellikle bireylerin zihinsel ve ruhsal gelişimi ile ilgili araştırmalar tarafından keşfedilmiş risk ve koruma faktörlerini hedef alarak fertteki suç işleme potansiyelinin gelişmesini önleme amacına yönelik olarak dizayn edilmiş müdahaleler anlatılmaktadır. Son olarak, toplum temelli suç önleme ile, yerleşim yerlerinde suçluluğu etkileyen sosyal şartları değiştirmeye yönelik olarak dizayn edilmiş müdahaleler kastedilmektedir. Aşağıda ilk olarak konum temelli suç önleme metodu ele alınacaktır.

1.1. Konum Temelli Suç Önleme

Gelişmiş ülkelerdeki suç oranları, İkinci Dünya Savaşından sonra devamlı ve düzenli bir artış göstermiştir. Aynı artış, İngiltere ve ABD’de de yaşanmıştır. Artan suç problemine çözüm olması niyetiyle, İngiliz polis teşkilâtları 1960’lı yılların başlarında suç önleme birimleri kurarak sırf bu işle uğraşmak üzere eğitimli uzman polisler tayin etmişlerdir. Ancak ileride görüleceği üzere (bkz. 2.1.), polis teşkilâtları suç önleme uzmanlarının çalışmalarına önem vermemiş, performans ve kalite değerlendirmesine tâbi tutmamış, dolayısıyla bunların faaliyetlerinin semereli olup olmadığı anlaşılamamıştır (Seyhan, 1994). Diğer taraftan, 1960 ve 70’li yıllardaki “kaydırma” (diversion, hapis cezasının alternatiflerini uygulama, yani cezanın ertelenmesi, para cezası, toplum hizmeti vb.) projeleri, genç mahkûmlar için ağır fizikî eğitim uygulayan tutuk evleri vs. yollar denenmiş, bunlar da suç artışına çözüm getirmeyince, 1970’li yılların sonlarında hiç bir çarenin işe yaramadığı (nothing works) umutsuzluğu ortaya çıkmıştır. Böyle bir ortamda, bazı kriminologlar İçişleri Bakanlığını etkileyerek sonradan “konum temelli suç önleme” (situational crime prevention) adını verdikleri kapsamlı bir suç önleme stratejisinin ilk projelerini uygulamaya koymuşlardır.

1.1.1. Konum Temelli Suç Önleme Nedir?

Konum temelli suç önleme (KTSÖ), belli suçların işlenme fırsatlarını azaltmak amacıyla, bu suç tiplerine yöneltilen ve bu suçların meydana geldiği yakın çevreyi imkân elverdiğince sistemli ve daimî bir şekilde yeniden düzenleme, dizayn etme ve değiştirmeden oluşan tedbirler içeren bir suç önleme metodudur (Hough ve diğ., 1980).

KTSÖ, suçun failin bir tercihi olduğu ve suç işleme fikrinin oluşmasının konum temelli faktörlerden etkilendiği ön kabulü üzerine kurulmuştur. Suçluların kısmen de olsa mantıklı (rasyonel) davrandığı, pek çoğunun fırsatçı olduğu, fırsat bulduğunda suç işlediği temeline dayanmaktadır. Dolayısıyla potansiyel suçlular, suçtan elde edecekleri fayda ile maruz kalacakları zarar arasındaki dengenin aleyhlerine olacağına inanırlarsa suç işlemekten vazgeçebilirler. KTSÖ, suçun meydana geldiği yakın çevredeki suç fırsatları ortadan kaldırıldığı takdirde pek çok suçun önlenebileceğini iddia etmektedir. Ayrıca, failin yakalanma riski artırılırsa, mantıklı hareket eden suçluların da yakalanmaktan korkup suçu işlemekten vazgeçeceğini öne sürmektedir. Dolayısıyla KTSÖ, suçun ortaya çıktığı yakın çevreyi suç işlenemeyecek veya işlendiği takdirde failin yakalanmasını kolaylaştıracak şekilde dizayn etme, değiştirme veya yeniden düzenleme (manipüle etme) stratejisidir.

KTSÖ, özellikle ev hırsızlığı, dükkân hırsızlığı ve nâsı ızrar (mala zarar verme) gibi mal aleyhine işlenen suçlara kolaylıkla uygulanabilmektedir. Diğer bazı suçlara, örneğin belli hâl ve şartlar altında, şiddet suçlarına da uygulanabilmektedir. Konum temelli tedbirlerin cazibesi, büyük oranda, belirli pek çok yerlerde işlenen belli suç tiplerine yönelik gerçekçi, çoğu zaman basit ve ucuz çözümler sağlama kabiliyetinden kaynaklanmaktadır. Fakat bunların başarısı, potansiyel suçluların, konumsal değişikliklerin suç işlemenin kolaylığını, risklerini ve ödüllerini olumsuz yönde etkilemiş olduğuna inanıp inanmamalarına ve bu inancın onların bir suçu işleyip işlememe kararlarını etkileyip etkilememesine bağlıdır. Bazı konumsal tedbirlerin, potansiyel faillerin kararlarını etkileme ihtimali, diğerlerine göre daha fazladır. Yine bazı potansiyel failler, konumdaki değişikliklerden, diğerlerine göre daha az veya fazla etkilenebilirler.

1.1.2. Konum Temelli Suç Önlemenin Kullandığı Teknikler

Literatürdeki en yeni bilgiye göre, konum tedbirleri dört temel tasnife tâbi tutulmaktadırlar (Clarke ve Homel, 1997). Bunun anlamı, KTSÖ’nin dört temel strateji kullandığıdır. Her bir strateji de kendi içinde 4 farklı teknik uyguladığından, KTSÖ toplam 16 grup suç önleme tekniğine sahip kapsamlı bir suç önleme metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. KTSÖ’nin kullandığı dört temel strateji ve 16 teknik şunlardır (aynı eser):

A) Failin çabasını artıran (işini zorlaştıran) tedbirler:

1) Hedef sağlamlaştırma (target hardening) tekniği, fizikî tedbirlerle suçu önlemeye çalışır. Kapı kilitleri, pencere demirleri, direksiyon kilitleri, çelik kasalar, sahte jetonu tanıyıp kabul etmeyen parkmetreler, bankalarda müşteriler ile personel arasına takılan ayırıcı plâstik perdeler vs. bunun örnekleridir. Meselâ Londra postanelerinde tezgâhtarlar ile potansiyel soyguncular arasına konulan ayırıcı plâstik perdeler, Ekblom (1988) tarafından yapılan ılımlı bir tahmine göre, soygunları % 40 azaltmıştır.

2) Giriş/erişim kontrolü (access control) tedbirleri, potansiyel suçluların fizikî ve dijital ortamlara erişmesini zorlaştırmaktadır. Bina girişlerindeki müracaat kulûbeleri, insanları tahsisli girişe yönlendirmek amacıyla binaların etrafına yapılan çitler, otoparklardaki bariyerler, elektronik ortamlardaki şifreler vb. bu kabildendir. Poyner ve Webb (1987b), Güney Londra belediye sitesinde, giriş telefonları, apartman bloklarının etrafının çitle çevrilmesi, otoparka elektronik sistemle girilmesi de dahil olmak üzere bir dizi giriş kontrollerinin uygulanması sayesinde, nâsı ızrar (mala zarar verme) ve hırsızlık suçlarında önemli bir azalma kaydedildiğini tespit etmişlerdir. Yazarlar ayrıca, bir gökdelenin zemin katına müracaat masası konulmasının, mala zarar verme, duvar yazısı ve sair gayri medenî davranışlarda belirgin bir düşüşe yol açtığını da gözlemişlerdir.

3) Suçluları uzaklaştırma (deflecting offenders) tekniği, potansiyel suçluların suç işleyebilecekleri ortamdan uzaklaştırılmaları veya fizikî tedbirlerle suçu işleyemeyecek hâle getirilmeleridir. Futbol stadyumlarında rakip takım taraftarlarını birbirinden ayırma, son otobüs saatini meyhanelerin kapanma zamanından kısa bir süre sonrasına ayarlamak suretiyle meyhane çıkışındaki kavgaların önüne geçme, alkollü içki içirme ruhsatına sahip yerleri şehrin belli bir bölgesinde yoğunlaştırmayarak sokaklarda aşırı sayıda sarhoş birikmesine engel olma gibi tedbirler buraya girmektedir. Poyner ve Webb (1987a), tezgâh ve kasa gibi yerlerin etrafında izdihamı azaltarak yankesicilik ve sair “sinsi” hırsızlıkların icrasının zorlaştırılması suretiyle, İngiltere’nin Birmingam şehrindeki alışveriş merkezlerinde alışveriş çantalarından yapılan hırsızlıklarda esaslı bir azalma kaydedildiğini ortaya koymuşlardır.

4) Kolaylaştırıcıları kontrol altına alma (controlling facilitators). Kredi kartlarına fotoğraf yapıştırmak suretiyle sahtekârlığı engelleme, arayan numarayı gösteren telefon cihazları kullanarak tâciz failinin kullandığı telefon numarasını tespit etme, meyhanelerde içki servisi için cam yerine, silâh olarak kullanılması mümkün olmayan plâstik veya güçlendirilmiş cam kadeh kullandırma gibi uygulamalar bunun örnekleridir. Knutsson ve Kuhlhorn (1981), İsveç’te kimlik tespit prosedürü uygulamasına geçilmesinin, polise ihbar edilen çek sahtekârlıklarının sayısında çarpıcı bir azalmaya yol açtığını tespit etmişlerdir. Daha belirli (spesifik) bir deyişle, çek sahtekârlığının bazı çeşitleri, çek garanti kartlarının üzerine kart sahibinin fotoğrafının konulması suretiyle önemli miktarda azaltılmıştır.

B) Failin risklerini artıran tedbirler:

5) Giriş çıkış taraması (entry/exit screening). Hava limanlarındaki metal dedektörleri, dükkân ve kütüphanelerde hırsızlığa karşı güvenlik geçitleri, mağazalarda hırsızlığa karşı kullanılan güvenlik etiketleri vs. bu türden uygulamalardır. Meselâ, Dünya ülkelerindeki önemli havalimanlarının büyük çoğunluğunda 1970’li yılların başlarında bagaj ve yolcuların taranması uygulamasına geçilmesi, uçak kaçırma olaylarının hızlı bir şekilde yılda yaklaşık rakamlarla 70’den 15’e düşmesine önemli bir katkı sağlamıştır (Wilkinson, 1986).

6) Resmî gözetleme (formal surveillance), polis ve özel güvenlik memurları ve onlara yardımcı olan –KDTV sistemi gibi– gözetleme cihazlarıyla yapılır ve potansiyel suçluları caydırır. Bazı araştırmalar, KDTV kameralarının suçu önlemede etkili olduğunu göstermektedir. Poyner (1991), bir üniversitenin otoparkında, güvenlik personelinin kullanması için KDTV kameraları kurulduktan sonra, otodan hırsızlık suçlarında esaslı miktarda azalma olduğunu tespit etmiştir. İngiltere’de üç şehir merkezinde, polisin kullanması için KDTV sistemi kurulduktan sonra, bazı suç tiplerinde hatırı sayılır azalmalar olduğu Brown (1996) tarafından bildirilmiştir.

7) Personel tarafından gözetleme (surveillance by employees). Özel veya kamuya ait yerlerde çalışan ve aslî işleri güvenlik olmayan personel, suçla mücadeleye yönelik gözetleme işine katkı sağlarlar. İngiltere’de bir otoparkta, günün yüksek risk taşıyan zaman dilimlerinde görevliler istihdam edilmeye başlandıktan sonra, otoparkta işlenen suçlarda üçte bir oranında azalma görülmüştür (Laycock ve Austin, 1992). Sahte veya çalıntı kredi kartlarını tespit eden kasiyerleri ödüllendirme uygulaması, ABD’nin New Jersey eyaletindeki bir elektronik eşya mağazasında kredi kartı sahtekârlığından dolayı bir senede gerçekleşen kaybı 1 milyon dolar civarında azaltmıştır (Masuda, 1993).

8) Tabiî gözetleme (natural surveillance), suç işlenmesi muhtemel mekânların halk tarafından gözetlenme imkânının olması veya artırılmasıdır. Sokakların aydınlatılması, evlerin önündeki çalılıkların kaldırılması vb. bunun örnekleridir. Hedefi sağlamlaştırma tedbirleri ile birlikte uygulanan bir “apartman gözetimi” programı, Ottawa’da dört apartman bloğundaki bildirilmiş, yani polise ihber edilen bina hırsızlıklarını % 82 azaltmıştır (Meredith ve Paquette, 1992). ABD’de Oregon eyaletinin Portland şehrindeki bir ticarî bölgede, mağazaların dış aydınlatmalarının iyileştirilmesi tedbirini de içeren bir suç önleme programı, bina hırsızlığını önemli miktarda azaltmıştır (Griswold, 1984). Florida’da elverişli mağazalara (convenience stores) yönelik silâhlı soygunları önlemek için yürütülen başarılı bir projenin unsurları, mağazaların içinin dışarıdan açıkça gözükmesi ve akşamları ticarî faaliyet yürütülen yerlere (lokanta, eğlence yerleri vs.) yakın olmalarıdır (Hunter ve Jeffery, 1992).

C) Tahmin edilen (beklenen) faydaları azaltan tedbirler:

9) Hedefi uzaklaştırma (target removal). Sökülür oto radyosu kullanma, şiddet mağduru kadınlar için sığınma evleri açma, jeton veya para yerine telefon kartı kullandırma gibi tedbirler bu türdendir. Avustralya’da bahis dükkânlarına yönelik soygunların oranı, zaman ayarlı kilitlere sahip çelik kasaların kullanılmasını da içeren bir dizi nakit azaltma tedbirleri sayesinde esaslı biçimde düşürülmüştür (Clarke ve McGrath, 1990). İngiltere’de bir belediye sitesindeki evlere yönelik mükerrer mağduriyeti önlemek için, önceden sıklıkla hırsızlık hedefi olan ve madeni para ile çalışan ön ödemeli doğalgaz ve elektrik sayaçlarının sökülmesini de içeren bir tedbirler paketinin, sitedeki ev hırsızlığını müdahale öncesi yılda 526’dan, müdahalenin başlamasından 3 sene sonraki yılda 132’ye düşürdüğü Pease (1991) tarafından ortaya konulmuştur. Nakit azaltmanın bir başka örneği, New York’ta şehir içi toplu taşım otobüslerinde tam ücret sistemi ve çelik kasa uygulamasının hayata geçirilmesi olup, sonuçta otobüs soygunları çarpıcı biçimde azalmıştır (Chaiken ve diğ., 1974).

10) Eşya tespiti (identifying property). Eşya işaretleme, sığırları damgalama, motorlu araçlara plâka numarası tahsisi vb. bunun örnekleridir. Motorlu araçların tescilini en son zorunlu kılan ABD eyaletlerinden biri İllinois eyaletidir. Adı geçen eyalette bu mecburiyet 1934 yılında getirilmiş olup, oto hırsızlığı bir önceki yılda 28,000 iken tescil mecburiyetinden sonraki yılda 13,000’e düşmüştür (Hall, 1952). Laycock (1991), Galler’de üç mahallede gerçekleştirilen ve medyada çok reklâm edilen eşya işaretlemenin (property marking) bildirilmiş (polise ihbar edilen) ev hırsızlıklarını yaklaşık yarıya düşürdüğünü ispat etmiştir.

11) Failin iştahını azaltma (reducing temptation). Telefon rehberlerindeki numara listelerinden telefon abonelerinin cinsiyetinin tespitinin mümkün olmaması, hasarlı eşyayı süratle tamir ettirme ve arabayı genel yol (meselâ sokak) yerine özel mülke (örneğin evin bahçesine) parketme tedbirleri, sırasıyla tâciz, mükerrer saldırı ve gezinti amaçlı oto hırsızlığı faillerinin iştahını azaltır. Potansiyel faillerin iştahını azaltmanın bir yolu da “süratli tamir”dir. Zira, hasarlı eşyaları tamir etmeden bırakmak yeni saldırılara davetiye çıkarmaktadır. Samdahl ve Christiansen (1985), çizilmiş ve oyulmuş piknik masalarının, diğer masalara göre yeni saldırılarla hasar görme ihtimallerinin iki kat daha yüksek olduğunu ispat etmek suretiyle bu tedbire destek sağlamışlardır. Zimbardo (1973), bir şehir içi bölgesinde perişan (hasarlı veya çok eski görünüşlü) vaziyette park edilerek terk edilmiş araçların yeni saldırılarla soyulup harap edilmeyi hızla cezbedeceğini ispat etmiştir. İngiltere’de yürütülen bir araştırmada, yakın zamanda benzer mala zarar verme (vandalism) filleri işlediklerini itiraf eden okul çağındaki erkek çocuklar, çitlere zarar verme veya üzerlerine yazmalarının, eğer bunlar zaten hasarlı veya yazılı ise daha muhtemel olabileceğini bildirmişlerdir (Smith, 1996’dan naklen Clarke, 1997). Süratli tamir ve iyi bakım tavsiyesi, Wilson ve Kelling (1982) tarafından, meşhur “Kırık Pencereler” isimli makalelerinde bir adım daha ileriye götürülmüştür. Yazarlar, bir semtte duvar yazıları, kamuya açık yerlerde yetişen biçilmemiş otlar, dilencilik veya fâhişelerin sokaklarda müşteri beklemesi gibi küçük bozulma emarelerine zamanında müdahale edilmediği takdirde, katmerli (iflâh olmaz) faillerin oraya hareket ederek kontrolün çökmesini suiistimal edebilecekleri ve süratli bir şekilde o semtin tamamen çürümüş bir hâl almasına yol açabileceklerini iddia etmişlerdir.

12) Faydaların esirgenmesi (denying benefits). Oto radyolarına şifre konulması, ticarî mallara mürekkepli güvenlik etiketlerinin (tag) takılması, duvar yazılarının hemen temizlenmesi ve böylece çalmanın veya yazmanın suçluya bir fayda sağlamaması gibi tedbirler bu türdendir. Şifreli radyoların takılı olduğu motorlu araçlardan yapılan hırsızlıkların, şifresiz araçlara göre daha düşük olduğu Avustralya (NRMA Insurance Ltd. 1990), Almanya ve ABD’de (Braga ve Clarke, 1994) yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. 1980’li yılların ortalarında New York Taşımacılık İdaresi, metro trenlerindeki duvar yazılarına karşı bir mücadele başlatmış ve bu mücadelenin önemli bir unsuru da “âcil temizlik” (duvar yazılarının mümkün olan en kısa sürede temizlenmesi) olmuştur. Böylece failler, eserlerinin halk tarafından seyredilmesi zevkinden mahrum bırakılmışlardır. Sonuçta, metroda işlenen nâsı ızrar ve duvar yazıları/resimleri yapma suçlarında belirgin bir azalma kaydedilmiştir (Sloan–Howitt ve Kelling, 1990).

D) Mazeretleri (bahaneleri) ortadan kaldıran tedbirler:

13) Kural koyma (rule setting), kabul edilebilir mahiyette olan ve olmayan davranışları, şüpheye mahal vermeyecek bir biçimde tespit etme anlamına gelmektedir. Böylece potansiyel suçluların mazeret gösterme, meşrulaştırma ve sair “nötürleştirme teknikleri” (Matza, 1964) kullanarak hukukun ahlâkî bağlayıcılığının etkisinden sıyrılıp suçu işlemelerini kolaylaştırmaları imkân ve ihtimalini azaltmak hedeflenmektedir. Örneğin hangi söz ve fiillerin cinsî veya ırkî tâciz sayılacağının tespit edilerek ilân edilmesi hâlinde, potansiyel faillerin “bilmiyordum” türünden mazeretleri engellenmiş olur. Kural koyma tedbirinin örneklerine uygulamada oldukça sık rastlamak mümkündür. Ankara’da Kara Harp Okulu kampüsünde, ana caddenin kenarındaki bir trafik levhasında “Kural ihlâli hâlinde işlem yapılacağını biliniz” yazısı göze çarpmaktadır. Ziyaretçilerin veya turistlerin aldatılmasını engellemek için Kenedi (Kennedy) Havalimanı ile Manhattan arasındaki taksi ücretleri 30 dolar olarak sabitlenmiştir (New York Times, January 31, 1996, p. B3’den naklen Clarke, 1997). 1991 Avustralya Motosiklet Grand Pri’sinde kalabalığın uzlaşmacı bir usulle kontrolünü gerçekleştirme çabasının bir unsuru olarak, yarışçıların, motosikletçi arkadaşları için kamp yerleri işletmelerine izin verilmiş ve imkân ve kolaylıkların kullanılması için de kural ve usuller geliştirmeleri teşvik edilmiştir. Bu uygulama, polis ile motosikletçiler arasında önceki yıllarda yaşanan ve faaliyetin tadını kaçıran arbedelerin önlenmesine yardımcı olmuştur (Veno ve Veno, 1993). Avustralya’da, “alışveriş delili” olan makbuzların gösterilmesini zorunlu kılan yeni kurallar mağazalar tarafından uygulanmaya başladığında, “iade sahtekârlıkları”nda belirgin bir düşüş gözlendiği ispat edilmiştir (Challinger, 1996).

14) Vicdana hitap etme (stimulating conscience), failin vicdanını harekete geçirmek, suçu işleme hususunda onu vicdanıyla karşı karşıya bırakıp suçu işlemesine engel olmak, eğer vicdanını mağlûp edip işlese dahi vicdan azabı duymasını sağlamak suretiyle tekerrürü (müteâkip suçları) önlemeye çalışmaktır. Dükkân ve mağazaların duvarlarına “dükkândan mal aşırmak hırsızlıktır” yazısını asmak, karayolu kenarına hız göstergeleri koymak, “sadece aşırı sersemler alkollü araç kullanır” sloganını kullanmak gibi uygulamalar buraya dahildir. Karayolu kenarlarındaki hareketli hız göstergeleri, hız sınırının üzerinde seyreden araç sürücülerine –ceza kesmeden– ânında geri besleme sunmak için kullanılmaktadır. Böylece, kural ihlâli yaptığını gören sürücülerin süratlerini normal hadlere indirecekleri umulmaktadır. Bu nevi gayri resmî müeyyideleri artırmak için daha yoğun ve koordineli çabanın bir örneği 1990’lı yılların başlarında Avustralya’da, tesadüfî alkol (nefes) kontrolünün caydırıcı etkisini takviye için yürütülen reklâm kampanyasında görülmektedir. Söz konusu kampanyada “iyi arkadaşlar, arkadaşlarının içkili araç kullanmasına müsaade etmezler” sloganı kullanılmıştır (Cavallo ve Drummond, 1994). Suç önleme kampanyalarının etkisi nadiren ölçülmekte ise de muhtelif derecelerde etkili oldukları iddia edilmektedir (Clarke, 1997).

15) Teşvikçileri kontrol altına alma (controlling disinhibitors). Clarke (1997), üç çeşit psikolojik teşvik edici (kontrolü kaybettirici) kabul etmektedir: a) alkol ve uyuşturucu, b) propaganda ve c) televizyon şiddeti. Alkol satın alma ve meyhaneye girme yaşını mevzuatla tespit etme, alkol sınırını aşmış sürücülerin arabalarını çalıştırma ve sürmelerini engellemek için kontak anahtarına nefes analiz cihazı (breathalyzers) takma, “şiddet çipi” (V–chip) sayesinde çocuk ve gençleri televizyon şiddetinden uzak tutma gibi tedbirler bu tekniğin örnekleridir. 1996 tarihli Uzaktan İletişim Kanununa (Telecommunications Act) göre, ABD’de satılan her yeni televizyon cihazında şiddet çipinin bulunması mecburi tutulmuştur (Makris, 1996). Şiddet çipi ebeveynlere, TV programlarındaki şiddet sahnelerini bloke etme imkânı tanımaktadır. Sarhoş sürücülerin arabayı çalıştırma ve hareket ettirmelerini engelleyen nefes analiz cihazının araca takılması, içkili araba kullanma suçunun mükerrer failleri için bazen hukuken zorunlu bir tedbir hâline getirilmektedir (Morse ve Elliott, 1990). Rutgers Üniversitesindeki bir fakültenin öğrenci komitesi, öğrenci yurtlarındaki partilerde biranın kasa yerine küçük fıçılardan servis yapılmasına karar vermiştir. Bunun sebebi, daha az alkollü içki tüketilmesini sağlamaktır. Zira, eğer bir bira fıçısı mevcut ve önünde de 20 kişi kuyruk olmuşsa, öğrenciler kuyrukta beklemek istemediklerinden daha az alkol tüketmektedirler. Fakat bira şişeleri/kutuları ile dolu olan kasalar veya buzdolabı kullanıldığı takdirde, daha fazla alkol tüketilmektedir (New York Times, September 13, 1991’den naklen Clarke, 1997). İçme üzerindeki kontrolün değeri muhtelif araştırmalarla ispat edilmiştir. Olsson ve Wikstrom (1982, 1984), İsveç’te her Cumartesi günü perakende alkollü içki satan dükkanların kapalı tutulmasının, umumî yerlerde sarhoşluk, müessir fiil ve nâsı ızrar, yaz aylarında ve muhtemelen senenin diğer aylarında aile içi şiddet suçlarını azalttığı sonucuna varmışlardır. İngiltere’nin Coventry şehrinde umumî yerlerde (sokak, park vs.) alkol tüketilmesini yasaklayan ve geniş halk desteği gören mahallî bir hukukî düzenlemenin yürürlüğe girmesinin ardından, hakaret ve sövme fiillerinden kaynaklanan şikâyetlerde ve umumî yerlerde içki içmeyi şehrin bir problemi olarak gören insanların sayısında büyük düşüşler yaşanmıştır (Ramsay, 1991).

16) İtaati kolaylaştırma (facilitating compliance). Şehir merkezine umumî tuvaletler yapma, çöp kutuları koyma, içkili araç kullanmayı önlemek için sarhoşlara sübvanse edilmiş (yani ucuz) taksi hizmeti sunma, insanların umuma açık mesajlarını ifade etmeleri için uygun yerlere “duvar yazısı panoları” yerleştirme, kütüphaneden ödünç kitap alma işini kolaylaştırarak gecikmeyi ve dolayısıyla kitap ödünç alma kurallarına uymamanın mazeretlerini ortadan kaldırma vb. uygulamalar bu tekniğin örnekleridir. Shearing ve Stenning (1984), karmaşık fakat düzenli kitle kontrol ve yönetimi usullerinin Disney Dünyasındaki suç ve gayri medenî davranış potansiyelini büyük oranda düşürdüğünü iddia etmişlerdir. Söz konusu kitle kontrol uygulaması, kaldırım işaretlerinin, sair işaret ve levhaların, hatalı bir dönüş yapmayı zorlaştıran fizikî engellerin kullanılmasını ve neşeli Disney personelinin talimatlarına uymayı içermiştir.

Konum temelli suç önleme metodu tarafından kullanılan toplam onaltı teknik, uygulamadaki başarılı örneklere de atıf yapılarak yukarıda açıklanmıştır. Suç önleme projeleri sıklıkla bu tekniklerin birden fazlasını aynı ânda uygulamaktadırlar. Bu tekniklerin bir kısmı (örneğin kapı kilitleri, pencere demir parmaklıkları vs.) eskiden beri kullanılırken, diğer bir kısmı nispeten yeni geliştirilmiş (direksiyon kilitleri, sökülür oto radyoları vb.) tekniklerden oluşmaktadır. Konum tedbirlerinin suç önleme projelerine konu olması 1970’li yılların ortalarında İngiltere’de başlamış ve özellikle 1980’lerde anılan ülkede resmî suç önleme politikası (siyasası) hâline gelmiştir. Bu strateji altında elde edilen bazen ufak, bazen de ciddî başarılar kişileri umutlandırmış ve uygulama bugüne kadar devam etmiştir. Bundan sonra da devam etmesi beklenmelidir. İngiltere dışında Hollanda ve İsveç gibi bazı ülkeler bu stratejiye önem verip uygularken, ABD ve Fransa gibi diğer bazı ülkelerde fazla kabul görmemiştir. KTSÖ, Türkiye’de de yaygın bir uygulamaya sahip değildir. Fakat, diğer suç önleme stratejilerinden daha fazla uygulandığı iddia olunabilir.

1.1.3. Konum Temelli Suç Önlemenin Başarısı

KTSÖ olarak isimlendirilen strateji esas alınarak yürütülen suç önleme projelerinin bir kısmı başarısız olurken, bir kısmı mütevazı başarılar elde etmiş, diğer bir kısmı ise, oldukça başarılı olmuştur. KTSÖ’nin kullandığı onaltı tekniğin her biri ile ilgili başarılı örneklere yukarıda temas edilmiştir. Burada bazı genel açıklamalar yapılmakla yetinilecektir.

İngiltere’de konum temelli suç önleme programları, 1980’li yılların ortalarından itibaren oldukça yoğun bir biçimde uygulanmaya başlamıştır. Daha sonra, “Beş Şehir Projesi” (Five Towns Initiative) ve yirmi şehri içine alan “Güvenli Şehirler Programı” (Safer Cities Programme) gibi 1980’li yılların sonlarında hayata geçirilen ve işbirliği hâlinde yürütülen kapsamlı programlarla büyük hız kazanmıştır. Bu tür büyük projelerin uygulamaya konulması sebebiyle, konum temelli suç önlemenin, İngiliz Hükûmetinin resmî suç önleme politikası hâline geldiğinden literatürde yaygın olarak bahsedilmektedir. Anılan ülkede, nispeten daha az yoğunlukta olsa da, suçluluğun önlenmesi ve toplum temelli suç önleme programları da uygulanmaktadır. Fakat asıl ağırlığın konum temelli önlemeye verildiği tartışma götürmez bir gerçektir (aynı görüşte Bright, 1991). Dolayısıyla, suç önleme faaliyetlerinin ülke çapındaki başarı veya başarısızlığı söz konusu olduğunda, bundan öncelikle konum temelli önlemenin sorumlu tutulması gerekmektedir.

İngiltere’de suç oranları, İkinci Dünya Savaşından sonra devamlı ve düzenli bir artış göstermiştir. Savaşın bitiminde 500 bin civarında olan kayıtlı (yani polis tarafından kaydedilen) suç sayısı 1960’lı yılların sonlarında 1,5 milyona, 1992’de ise tüm zamanların en büyük miktarı olan 5.59 milyona kadar çıkmıştır. 1992’den sonra ise, yavaş yavaş azalmış ve son on yıldır 5 milyon ile 5.5 milyon arasında gezinmektedir. Bu miktar 2002/03 malî yılında 5.9 milyona yakın olup bir önceki seneye göre yüzde yedi artış söz konusudur (5.5’e karşılık 5.9). Ancak bu artış görünüşte olup polisin suçları kaydetme usulünde yapılan değişikliklerden kaynaklanmıştır. Gerçekte ise, yüzde üç düşme yaşanmıştır. Yani eski kayıt standartları esas alındığında, 2002/03 malî yılındaki kayıtlı suç miktarının 5.3 milyon olması gerektiği bilinmektedir (Simmons ve Dodd, 2003). Bu da göstermektedir ki, suç oranlarındaki bir türlü önlenemeyen artış 1990’lı yılların ortalarında, yani suç önleme programlarının yoğun bir şekilde uygulanmaya başlamasından beş altı sene sonra durdurulmuş ve ilerleyen yıllarda az da olsa geriletilmiştir. Ancak, kayıtlı suçlar gerçek suç oranlarını göstermekten çok uzak olduğundan, aşağıdaki açıklamalar, hâlen sahip olduğumuz en güvenilir ölçü olan mağdur anketlerinin bulguları esas alınarak yapılacaktır.

İngiliz Suç Anketi verilerine göre, 1995’te 19.1 milyon (Mirrlees–Black ve diğ., 1996) olan mağduriyet sayısı 2002/03 malî yılında 12.3 milyona (Simmons ve Dodd, 2003) gerilemiştir. Dolayısıyla, ankete tâbi olan suç kategorilerinde, yaklaşık yedi yılda yüzde 36 azalma meydana gelmiştir. Bu azalmanın, suç önleme programlarından kaynaklandığını bilimsel bir şekilde ortaya koymak çok zor olmakla beraber en azından kısmen bunlardan kaynaklanmış olabileceği yollu ılımlı bir tahmin yürütülebilir.Suç önleme faaliyetlerinin yoğun biçimde uygulanmasından sonra polisin suçları aydınlatma oranları da yükselmiş olup (aynı eser) her ne kadar aralarındaki ilişkiyi tespit etmek çok zor alsa da en azından kısmen suç önleme faaliyetlerinden kaynaklandığı iyimserliğine kapılmak için yeterli delil mevcuttur. Zira yukarıda görüldüğü üzere (bkz. 1.1.2.), bazı konum temelli önleme teknikleri failin yakalanma riskini artırmaktadır.

İngiliz Suç Anketi 1984’ten beri, çeşitli suçlar hakkındaki endişeler (korkular) ile ilgili soruları da içermektedir. Endişe oranları, her zaman kayıtlı suç oranlarına paralel bir seyir izlememektedir. Suç korkusu oranlarının yüksek çıkması, önleme programlarının mutlaka başarısız oldukları anlamına da gelmez. Hatta suçun önlenmesine çok önem verilmekte olduğu bilgisi, meselâ önleme amaçlı reklâm kampanyaları, suç korkusunu körükleyici bir etki de gösterebilmektedir. Bu sebeple, önleme programlarının suç korkusu oranlarında bir düşüşe yol açabilmesi için başarı haberlerinin sürekli olması, yani en azından bir kaç sene devam etmesi gerekir. Bu da, korku seviyelerinde bir düşüş olabilmesi için suç oranlarındaki düşüşün üzerinden yaklaşık olarak dört beş sene geçmesi gerektiği anlamına gelmektedir.

İngiltere’de, tüm suç tipleri için endişe oranlarının kaydedilen en yüksek seviyeye ulaşması, 1994 İngiliz Suç Anketinde görülmüştür. Ancak takip eden yıllarda “çok endişeli” (very worried) kimselerin seviyeleri düzenli bir düşüş seyri izlemiştir. Tartışılır olsa da, “çok endişeli” kategorisi, vatandaşların suç korkusunu ölçmede, yani korkunun kişi davranışlarını hissedilir derece etkileyip etkilemesi hususunda daha ayırıcı bir ölçü sunmaktadır. Bu sebeple aşağıda, endişe eğilimlerini ve hangi grupların en fazla kaygılandığını incelemek için bu kategori kullanılacaktır.

İngiliz İçişleri Bakanlığı, İngiliz Suç Anketi tarafından ölçülen bina (ev ve işyeri) hırsızlığı, oto suçları ve şiddet suçlarının endişe seviyesinin daha düşük hâle getirilmesine özel bir önem vermiştir. Daha açık bir anlatımla, söz konusu üç tür suçların endişe seviyesinin 1998’dekinden daha düşük olmasını hedeflemiştir. Birbirini takip eden İngiliz Suç Anketlerindeki korku oranları, her üç suç kategorisi için de düzenli bir düşüş seyri göstermiştir. 1998 ve 2002/03 arasında gerçekleşen, her üç suç (hırsızlık, oto ve şiddet suçları) korkusu ile ilgili düşüş de istatistiksel olarak önemlidir. Mesela bina hırsızlığı korkusu “çok endişeli” seviyede olanların oranı 1984’de % 23 iken 1994’te % 26’ya yükselmiş, daha sonra azalma eğilimine girerek 2001/2002 mali yılında % 15’e düşmüş, 2002/2003 malî yılında ise bir önceki ölçmeye göre değişmemiş, yani % 15’te sabit kalmıştır. Bir arabanın mülkiyetine malik olanların oto hırsızlığı korkusu ölçüldüğünde, aynı oranlar 1988’te % 20, 1994’de % 28, 2001/02’de % 17 ve 2002/03’de % 16’dır. Oto mâliklerinin otodan hırsızlık korkusu, 1988’te % 17, 1994’de % 22, 2001/02’de % 15, 2002/03’de % 13’tür. Gasp (mugging) korkusu da, 1984’te % 20, 1994’de % 21, 2001/02’de % 15, 2002/03’de % 14’tür. Kadınlar arasındaki ırza tecavüz korkusu ise 1984’te % 30, 1988’de % 34, 1996’da % 32, 2001/02’de % 25 ve 2002/03’de % 23’tür (aynı eser). Bu rakamlar, son yıllarda korku oranlarında ciddî bir azalma olduğunu ve korku seviyelerindeki azalmanın kayıtlı suçlar ve anket suçlarındaki azalmayla yaklaşık olarak paralel bir seyir izlediğini göstermektedir.

Sonuç olarak, suçun önlenmesinin başarısı ile ilgili kıstaslar (suç ve suç korkusu oranlarındaki azalma) esas alındığında, İngiltere’deki suç önleme faaliyetlerinin belli bir başarı seviyesini yakaladığı kabul edilmelidir.

Yukarıda esas itibariyle, suçun meydana geldiği fizikî ve sosyal ortamdaki suç fırsatlarını ortadan kaldırmak ve potansiyel faillerin yakalanma riskini artırmak suretiyle çalışan “konum temelli suç önleme” yaklaşımı incelenmiştir. Aşağıda ise, bireylerdeki suç işleme eğilimini ortadan kaldırmak suretiyle potansiyel faillerin davranışlarını değiştirmeyi hedefleyen “suçluluğun önlenmesi” yaklaşımı ele alınacaktır.

1.2. Suçluluğun Önlenmesi

Kuralların ve değerlerin öğrenilmesi ve hukuka uymaya teşvik eden hususların edindirilmesi, genellikle toplumdaki geniş ölçekli sosyo–ekonomik yapılar ve sosyalleştirme kurumları tarafından sağlanmaktadır. Bu yapılar ve kurumların mahiyetindeki değişiklikler, bireylerin suça olan eğilimlerini ve sonuç itibariyle suç oranlarını etkilemektedir. Bu sebeple suçluluğun önlenmesi, sosyo–ekonomik yapılar ve sosyalleştirme kurumlarının mahiyetinin ve bunlardaki değişikliklerin suça olan eğilimi nasıl artırdığını tespit etmek ve mümkünse onları, böyle etkileri asgariye indirecek veya azaltacak şekilde değiştirmek suretiyle çalışmaktadır (Graham ve Bennett, 1995).

Sosyo–ekonomik yapılar ve sosyalleştirme kurumlarındaki değişmelerin olumsuz etkisi, kendilerini bu değişmelerden koruyup izole etmeyi en az becerebilen toplum kesimlerinde daha fazla olmaktadır. Bunlar da, çocuklar ve gençler, âcizler (hasta, özürlü, ihtiyar vs.), göçmenler, fakirler, evsizler ve benzerleridir. Suçluluğu önleme politikaları, suçun fail veya mağduru olma riski yüksek olan bu kesimler üzerine odaklanma eğilimindedir. Fakat önleme stratejileri, herkese veya belirli kurumlara ya da toplum kesimlerine yöneltilebilmektedir. Ayrıca, yöneltme stratejilerinden bağımsız olarak, suçluluğun önlenmesi, suçla ilgisi olan çok çeşitli sosyal politikalar içine giydirilme ihtiyacındadır. Gelecekte suça yönelmelerini engelleme düşüncesiyle mahrum aileleri destekleme politikası buna bir örnektir.

Suçluluğun önlenmesi yaklaşımı, konum ve toplum temelli yaklaşımlardan en az üç önemli bakımdan farklıdır (aynı eser). İlk olarak, suçluluğun önlenmesi, öncelikle çocuklar ve gençler üzerinde yoğunlaşmak zorundadır. Zira bu gruplar, sosyalleştirmenin temel hedefleridir. Yetişkin faillerin çoğunluğu suç işlemeye gençliklerinde başlarlar. Bu sebeple, en fazla faydanın sağlanması için gerçek önleme erken yaşlarda başlamalıdır. Riskli küçük çocuklar, davranışlarını düzeltmek amacıyla suçlulukları henüz başlamadan önce, mümkün olduğunca erken tespit edilmelidirler. Diğer taraftan toplumdaki, genç insanların sosyalleşmelerini olumsuz etkileyerek hayatlarının sonraki safhalarında fail olma risklerini artırabilecek teşkilât, kurum, yapı ve kültür problemleri de halledilmelidir.

İkinci olarak, sosyal gelişmenin farklı safhalarında farklı önleyici yaklaşımlar geçerli olabilir. Örneğin, bebekli aileler için geliştirilmiş bulunan aile temelli stratejilerin, genç çocukları olan ailelere yönelik stratejilerden çok farklı olması muhtemeldir.

Üçüncü olarak suçluluğun önlenmesi, proje temelli, yani kısa vadeli adımlarla kolayca sınanamaz. O daha ziyade uzun vadeli, program temelli bir yaklaşımdır ve pozitif sonuçlar üretmesi için, ekilen tohumların (başlatılan projelerin) kök salması gerekir. Aynı zamanda suçluluğun önlenmesinin, uygulandığı yerdeki suç oranları üzerindeki doğrudan etkisi bakımından değerlendirilmesi de çok zordur. Programların çoğunluğu sadece bireysel seviyede başarıyı göstermektedirler. Suç ile sosyo–ekonomik yapılar ve sosyalleşme kurumları arasındaki ilişkiler oldukça karmaşık olduğundan suçluluğu önleme programlarının etkileri ancak saldırgan davranış, okula daimî devamsızlık, eğitim performansı ve iş sahibi olma oranları gibi bağlantılı faktörlerdeki iyileşmelere bakılarak tespit olunabilir.

Sosyal politikanın en az altı sahası, suçluluğun önlenmesine katkıda bulunabilir: şehircilik, sağlık, aile, eğitim, gençlik ve istihdam politikası. Aşağıda, bunlardan en önemli ikisi (aile ve eğitim politikaları) örnek olarak ve özetle incelenecektir.

1.2.1. Aile Politikası

Ailelerin etkili fonksiyon görme kabiliyetinin suçluluğu önlemede çok mühim bir belirleyici olduğu düşünülmektedir. Araştırmalar, iyi bir eğitim ve iş hayatının yanında, istikrarlı ve hissî bakımdan sağlıklı ailelerin, yeterli (etkili) sosyalleşme ve sosyal bütünleşmenin güçlü kaynakları olduklarını göstermektedir (Loeber ve Dishion, 1983). Çocuk gelişimi üzerine yapılan uzun zamanlı (longitudinal) araştırmaların sonuçları, erken yaşlarda görülen belâlılık (problemli olma), sahtekârlık ve anti–sosyal davranışların, sonraki dönemlerde suç işlemenin önemli tahmincileri olduğunu göstermektedir. Aynı araştırmalar, ailenin yapı ve fonksiyonunun, çocukların davranışlarını tespitte merkezî bir rol oynadığı sonucuna da varmıştır (West, 1982).

Çocuk belâlılığı ile yetişkin suçluluğu arasındaki bağlantının mahiyeti henüz tam olarak bilinmemektedir. Yani, anti–sosyal (sosyal bakımdan bozuk davranışlar sergileyen) çocukların tamamı anti–sosyal yetişkinler olmamaktadırlar. Yine de, suçluluğu önlemenin önemli bir yolunun aile ortamında yapılan müdahaleler olduğu bilinmektedir.

Erken yaşlarda suçluluk emareleri gösteren çocukların, onlu yaşların (13–19) ortalarında (yani 15–17 arası) suç işlemeye başlayanlara göre ciddî, ısrarlı failler, “çekirdekten yetişme” suçlular olma ihtimalleri daha yüksektir (Paterson, 1994). Böyle çocuklar sıklıkla, ağır gerilim (stres) altındaki, yani pek çok sosyal ve şahsî problemleri olan, uyumsuzluk ve kişiler arası çatışmaların yaşandığı ailelerden gelmektedirler (Rutter ve Giller, 1983; Graham, 1988). Amerika, Britanya ve İskandinav ülkelerinde yapılan araştırmaların meta–analizi (araştırma sonuçlarının teorik açıklamalar ile ilişkilendirilerek analiz edilmesi), ailevî etkilerin dört temel çeşidini, suç işleme riskini artıran faktörler olarak belirlemiştir (Loeber ve Stouthamer–Loeber, 1986):

1) ihmal: ebeveynlerin çocukları gözetim ve karşılıklı etkileşime çok az zaman ayırmaları,

2) çatışma: ebeveynlerin tutarsız veya yanlış disiplin uygulamaları ve bir tarafın diğer tarafı reddetmesi,

3) sapkınlık: ebeveynlerin kendilerinin suç işlemeleri ve/veya hukuka aykırılığa göz yummaları ve

4) huzursuzluk: ihmal ve çatışmanın, ailevî uyumsuzluktan ve evlilik birliğinin dağılarak ebeveynlerden birinin (çoğunlukla babanın) aileyi terk etmesinden kaynaklanması.

Bu dört etki türünden, ihmal en kuvvetli, huzursuzluk ise en hafif olanıdır. Çocuklar böylesine olumsuz etkilerin bir kaçına aynı anda maruz kaldıklarında ise, sıradan faillere nazaran işlenmiş suçların oran itibariyle daha fazlasından sorumlu olan “iflâh olmaz” birer mükerrer fail hâline gelme (suç işlemeyi âdeta alışkanlık hâline getirme) riskleri en üst seviyededir (Osborn ve West, 1978). Çocuğun suç işlemeye yatkın hâle gelip gelmemesinde temel faktör, çocuklar ile ebeveynler ve –her ikisi de mevcutsa– ebeveynin (anne ve babanın) kendileri arasındaki ilişkilerin kalitesi ve devamlılığıdır (Graham ve Bennett, 1995).

Yüksek riskli bir geçmişe sahip olmak, çocuğun gelişmesinin farklı safhalarında oluşan koruyucu faktörlerle kısmen veya tamamen telâfi olunabilir (Kolvin ve diğ., 1990). Mahrum (yani yeterli gıda, barınak, eğitim vb. imkânlara sahip olmayan) erkek çocuklar göz önüne alındığında, önemli koruyucu faktörler olarak tespit olunmuş bulunan unsurlar, hayatlarının ilk beş yılında kalabalığın olmaması (evin aile üyeleri için yeterince büyük olması), ailenin küçük olması, etkili (iyi, yeterli) analık, ananın sağlıklı olması, evde çocuğa bakımın iyi olması ve evin geçiminden sorumlu olan kimsenin iş sahibi olmasıdır. Daha büyük erkek çocuklar söz konusu olduğunda ise, okul başarısı, ebeveyn gözetiminin yeterli olması, aile dışı kimselerle iyi ilişkiler içinde olma ve kendini olumlu arkadaş grubu faaliyetleriyle özdeşleştirme gibi koruyucu faktörler önem kazanmaktadır. Bu sebeple, çocuğun gelişmesinin farklı aşamalarında az veya çok farklı müdahale şekillerinin uygulanması gerekli olabilir.

Graham ve Bennett (1995), uygulamada suçun önlenmesi hedefine yönelik yedi çeşit temel ailevî müdahale tipi tespit etmişlerdir:

1) Okul çağındaki (lise tahsilini tamamlamamış) kızların hamile kalmasını önlemek. Zira erken hamilelikten doğan çocukların, diğer çocuklara göre, sağlıksız büyümeleri, okul başarılarının düşük olması, zihnî yetersizlik ve hissî bozukluklara maruz kalmaları ve suça yönelmeleri daha muhtemeldir (Bright, 1992). Zihnî yetersizlikler deyimi ile, düşük zekâ, dikkat eksikliği, düşük okul başarısı vb. hususlar kastedilmektedir.

2) Doğum öncesi ve sonrasında gereken hizmetleri sunmak. Örneğin çocuk bakımı ve gelişimi hususunda anaları hamilelik ve bebeklik aşamasında bilgilendirmenin, ilk yıllarda çocuk suiistimali ve ihmal gibi suç yapıcı etkileri ve ileri yaşlardaki suçluluk riskini azalttığı görülmüştür (Farrington, 1994).

3) Ebeveynler için gerekli eğitim ve rehberliği sağlamak. Zira çocukların belâlı ve bozuk davranışlarının erken yaşlarda düzeltilmesi, etkili gözetim ve disiplin yoluyla da mümkün olabilmektedir. Bozuk (anti–sosyal) davranışlar ifadesiyle muhalefet, itiraz, saldırganlık, zorbalık, okula devamsızlık, yalan söyleme, hiper aktiflik, âni tepki gösterme vb. davranışlar kastedilmektedir. Bu sebeple, ebeveynlerin eğitilmesi ve etkili gözetim ve disipline yönelik ebeveynlik becerilerinin geliştirilmesi faydalı olabilir. Zira, küçüklerin eğitimi büyüklerin eğitiminden geçer. Küçüklerin davranışlarını değiştirebilmek için öncelikle büyüklerin davranışlarının değiştirilmesi gerekmektedir. Ebeveynler, ailevî problemlerin nasıl halledileceği ve çocuklara doğru ve yanlış davranışların nasıl kazandırılacağı konularında eğitilmelidirler.

4) Mahrum ebeveynlerin çocuklarına okul öncesi eğitim hizmeti sunmak. Bu programların hedefi, göçmen aileler ile sosyal ve iktisadî bakımdan mahrum (dezavantajlı) ailelerin küçük çocuklarının ve belli bazı özürleri olan çocukların eğitim başarılarını, sosyal kabiliyetlerini ve davranışlarını iyileştirmektir. Türkiye’de, köyden şehre göç eden ailelerin çocuklarının ihmal edilmesinin, özellikle büyük şehirlerdeki hayat kalitesinin hâlihazırdaki olağanüstü bozuk hâle dönüşmesinde önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Etkili okul öncesi programlarının özellikleri özetle şunlardır (Schweinhart, 1987; the Canadian Council on Children and Youth, 1989):

a) Erken çocukluk devresinde, çocukların ve ailelerinin ihtiyaçlarını, bu ihtiyaçlar ortaya çıktıkça ve değiştikçe karşılayabilmek için kendini yenileme kabiliyetini de hâiz, özel eğitim görmüş ve iyi yetişmiş personel istihdam edilmelidir.

b) Çocuk gelişimini temel alan ve hedefleri açıkça belirlenmiş müfredat. Söz konusu müfredat, çocukların kendi faaliyetlerini plânlamalarına imkân tanımalıdır. Hedefler, bağımsızlığı teşvik etmeli, özgüveni geliştirmeli ve problem çözme ve başladığı işi bitirme becerilerini kazandırmalıdır.

c) Müfredat özenle desteklenmeli, uygulanmalı ve değerlendirilmelidir.

d) Öğretmen–öğrenci oranı yüksek olmalı (en fazla bire sekiz), sınıflar küçük olmalı (yaklaşık onaltı öğrenci) ve tercihen her çocuğun en az iki yıl devam etmesi sağlanmalıdır.

e) Öğretmenlerle ebeveynler ve halk arasında, programın dizaynı aşamasında bir araya gelmeyi de içeren yakın işbirliği olmalıdır.

f) Diğer yerel kaynak ve hizmetlerle, bilhassa sağlık, iskân, eğitim, sosyal yardım ve iş bulma hizmetleriyle birlikte hareket edilmelidir.

g) Ekonomik ve psikolojik gerilim (stres) altındaki ailelere destek sağlanmalıdır. Aileler, bazı gelişme (çocuk büyütme) aşamalarında normal olarak büyük gerilim yaşarlar. Bebekli veya onlu yaşlarda (13–19) çocukları olan yahut dağılma sürecine girmiş bulunan aileler böyle gerilimlere maruzdurlar. Bu tür zaman dilimlerinde, belli bazı kaynaklar, aileleri desteklemek için harekete geçirilebilir. Örneğin, genç çocukları (13–19) olan ailelere danışmanlık ve rehberlik hizmeti sunan merkezler kurulabilir veya yıkılmak üzere olan yuvalar için gönüllü uzlaştırma projeleri yürütülebilir (Graham ve Bennett, 1995).

5) Çocukları sosyal hizmet kurumlarına yerleştirmekten kaçınmak, yani mümkün olduğunca evden uzaklaştırmamak ve böylece aile bütünlüğünü korumak. Tabip, ebe, sağlık uzmanı, sosyal hizmetli vb. meslek sahipleri tarafından sunulan çocuk bakım hizmetleri, davranış bozukluğu veya çocuk suiistimalinin erken bir aşamada teşhisine imkân vermekte ve çocuk büyütme hususunda gayri resmî (enformel) rehberlik sunma fırsatı sağlamaktadır. Çocukluktaki fiziksel suiistimal (çocuğa yönelik şiddet) ile ilerideki suçluluk arasında mevcut bilinen bağlantılar (Malinowsky–Rummell ve Hansen, 1993) hesaba katılırsa, çocuk suiistimalinin önlenmesi suçluluğun önlenmesine önemli katkı sağlayabilir. Aşırı olaylarda, çocuk bakım uzmanları, çocuğu resmî kurumlara yerleştirmek zorunda kalabilirler. Ciddî suçları işleyen faillerin, oran itibariyle daha fazlası, çocukluklarının en azından bir kısmını çeşitli sosyal hizmet kurumlarında geçirmiş kimselerdir (Walmsley ve diğ., 1991). Bu sebeple mevcut çocuk bakım hizmetlerinin çoğu, çocuğu sosyal hizmetler kapsamına almaktan kaçınmaktadırlar. Çocuğu ailesinden imkân elverdiğince koparmamayı hedefleyen “aile bütünlüğünü koruma” hizmetleri de, mevcut veya müstakbel suç işleme riskini azaltabilir. Çocukların ebeveynlerden koparılmasına karar verildiği bütün hâllerde ise, uygun alternatifler aranmalıdır. En yaygın alternatif, başka bir aileye, genellikle kısa süreliğine bakılmak üzere veya evlâtlık olarak vermektir. Fakat, çocukları bir dizi bakıcı ailelerde gezdirmek, oldukça hasar verici olabileceğinden kaçınılmalıdır (Graham ve Bennett, 1995).

6) Genç evsizliğini önlemek. Ailevî problemler gençlerin (13–19) evden kaçmalarına da yol açabilmektedir. Bunun sonucunda da gençler evsiz duruma düşmekte ve bazen sadece hayatta kalabilmek için suç işlemektedirler. Kaçak çocuklar büyük sıklıkla suç işlemekte veya başka şekilde (örneğin suç teşkil etmeyen yahut etse de önemsenmediği için kovuşturulmayan huzur bozucu davranışların failleri olarak) kolluğun dikkatini çekmekte ve eninde sonunda mahkemeye çıkmaktadırlar. Bu sebeple, evsiz kalanlarla ilgili düzenlemeler yapmak suretiyle evsizlik vakaları riskini en aza indiren aile ve iskân politikaları, önemli sosyal suç önleme (suçluluğun önlenmesi) stratejileridir. Evi terki önlemeye yönelik stratejik müdahalenin temel noktalarını, âcil durumlarda barınak temin eden özel gençlik merkezleri, uzun süre yurtta kalma imkânı, kaçak çocukları aileleriyle birleştirme ve muhtemel (potansiyel) kaçakları evi terkten vaz geçirme çalışmaları oluşturmalıdır. Bunlar, kaybedilen aile yuvası ortamını geri getirmese de belli bir dereceye kadar telâfi edebilir. Araştırmalar, ebeveynleri tarafından zayıf veya kötü bir şekilde kontrol edilen gençlerin, daha yakından kontrol olunan akranlarına göre suça yönelme risklerinin daha fazla olduğunu göstermektedir (Wilson, 1980). Yine, ebeveynlerinin kontrolünden uzakta, akranlarıyla birlikte oldukça fazla zaman harcayan genç erkeklerin suç işlemeleri özellikle muhtemeldir (Riley ve Shaw, 1985). Tek ebeveynlerin, özellikle de tam gün çalışanların, çocukları üzerinde bütün (dağılmamış, çift ebeveynli) aileler gibi gözetim uygulayabilmeleri için özel desteğe ihtiyaçları vardır. Bazı önleme programlarında uygulanan “ebeveyn gözetimi” (parent watch, ebeveynlerin birbirlerinin çocuklarını kontrol etmeyi gönüllü olarak kabul etmek suretiyle gayri resmî sosyal kontrolü artırmaları) projeleri bu hususta fayda sağlayabilir. Sorumluluk duygusu sahibi diğer yetişkinlerin gönüllü kontrolleri de suç işlemeye olan eğilimi azaltabilir.

Yukarıda sayılan ailevî müdahale şekillerinin çoğu suçluluğun önlenmesini açıkça hedef almamakta, fakat hepsi de suçlulukla bağlantısı olan risk faktörlerini hedef almaktadırlar. En başarılı müdahaleler genellikle, erken çocukluk döneminde yapılan, birden fazla risk faktörünü (örn. zihinsel yetersizlikler ve kötü ebeveynlik) hedef alan ve birden fazla sonuca (örn. zihinsel gelişme ve yeterli ebeveynlik) yönelik olanlardır. Kırk dokuz önleme projesini inceleyen Tremblay ve Craig (1995), erken çocukluk dönemi müdahalelerinin, çocuk ve genç suçluluğunun en önemli üç risk faktörü üzerinde olumlu etki doğurabileceği şeklinde genel bir sonuca varmışlardır. Söz konusu risk faktörleri, davranış bozukluğu (anti-sosyal davranış), zihinsel yetersizlikler ve kötü ebeveynliktir. Bundan da öte, çocuklukta bu risk faktörlerinden en az ikisini hedefleyen ve uzun takip dönemine sahip olan projeler, suçlu davranış üzerinde önemli derecede olumlu etki doğurmuşlardır. Bu bulgulara dayanarak erken, yoğun önleyici müdahalelerin arzu edilen etkileri doğurabileceği sonucuna varılabilir. Aynı etkileri, genç (13-19) suçlulara yönelik müdahalelerle elde etmek çok zor gözükmektedir.

Bu sonuç, erken müdahaleye harcanan paranın ileriki dönemlerde, okuldaki psikolojik tedavi ve rehberlik hizmetlerinde, ailelere yönelik sosyal hizmetler ile beden ve akıl sağlığı hizmetlerinde ve genç ve yetişkin suçlulara yönelik ceza ve ıslah hizmetlerinde tasarruf olarak geri döneceği tezini desteklemek için kullanılabilir. Hayata iyi bir başlangıç yapmaları için çocuklara yardım etmenin, hayatları boyunca genel olarak daha iyi uyum sağlama şanslarını artıracağı fikri yeni değildir (bkz. örn. Rodhe, 1886’dan naklen aynı eser). Araştırmalar, çok eski olan bu fikri teyid ve hangi tip müdahalelerin daha etkili olduğunu tespit etmektedirler.

Suç önleme politikası açısından bakıldığında, riskli ailelerle ilgili erken (örn. okul öncesi dönemde) önleme hizmetlerine yatırılan paranın getirisinin, aynı riskli ailelerle ilgili geç (örn. ergenlikte) önleme hizmetlerine yatırılan paradan daha fazla olacağı gözükmektedir. Fakat doğru olan bu prensibi uygulamak kolay değildir. Zira, genç suçlular halkın dikkatini, yüksek riskli bebeklere (0-2 yaş) ve okul öncesi çocuklara (2-4 yaş) göre çok daha fazla çekmektedirler. İnsanların ileride yeni yangınlar başlatmalarını önlemek hedefi için daha fazla kaynak tahsis edebilmek uğruna mevcut yangınları söndürmeye daha az kaynak tahsisine karar vermek zordur. Daha açık bir ifadeyle, muhtemel yangınlara mevcut yangınlardan daha fazla önem verildiğini gösteren kararları almak zor kolay değildir. Fakat erken önleme stratejisinin, ceza ve ıslah hizmetlerine harcamak için eğitim, sağlık ve adalet sistemleri bütçelerinden ihtiyaç duyulan kaynakların miktarını uzun vadede azaltacağı açıktır (aynı eser).

1.2.2. Eğitim Politikası

Okulun çocuk ve gençler üzerinde güçlü bir etkisi olduğu genellikle kabul edilmektedir. Çocuklar gelişme çağlarının önemli bir kısmını, eğitilmeleri ve sosyalleştirilmeleri için dizayn edilmiş olan kurumlarda, yani okullarda geçirirler. Genel olarak araştırmalar, okul ve suçluluk arasındaki illîyet bağını destekleyici veya reddedici mahiyette kesin deliller ortaya koymamışlardır (Graham ve Bennett, 1995). Bununla beraber araştırmalar, okulların suçluluğu nasıl teşvik ettiği veya ona nasıl ket vurduğuna ve buna dayanarak okulların suçun önlenmesine nasıl katkı sağlayacakları hususlarına açıkça işaret etmektedirler (Tremblay ve Craig, 1995). Teşvik (motive) etme, kaynaştırma ve kabiliyetlerine bakmaksızın öğrencilere başarma arzusu aşılama kapasiteleri sayesinde okullar, öğrencilerin ceza adaleti sisteminin ağına takılıp takılmamaları hususunda önemli bir etkiye sahip gözükmektedirler (Graham, 1992).

Okulda başarısız olan veya davranış bozukluğu sergileyen, yahut ısrarla devamsızlık yapan öğrencilerin suç işlemeleri, bunları yapmayanlara göre daha muhtemeldir. Okulda başarısızlık, davranış bozukluğu ve devamsızlığın sebepleri tam olarak net değildir. Araştırmalar, öğrencilerin ne tür bir insan olduklarından çok, ilkokul, ortaokul ve liselerin bizatihi kendilerinin bu sonuçlardan sorumlu oldukları yönündedir (Rutter ve diğ., 1979; Mortimore ve diğ., 1988). Bu sebeple, okulların kapasitesini bu üç nevi sonucun ortaya çıkmasını en aza indirme yönünde etkileyen politikalar, okul temelli suçluluğun önlenmesi stratejilerinin merkezî odak noktasını oluşturmalıdır.

Ebeveynin, eğitime yönelik genel ve çocuklarının okuluna yönelik özel tutumları, akademik başarının ve okula devamsızlık oranının önemli belirleyicileridir (Utting ve diğ., 1993). Bu sebeple, aileler ile okullar arasında devamlı ve sıkı bağlar oluşturulmalı ve ebeveynler ile öğretmenlerin birbirlerini desteklemelerini teşvik edici stratejiler geliştirilmelidir.

Öğrencilerini, sosyal sınıf, ırkî veya kültürel menşe veya akademik başarı (okul başarısı) ayırımı gözetmeden başarılı bir şekilde teşvik (motive) eden, kaynaştıran ve ödüllendiren okulların, suçun önlenmesine en fazla katkı sağlamaları muhtemeldir (Graham ve Bennett, 1995). Bunları etkili (yeterli) okullar olarak adlandırabiliriz.

Buna karşılık, öğrencilerinin yüksek suçluluk oranlarına sahip olması muhtemel okullar, kasıtsız veya başka şekilde, a) öğrencileri akademik kabiliyetlerine göre birbirlerinden tecrit edenler (örneğin ayrı sınıflara yerleştirme, başarısız öğrencileri okul gezilerine dahil etmeme vb.), b) pratik ve sosyal becerilerin aleyhine olarak akademik başarı üzerinde yoğunlaşanlar, c) öğrencileri sapkınlar, yetersizler ve başarısızlar olarak sınıflandıranlar ve d) öğrencilerinin davranış ve mutluluğu ile ilgili sorumluluğu diğer kurum ve kuruluşlara havale edenlerdir (aynı eser). En problemli öğrencilerini sürekli olarak dışlayan veya devamsızlıkta ısrar edenleri görmezden gelen okullar, suçluluğun gelişmesine bizzat katkı sağlıyor olabilirler. Bunları da, etkisiz (yetersiz) okullar şeklinde isimlendirmek doğru olur.

Bazı eğitim özellikleri, araştırmalar tarafından etkili (yeterli) okulların önemli unsurları olarak tespit edilmiştir. Esas itibariyle, ne öğretildiği, nasıl öğretildiği, öğrenci ve öğretmenler arasındaki birebir ilişkilerin nasıl olduğu ve son olarak öğrencilerin nasıl disiplin ve ödüllendirmeye tâbi tutulduğu hususları, bir okulun etkili olup olmadığını belirlemektedir (aynı eser).

1) Ne öğretiliyor? Müfredat, teorik (akademik) ve pratik muhteva itibariyle dengelenmeli, böylece öğrencilerin tamamının ihtiyaç ve kabiliyetlerini yansıtmalıdır. Düşük kabiliyetli öğrencilere, sosyal becerilerini geliştirme, iş tecrübesi kazanma ve yerel toplum faaliyetlerine katılma fırsatları tanınmalıdır. Müfredat, engin sahalı (wide–ranging), esnek ve özellikle teşvik edici (merak uyarıcı) olmalıdır.

2) Nasıl öğretiliyor? Öğretmenler derslere iyi hazırlanmalı, ders malzemelerini öğrencilerinin kültürel ve akademik çeşitliliğine göre seçmeli ve etkili eğitme, öğretme ve sınıfı yönetme (kontrol etme, çekip çevirme) becerilerini geliştirmelidirler.

3) Öğretmen–öğrenci ilişkileri konusunda karşılıklı güven ve saygı oluşturulmalı, öğretmenler hem öğrencilerin birbirleri ve hem de öğrencilerle kendileri arasındaki uyuşmazlıkları nasıl çözeceklerini bilmelidirler. Hasmane veya itaatsiz karşılaşmaları (temasları) nasıl önleyeceklerini, öğrencilerin girişim (insiyatif kullanma) ve hayal güçlerini nasıl besleyeceklerini ve büyük yaştaki öğrencilerin yetişkin statüsü kazanmalarına nasıl yardımcı olacaklarını öğrenmelidirler.

4) Öğrenciler ödüllendirilmeli ve disipline edilmelidir. Kötü davranışın cezalandırılması gerektiği gibi iyi davranışın da ödüllendirilmesi gerekmektedir. Fakat asıl önemli olan, ödül ve cezaların kullanılması değil, kuralları uygulamanın genel üslûbudur. Kurallar açık (anlaşılır) ve tahmin edilebilir olmalı, genel bir hoşgörü çerçevesinde süratli ve devamlı olarak uygulanmalıdır. Öğrencileri disipline etme işi, belli öğretmenlere veya müdüre havale edilmemeli, öğretmenlerin tamamının sorumluluğunda olmalıdır. Bu hususta, bedensel cezaların ters etki yapabileceği, yapmasa bile etkisiz oldukları genellikle kabul edilmektedir.

Gelişmiş ülkeler uygulamasında görülen üç tür suç önleme metodundan ikincisi olan “suçluluğun önlenmesi” yukarıda özetle incelenmiş bulunmaktadır. Üçüncü ve son metod olan “toplum temelli suç önleme stratejisi” de aşağıda ele alınarak konunun tamamlanmasında fayda vardır.

1.3. Toplum Temelli Suç Önleme

Toplum temelli suç önleme (TTSÖ) kavramı ile ifade edilen stratejinin tanım ve içeriği, literatürde henüz netleşmemiştir. Bununla beraber, meskûn mahallerde (özellikle mahalle ve semtlerde) suçluluğu etkileyen fizikî ve sosyal şartları değiştirmeye yönelik olarak dizayn edilmiş müdahalelerden oluşan geniş kapsamlı bir önleme stratejisi olduğu söylenebilir. Diğer bir ifadeyle TTSÖ, toplum kurumlarını geliştirme ve güçlendirme de dahil, toplum içinde suçun devamını sağlayan fizikî, sosyal, iktisadî ve demografik şartları değiştirme ihtiyacına vurgu yapan tedbirlerden oluşmaktadır (Hope ve Shaw, 1988; Hope, 1995). Toplum üyelerinin, suç fırsatlarının azaltılması faaliyetlerine katılması ihtiyacına vurgu yapan tedbirleri de içine almaktadır (Lurigio ve Rosenbaum, 1986). O hâlde TTSÖ, hem konum temelli ve hem de suçluluğun önlenmesi ile ilgili tedbirler içermekte, ancak söz konusu tedbirler toplum temelli bir çerçevede, yani toplum çapında veya toplumun katılımıyla uygulanmaktadırlar. Başka bir deyişle, toplum seviyesinde yürütülen ortak çabalar ile her bir aile, mağdur ve hedefe yönelik olarak yürütülen (bireysel) çabalar arasında ayırım yapılmaktadır. Birey temelli müdahaleler diğer önleme stratejileri içine girerken toplum temelinde uygulananlar hem onlara ve hem de TTSÖ’ye dahil olmaktadırlar. Sonuç itibariyle, TTSÖ’nin kullandığı tedbir ve teknikler, çoğunlukla sosyal (suçluluğun önlenmesine ilişkin) ve konum temelli tedbirlerin aynısıdır. Farklı olan, anılan tedbirlerin toplum temelli olarak, yani toplum çapında veya toplum üyelerince ortaklaşa uygulanmasıdır. Nadir de olsa, diğer suç önleme metodlarına dahil olmadığı hâlde toplum temelli önleme tarafından kullanılan bazı tedbir ve uygulamaların olması da mümkündür. Site idare ve hizmetlerinin yerelleştirilmesi, buna bir örnektir. Bu tür istisnalar dışında, kullanılan tedbirler çoğu zaman aynı olduğundan, toplum temelli suç önleme diğerleri kadar ayrıntılı incelenmeyecek, sadece temel noktalara temas edilecektir.

Toplum temelli suç önleme hususunda, her ne kadar aralarında bazı çakışmalar olsa da, kabaca üç farklı yaklaşım mevcuttur (Graham ve Bennett, 1995): 1) toplumun örgütlenmesi, 2) toplumun kendini savunması ve 3) toplumun gelişmesi.

1.3.1. Toplumun Örgütlenmesi

Suçun önlenmesine toplum örgütlenmesi yaklaşımı, 1920 ve 1930’larda “Şikago Ekolü”ne mensup şehircilik sosyologlarının çalışmalarına dayanılarak geliştirilmiştir. Anılan sosyologlar, suç ve suçluluğun, gayri resmî sosyal kontrolün çökmesine sebep olan hızlı sosyal değişmenin ürünü olduğu fikrini savunmuşlardır. 1940’larda Shaw ve McKay, en yüksek suçluluk oranlarına sahip mahallelerin, aynı zamanda –oradan başka yere ve başka yerden oraya– göç oranlarının da yüksek olduğu ve –şehir merkezindeki ticarî bölge ile bitişiğindeki şehir içi iskân bölgesi arasında– daimî bir geçiş süreci yaşadığı sonucuna varmışlardır. Bu değişiklikler, toplum kimliği ve sosyal örgütlenmenin zayıflamasına yol açmış, bunun sonucunda da toplumun sosyalleştirme ve kontrol etme kabiliyeti zayıflamıştır (Shaw ve McKay, 1942). O hâlde, suçu önlemek için toplumu yeniden örgütlemek gerekmektedir.

Toplumu yeniden örgütleme hedefine yönelmiş suç önleme projelerinde, genellikle şunlar ve benzeri tedbirlerin birden fazlası bir arada uygulanmaktadır:

1) komşuluk çevresi veya mahalle seviyesinde, suçlu çocuk gruplarına yönelik faaliyetler yürütmek için özel imkân ve kolaylıklar sağlamak,

2) yerel toplum liderlerini, gençlik ve toplum refahı programlarına dahil etmek, yani nüfuz, destek, enerji ve faaliyetlerinden faydalanmak,

3) yetişkinlere yönelik özel eğitim projeleri yürütmek suretiyle, mahalle sâkinlerinin, çocuk ve gençlerin problemlerini daha iyi anlamalarını sağlamak,

4) resmî ve gayri resmî kurum ve kişilere, topluma sundukları hizmetleri genişletmeleri ve daha etkili hâle getirmeleri hususunda yardımcı olmak,

5) çocuklara yönelik eğlence (özellikle spor faaliyetleri), eğitim ve diğer sosyal hizmetleri iyileştirmek,

6) gençlere, iş bulma hususunda rehberlik hizmeti sunmak,

7) mahallede yapılması uygun olan fiziksel ve sosyal iyileştirmeleri desteklemek ve geliştirmek,

8) apartman gözetimi kurmak,

9) iskân ıslah programları yürütmek, meselâ meskûn binaları tamir etmek, güzelleştirmek vs.,

10) kamu hizmeti sunan bürokrasinin, mahallenin ihtiyaçlarına daha hızlı cevap vermesini sağlamak,

11) toplu piknikler, eğlence ve spor programları, toplum toplantıları gibi geleneksel toplum örgütlenmesi faaliyetleri tertip etmek ve

12) toplumun problemlerini çözmek için, hem toplum üyeleri/grupları arasında ve hem de bunlar ile resmî kurum ve kuruluşlar arasında arabuluculuk yapmak.

Toplum örgütlenmesinin, suç ve suçluluğu azaltmadaki etkisi hususunda henüz yeterli uygulamalı (ampirik) delil mevcut değildir. Projeler genellikle başarısız olmakta veya cüzî başarılar elde etmektedirler. Buna rağmen, yerleşim yerlerinde toplumları örgütlemek suretiyle suçu azaltma teşebbüsleri hâlen devam etmektedir. Zaten suçları önlemese/azaltmasa bile, hayat kalitesini yükseltmek, çevreyi güzelleştirmek vb. amaçlar için bu tür çalışmaların yapılmasında fayda vardır.

1.3.2. Toplumun Kendini Savunması

1970’li yılların başlarında ortaya atılan toplum savunması modeli, toplum temelli suç önlemenin mahiyetinde radikal bir değişikliği yansıtmaktadır. Suç politikası, müdahalenin merkezi olarak suçluyu bırakıp suçun mağduruna doğru yönelmiştir. Bu değişiklik, toplum (community) kavramını yapı ve kurum olarak gören anlayışın yerini psikolojik ve sembolik bir varlık olarak gören anlayışa bırakan değişimle birlikte yaşanmıştır (Currie, 1988). Eski anlayışta toplumun gücü, onun yapı ve kurumlarının gücü ile ölçülürken yeni anlayışta, insanların ona karşı olan tutumları ve özellikle suç korkuları ve sokaklarda kendilerini ne kadar güvende hissettikleri ile ölçülmektedir (aynı eser).

Toplum savunması yaklaşımı, şehirlerde artan mağduriyet korkusu ve şahsî güvenlik endişesinden ve bunların sonucunda ortaya çıkan meşru müdafaa isteğindeki artıştan etkilenmiştir (Bottoms, 1993; Bottoms ve Wiles, 1994). Wilson ve Kelling’e (1982) göre, insanlar sadece suçtan değil düzensizlikten de (disorder) endişe duyarlar. Düzensizlik, dilenciler, sarhoşlar, uyuşturucu madde bağımlıları, sokak serseriliği yapan onlu yaş gençleri, fâhişeler, sokakta amaçsızca gezinip belli yerlerde uzun süre bekleyenler ve akıl hastaları gibi düzensiz davranan insanlar şeklinde tezahür edebilir. Yine düzensizlik, terkedilmiş mülk, terkedilmiş motorlu araçlar, kırık pencereler, çöp ve kamuya açık yerlerde yetişen otlar gibi düzensiz fizikî durumlar şeklinde de ortaya çıkabilir.

Düzensizlik, toplum kontrolünün ortadan kalktığının işareti olması itibariyle suç korkusuna yol açar. Sâkinler toplum içinde kendilerini daha güvensiz hissetmeye başlarlar ve intikam ve kendilerini evleri içinde güvene alma gibi savunmacı faaliyetlere yönelebilirler. Ayrıca, basit suçlar, kavga ve kamuya açık yerlerde alkollü içki içme gibi suçların daha şiddetli saldırganlık, gasp ve fuhuş gibi daha ciddî suçlara dönüştüğü gelişmeci bir süreci başlatabilir. Düzensizlik belli bir noktaya ulaşınca semt, dışarıdan gelen suçlular tarafından işgale dayanıksız hâle gelir (Newman, 1972; Wilson ve Kelling, 1982; Graham ve Bennett, 1995).

Sosyal düzensizliği önlemek için şunlar gibi tedbirlere başvurulmaktadır:

1) sokakta amaçsız gezinme ve bekleme, davranış bozukluğu, uyuşturucu madde satışı ve sokak tâcizlerini azaltmak için “sokak taraması” yürütmek,

2) sokaklarda düzensiz davranış gösteren genç gruplarını dağıtmak,

3) hukuk ve düzeni sağlamak için yaya devriyesi tertip etmek,

4) trafiği düzenlemek için radar kontrolü uygulamak,

5) şehir içi toplu taşım otobüslerinde düzeni sağlamak için “otobüs kontrolü” uygulamak ve

6) bir dizi trafik suçları ile mücadele için trafik kontrolleri uygulamak.

Fizikî düzensizliği önlemek için de şunlar gibi tedbirler uygulanmaktadır:

1) binaların süratli tamir edilmesi,

2) yapısal (özellikle altyapıya yönelik) iyileştirmeler gerçekleştirmek,

3) çöp toplama hizmetini etkili hâle getirmek,

4) kapsamlı çevre temizliği uygulamak ve

5) basit suçlardan dolayı toplum hizmeti ile cezalandırılan gençlere yukarıda sayılan faaliyetleri yaptırmak.

Sosyal ve fizikî düzensizliği önlemede kullanılan bu tedbirler örnek kabilinden olup mahalle veya semtin ihtiyacına göre başka benzer tedbirler de uygulanabilir.

Toplum savunması modelinin iki temel unsuru mevcuttur: vatandaş devriyesi ve komşu gözetimi. Vatandaşlar devriye görevi yürüterek yabancıları kontrol etme ve özellikle geceleri belli bir mıntıkayı gözetleme hususunda kolluğa yardımcı olabilirler. Mülkleri ve binaları kontrol edip açık pencereler ve kilitlenmemiş araba kapıları gibi eksiklikleri sahibine, şüpheli vakaları da kolluğa bildirebilirler.

Komşu gözetimi, bir mahalledeki suçu önleme, bilgi akışını artırma ve daha iyi bir sosyal çevre oluşturmak amacıyla kurulmaktadır. Vatandaşların suçun önlenmesine katılmasının en etkili yollarından biri olduğu söylenebilir. Projeye katılan vatandaşların, mahallelerini suça karşı gözetleyip şüpheli bir durum gördüklerinde mahallî kolluğa bildirmeleri beklenmektedir. Özellikle ev hırsızlığı suçu düşünülerek ortaya atılmış olup, oto hırsızlığı, otodan hırsızlık, mala zarar verme (nâsı ızrar) ve diğer bazı suçlara karşı da etkili olma potansiyeline sahiptir.

Komşu gözetiminin olumlu tarafları, kolluk ve halk arasında işbirliği kurulması, vatandaşların problemlerini birbirleriyle ve polisle tartışabilmeleri, insanların suça karşı önemli bir şeyler yaptıkları duygusuna kavuşmaları ve mağduriyetlerini nasıl önleyebileceklerini öğrenme imkânına sahip olabilmeleri gibi hususlardır (aynı eser). Buna karşılık, suç korkusunu artırabilmektedir. Yine bazı yazarlar tarafından, sosyal çevreyi iyileştirmediği ve komşuların gözetimini artırmadığı ileri sürülmektedir (Bennett, 1987). Ayrıca ilk başlangıçtaki şevk zamanla azalmakta ve böylece proje devam etmemekte veya verimsiz hâle gelmektedir (Husain, 1988).

1.3.3. Toplumun Gelişmesi

Toplumun geliştirilmesi, toplumların sosyal, iktisadî ve fizikî dokusunu yeniden yapılandırmak suretiyle şehirdeki sosyal çözülmeyi engelleyerek toplumu eski sağlam hâline döndürme anlamına gelmektedir. Bu da, önleme amacına yönelik olsa da olmasa da, suç ve suçlulukta azalmalara yol açabilir. Graham ve Bennett’in (1995) tespitine göre, toplumu geliştirmeye yönelik projelerin dört çeşidi, toplumları yeniden yapılandırmak suretiyle suç ve suçlulukta azalmalara sebep olabilmektedir:

1) insanlar tarafından inşa edilen çevreyi iyileştirmek,

2) site idare ve hizmetlerini yerelleştirmek,

3) konut tahsis politikalarını iyileştirmek ve

4) sosyal ve iktisadî yenileme.

Gelişmiş ülkeler uygulamasında görülen ve çoğunlukla polis ve polis dışı kurumlar tarafından işbirliği hâlinde yürütülen suç önleme stratejileri hakkında yukarıda bilgi verilmiştir. İngiltere ve Türkiye’de polisin suçun önlenmesi konusunda yetkili ve görevli olup olmadığı ise aşağıda ele alınacaktır.

2. SUÇUN ÖNLENMESİ KONUSUNDA GÖREV VE YETKİ

Kolluk teşkilâtlarının suçun önlenmesi konusunda hukuken görevli ve yetkili olup olmadıkları, yetkili iseler bunun uygulamaya nasıl yansıdığı konuları İngiltere ve Türkiye açısından ayrı ayrı incelenmelidir.

2.1. İngiltere’deki Durum

İngiltere’de suçun önlenmesi, hem 1829 tarihli Metropolitan Polis Kanununda ve hem de 1964 tarihli Polis Kanununda (Police Act) meşru bir polis teşkilâtının en temel hedefi olarak açıkça ifade edilmiştir. Bu da suçun önlenmesinin İngiliz polisi için kanunî bir sorumluluk olduğunu göstermektedir. Gerçekten anılan ülkede polis, bu hususta açık bir kanunî görevi olan tek kurumdur. Fakat diğer pek çoklarıyla beraber, suçun önlenmesinin bu yanı da uygulamaya aktarılmamıştır. Her iki kanundaki ilgili hükümler, sadece bildirici (declaratory) bir fonksiyon ifa etmekte olup uygulamayı etkileyici bir özellik kazanmamışlardır. Zaten polis birimlerindeki suç önleme şubelerinin varlıkları da dahil olmak üzere, proaktif polislikle alakalı projelerin çoğunun kaderi bu şekilde olmuştur (Seyhan, 1994).

Kendisiyle 1994 yılında mülakat yaptığım bir Emniyet Müdürü , suçları önlemenin kanunla polise verilen bir görev olmadığını, bu sebeple bireylerin insiyatifine bırakıldığını söylemiştir. Düşük bir ihtimal dahi olsa, söz konusu Müdür yukarıda sözü edilen kanunlardaki hükümlerden haberdar bulunmamış olabilir. Ancak haberdar olduğunu farz edersek, uygulamada mevcut bulunan “çelişki”ye, yani polis âmirlerinin suçun önlenmesine söylem planında çok önem veriyor görünüp uygulamada ciddî bir şeyler yapmamaları hususuna dikkat çekmek istemiş olabilir. Daha açık bir ifadeyle, polise belirli (spesifik) önleyici görevler yükleyen ve ne tür işlerin suçun önlenmesi faaliyetleri sayıldığını gösteren oldukça spesifik rehber kurallar koyan açıklayıcı hukukî hükümlere duyulan ihtiyaca vurgu yapmak istemiş olması daha muhtemeldir (aynı eser).

Polis Kanunundaki ilgili hükmün sözde kalmasının bir sebebi, polis de dahil olmak üzere, insanlar arasında suçun önlenmesi hedefine en iyi nasıl varılacağı konusundaki anlaşmazlık olabilir. Bir kimse, gayet mâkul bir şekilde, en iyi önleme metodunun mevcut faillerin yakalanması ve suçların aydınlatılması yoluyla potansiyel failler üzerinde caydırıcı etki meydana getirmek olduğunu iddia edebilir. Fakat, yukarıda bahsedilen kanunlar ve bu mesele hakkındaki diğer resmî rapor ve beyanların büyük çoğunluğu, önleme ve aydınlatma (prevention and detection) olarak isimlendirilen iki tür sorumluluk arasında kesin bir ayırım yaptıklarından bu iddia mâkul karşılanamaz. Daha mâkul olarak, bu tür kanun ve beyanların, devriye ve toplum irtibatı (community liaison) gibi diğer proaktif stratejilere atıf yaptığı, bu sebeple, devriye görevine ve toplum irtibat memurlarının (community liaison officers) çalışmalarına yeterli öncelik verildiği takdirde, kanunî önleme görevinin ifa edilmiş sayılacağı iddiasında bulunulabilir. Muhtemelen bu belirsizlik sebebiyledir ki, 1980’li yılların ortalarına ve hatta sonlarına kadar, polis idarecilerinin büyük çoğunluğu suçun önlenmesi çalışmalarına yeterince önem vermemiştir. Resmî raporlar yıllar boyunca neler söylemiş olurlarsa olsunlar, polisin suç önleme çabasının tipi (çeşidi) ve bu çabanın önemi bireylerin takdirine bırakılmıştır. Örneğin, Leicester şehri merkez polis karakolunda çalışan ve 1994 yılında kendileriyle mülakat yaptığım iki suç önleme uzmanı, üst yönetim tarafından kendilerine, kendilerinden beklenen iş ve fonksiyonlar hakkında rehberlik sunacak hiç bir görev tanımı (çalışma rehberi) veya yazılı belge verilmediğini ifade etmişlerdir. Ayrıca her ikisi de, hem 1965 tarihli Korniş Komisyonu Raporu (Cornish Report, 1965) ve hem de 1979 tarihli Emniyet Müdürleri Derneği Raporu (ACPO, 1979) hakkında hiç bir şey duymamışlardır. Halbuki her iki rapor, suç önleme uzmanları için detaylı görev tanımları sunmaktadırlar.

Diğer taraftan, suçun önlenmesi faaliyetlerine yeterince önem verilmemiş, suç önleme birimleri daha fazla kaynak istediklerinde sesleri nadiren duyulmuş, onlar tarafından sunulan proje teklifleri de, üst yöneticiler tarafından “kaynak olmadığı” yollu mazeretler ileri sürülerek kabul edilmemiştir. Suç önleme uzmanları ağırlıklı olarak fizikî suç önlemeyle ilgili konularda (örneğin, pencere ve kapıların sağlamlaştırılması, güvenlik alârmı, dış aydınlatma, eşya işaretleme vs.) eğitildiklerinden onlar da esas itibariyle ev güvenliği incelemeleri (domestic security surveys) yapma, gruplara şahıs ve ev güvenliği hakkında konferanslar verme gibi işlerle meşgul olmuşlardır. Suç önleme uzmanlarının çalışmaları, diğer tür polislik faliyetlerine uygulandığı şekilde takip edilmemiş (gözlenmemiş), değerlendirilmemiş veya her hangi bir performans ve kalite testine (quality assurance test) tâbi tutulmamış, dolayısıyla bunların çalışmalarının semereli olup olmadığı anlaşılamamıştır. Eğer suç önleme uzmanlarının çalışmalarından olumlu her hangi bir sonuç elde edildiği düşünüldüyse, Weatheritt’in deyişi içinde, “ya görmezden gelinmiş veya gaipten gelen bir lûtuf gibi algılanmıştır” (1986: 54). Dahası, suç önleme uzmanlarının çalışmaları temel polislik faaliyetleri ile koordine edilmemiştir. Sonuçta, teşkilât asıl polislik işini başka sahalarda yürütürken bunlar, yine Weatheritt’in (1986) ifadesiyle, “arka bahçedeki su birikintisi içinde çırpınıp durmuşlardır.” Ancak, 1980’li yılların ortalarında merkezî hükûmet suçun önlenmesine çok önem vermeye başladıktan ve “suçun önlenmesinde işbirliği” yaklaşımı hayata geçirildikten bir kaç sene sonra bunların konumu hissedilir derecede iyileşmiştir (Seyhan, 1994).

2.2. Türkiye’deki Durum

Türkiye’de kolluğun suçları önleme gibi genel bir görev ve yetkisinin mevzuatta yer alıp almadığı incelenmeye değer bir konudur. Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 2/A maddesine göre, kolluk “Kanunlara, tüzüklere, yönetmeliklere, Hükümet emirlerine ve kamu düzenine uygun olmayan hareketlerin işlenmesinden önce bu kanun hükümleri dairesinde önünü almak” ile görevlidir. Bu hükmün kolluğa, suçları önleme konusunda uygun ve gerekli gördüğü tedbirleri almak ve projeleri yürütmek yetkisini vermekte olduğu düşünülebilir. Ancak madde metninde bulunan “bu kanun hükümleri dairesinde” ifadesi bu hususta önemli bir sınırlama getirmektedir. Buna göre kolluk, suçların işlenmeden önce önlenmesi konusunda sadece PVSK ve kolluğa yetki veren diğer kanunlarda öngörülen tedbirleri uygulama hususunda yetkili olup kendisinin uygun gördüğü sair tedbirlere başvurması veya suç önleme projeleri uygulaması durumunda yetkisini aştığı ileri sürülebilir. O hâlde, PVSK.nun kolluğa önleme yetkisi veren diğer maddelerini de incelemek gerekmektedir.

PVSK. M. 2/B, I’e göre kolluk, “Can, ırz ve mal emniyetini korumak”, aynı maddenin B, VII fıkrasına göre ise daha genel olarak “İşlenmekte olan bir suçun işlenmesine veya devamına mani olmak” ile görevlendirilmiştir. Buradaki ilk fıkraya göre, kolluğun müdahalesi ancak ceza hukuku anlamında hazırlık hareketleri başladıktan sonra söz konusu olabilir. İkinci durumda ise bu müdahale ancak teşebbüs aşamasında, yani hazırlık hareketleri bitip icra hareketleri başladıktan sonra gelmelidir. Bunun gibi, ek m. 4, kolluğa bir suçla karşılaştığında önleme yetkisi vermektedir. Burada da icra hareketlerinin başlamış olması gerekir. Aynı kanunun 20/I maddesinde belirtilen “ağır cezalı bir suçun işlenmesine ... mani olmak için” meskenlere, işyerlerine ve müştemilâtına (eklentilerine) girebilme yetkisinin kullanılabilmesi için de en azından hazırlık hareketlerinin başlamış olması gerekmektedir. Yine kolluğa men etme yetkisi veren diğer hükümlerin uygulanabilmesi (örn. PVSK. Ek madde 1) için de bu asgari şarta (hazırlık hareketlerinin başlamasına) ihtiyaç vardır.

Görüldüğü gibi, kolluğa önleyici yetkiler veren kanun hükümleri bu yetkilerin kullanılabilmesini ceza hukuku anlamında hazırlık veya icra hareketlerinin başlamış olması şartına bağladıklarından, gerçek anlamda suçların işlenmeden önlenmesi faaliyeti söz konusu değildir. Zaten burada söz konusu edilen hâller, gelişmiş ülkelerde suçun önlenmesi kavramından anlaşılan hususlarla bağdaşmamaktadır. İngiltere’de yapılan bir araştırma, bir polis memurunun görev esnasında işlenmekte olan bir suça rast gelme ihtimalinin sekiz senede bir olduğunu ortaya koymuştur. Bu sonuç, devriye hizmeti yapan kolluğun, işlenmekte olan suçları engelleyerek suç oranlarını etkileme ihtimali bulunmadığını göstermektedir.

PVSK. m. 9, kolluğa, suç işlemek amacıyla kullanılması muhtemel eşyayı ele geçirmek için önleme amaçlı arama ve el koyma, yine aynı kanunun 17/B maddesi önleme amaçlı kimlik sorma ve kimliğini ispat edemeyenleri 24 saate kadar gözaltına alma yetkisi vermektedir. Bu iki hükmün gerçek anlamda bir suç önleme yetkisi içerdiği düşünülebilir. Ancak bu tür hükümler, suç oranlarında hissedilir bir azalışa yol açması muhtemel faaliyetlerin yürütülmesine yetki veren türden hükümler olmayıp gelişmiş ülkelerde uygulanan suç önleme projelerinin büyük çoğunluğunun bir parçasını da oluşturmamaktadırlar. Makalenin başlarında, gelişmiş ülkelerdeki suç önleme uygulamaları anlatılırken verilen bilgilerden anlaşılacağı üzere, önleme amaçlı durdurma, kimlik sorma, arama ve el koyma yetkileri suç önleme projelerinde çok nadiren kullanılmaktadırlar. Sonuçta, PVSK. m. 9 ve 17/B hükümleri de, genel olarak önleme amaçlı durdurma, kimlik sorma, arama ve el koyma yetkilerini düzenleyen gerekli fakat tek başlarına yeterli olmayan hükümlerdir. O hâlde PVSK.nun, suçlar işlenmeden önce kolluğa tedbir alma görev ve yetkisini veren hükümler ihtiva etmediği sonucuna varmak gerekmektedir.

“Kırık pencereler” (Wilson ve Kelling, 1982) tezinde tavsiye edilen, ciddî olmayan ama asayiş bozucu nitelikteki fiillere müdahale etme konusunda da Türk kolluğunun, bu düzensizlikler bir suç oluşturmadığı sürece müdahale etme yetkisi söz konusu değildir. Genç insanların sokak köşelerinde gürültü yapmalarına, gürültü yapmak suç teşkil ettiği için (TCK. m. 546) kolluk engel olabilir (PVSK. m. 14). Ancak uygulamada mahalle sâkinlerinden şikâyet gelmediği müddetçe güvenlik kuvvetleri bu tür müdahalelerden kaçınmaktadırlar. Hatta şikâyet üzerine bile, personel yetersizliği gibi sebepler ileri sürülerek hiç veya zamanında müdahale edilmemesine sıklıkla rastlanmaktadır. Ayrıca bu müdahaleler uygun bir metodla yapılmadığı takdirde, kolluk–halk ilişkilerini zedeleyerek faydadan çok zarar getirebilir. Burada, “Türk kolluk âmir ve memurları, bir sosyal hizmet uzmanı gibi, riskli çocuk ve gençlerin psikolojilerini bilerek profesyonel bir tavırla onlara yaklaşıp ilişki kurabilecek eğitim, sosyallik ve profesyonelliğe sahipler mi?” sorusu haklı olarak sorulabilir. Hâlihazır durumu gözleyen ortalama bir insanın bu soruya olumlu cevap vermesi mümkün gözükmemektedir.

Diğer taraftan kolluk, toplum için tehlike teşkil eden akıl hastaları, uyuşturucu veya alkol müptelaları, serseriler (sokakta sıklıkla davranış bozukluğu sergileyen kimseler) veya hastalık bulaştırabilecek kişileri tedavi, eğitim ve ıslah amacıyla muhafaza altına almak ve sonra ilgili kurumlara sevk etmekle görevlendirilmiştir (PVSK. m. 13/D). Burada henüz herhangi bir suç işlenmeden önleme tedbiri olarak yakalama söz konusu olup halkı, anılan grupların muhtemel zararlı hareketlerinden koruma hedefi güdülmektedir. Bu da onların yüksek suç işleme veya suçun mağduru olma riski altında bulunduklarının örtülü olarak kabulü anlamına gelmektedir. Ancak uygulamada kolluk bu görevini de halktan şikâyet gelmediği sürece ifa etmeme eğilimindedir. Hatta, gürültü yaparak kamunun huzurunu bozma suçunda olduğu gibi, şikâyete rağmen müdahale etmeme ihtimali daha yüksektir. Zira uygulayıcılardan edindiğim bilgiye göre, kolluğun, bu tür kimseleri yakaladığında sevk etmesi gereken yerler akıl hastaneleri, diğer hastaneler, sosyal hizmetler vb. kurumlardır. Anılan kurumlar ise, kolluk tarafından sevk edilen bu kimseleri genellikle kabul etmemekte, bu sebeple kolluk da, yakaladığında “elinde kalması” kuvvetle muhtemel olan bu kimselere müdahale etmeyi kaynak israfı olarak gördüğünden hareketsiz kalmayı tercih etmektedir. Aslında, PVSK.nun kolluğa gerçek anlamda önleyici yetki veren üç hükmünden biri 13/D maddesidir (diğerleri m. 9 ve 17/B), fakat onun da uygulaması yoktur.

Tekrar etmek gerekirse, önemsiz bazı istisnalar dışında Türk pozitif hukuku, kolluğa suçun önlenmesi konusunda genel bir görev yüklememekte, yetki de vermemektedir. Kolluk, insiyatif kullanarak suçun önlenmesi fonksiyonunu ifa etmek üzere projeler yürütmeye kalkışırsa hukuka aykırı davrandığını iddia etmek mümkündür. Zira Anayasaya göre, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” (m. 6, fıkra 3, cümle 2).

Ancak aşağıda görüleceği üzere, İçişleri Bakanlığı Strateji Merkezi tarafından, 2002 senesinin ilk aylarından itibaren önleyici polis hizmetlerinin yeniden yapılandırılması konusunda çalışmalar yürütülmüş ve bu hususla ilgili olarak yeni bir yönetmelik hazırlanmaya başlanmıştır. Söz konusu yönetmelik, Emniyet Müdürlüklerinde “sosyal destek”, “suç analizleri” gibi isimlerle anılan yeni bürolar kurulmasını emretmektedir. Bu yönetmelik Emniyet Teşkilâtı Kanununun 16 maddesine dayandırılmaktadır. Adı geçen maddenin son fıkrası “Emniyet teşkilâtı birimlerinin görev, yetki ve sorumlulukları ile diğer hususlar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir” demektedir. Her ne kadar bu maddenin tek bir yönetmelikten mi bahsettiği, yoksa buna dayanarak birden fazla yönetmelik çıkarılabilir mi meselesi tartışmaya açık ise de, suçun önlenmesi faaliyetlerinin başlatılmasının önemini göz önüne alarak günün ihtiyaçlarına dayalı “modern” bir yoruma gidip hazırlanmakta olan yönetmeliğin kanuna uygun olduğunu savunmanın, hem hukukî ve hem de hukuk dışı mülâhazalar açısından daha doğru bir tavır olacağı kanaatindeyim. Söz konusu yönetmelik taslağı tarafından kurulan “sosyal destek bürosu”nun faaliyetlerinden biri de, diğer ilgili kurum ve kişilerle işbirliği hâlinde suçun önlenmesi faaliyetleri yürütmek (yönetmeliğin ifadesiyle “suçun önlenmesi için, kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlarla diyaloğu geliştirmek ve birlikte çalışmalar yürütmek” – m. 12/d) olacaktır. Dolayısıyla, anılan yönetmelik yürürlüğe girdiğinde Türk polisi suçun önlenmesi konusunda görevli ve yetkili hâle gelmiş olacaktır. Jandarma teşkilâtının henüz bu hususta her hangi bir yapılanma faaliyeti mevcut değildir.

Sonuç olarak, Türkiye’de kolluğun suçları işlenmeden önlemek hususunda kanunî bir görevinin olup olmadığı tartışmalıdır. Kanaatimce, Türk pozitif hukuku hâlen kolluğa böyle genel bir görev ve yetki vermemektedir. Ancak PVSK. m. 2’deki “bu kanun hükümleri dairesinde” ibaresi madde metninden çıkarılırsa bu problem halledilmiş olacaktır. Diğer taraftan, şu anda kolluğun tüm görev ve yetkilerini tek bir yönetmelikte birleştirme çalışmaları yürütülmektedir. Söz konusu yönetmelikte, kolluğun önleyici görevlerini ayrıntılı olarak belirtmenin yanında bu konuda kolluğa genel bir görev ve yetkinin de verilmesinin, uygulayıcılara gelişmiş ülkelerdeki örneklere benzer suç önleme projeleri yürütme imkânı tanımak bakımından fevkalâde faydalı olacağını düşünmekteyim.

3. KOLLUĞUN SUÇ ÖNLEME UYGULAMALARI

Kolluğun suçun önlenmesi konusunda görevli ve yetkili olup olmadığı konusu, yukarıda İngiltere ve Türkiye bakımından ele alınmış ve iki ülke mevzuatı arasında bu açıdan önemli farklılıklar olduğu görülmüştür. Benzer bir farklılık, kolluğun suç önleme uygulamaları bakımından da söz konusudur. Aşağıda bu husus incelenecektir.

3.1. İngiltere’deki Durum

Daha önce de belirtildiği gibi (bkz. 2.1.3.), İngiltere’de konum temelli suç önleme metodu yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu metodun, merkezî hükûmetin resmî suç önleme politikası hâline geldiği söylenebilir. Konum temelli suç önleme projelerinde liderlik genellikle polis teşkilâtları tarafından yürütülmektedir. İkinci olarak suçluluğun önlenmesi metodu, özellikle yerel hükûmetlerin insiyatifleriyle uygulanmaktadır. Bu tür önleme projelerinde liderlik fonksiyonu çoğunlukla sosyal hizmetler tarafından sağlanmaktadır. Toplum temelli uygulamalar ise, diğerlerine göre daha seyrek olarak uygulanmaktadır. Polis suç önleme uzmanlarının meşgul oldukları işler ise, büro işleri bir tarafa bırakılırsa, ev ve işyeri güvenliği incelemeleri (domestic and commercial security surveys), sessiz alarmlarla (silent alarms) ilgili işler, gruplara suç önleme konusunda konferanslar verme, suç önleme ile ilgili toplantılar düzenleme veya başkaları tarafından düzenlenen toplantılara katılmadır. 1980’li yılların ortalarından itibaren, diğer kurumlarla işbirliği hâlinde yürütülen projelerde de aktif olarak görev yapmaktadırlar.

3.2. Türkiye’deki Durum

Türkiye’de “önleyici hizmetler” kavram ve uygulaması mevcut bulunmaktadır. Önleyici polislik hizmetleri ile, güvenlik hizmetleri (koruma hizmeti, emniyet tedbirleri alma, kontrol noktaları kurma vb.); devriye hizmetleri; önleme amaçlı durdurma, arama, el koyma, kimlik sorma ve kimliğini ispat edemeyenleri göz altına alma; çeşitli toplantı ve sportif faaliyetlerdeki önleyici güvenlik tedbirleri gibi uygulamalar kastedilmektedir. Söz konusu hizmetler proaktif polislik uygulamaları olduklarından dolayı geniş anlamda suç önleme faaliyetleri olarak nitelenebilirler. Fakat bunların hiçbiri “dar” yani suç önleme literatüründe kullanılan anlamda (diğer bir ifadeyle, suç önleme uzmanları veya suç önlemeyle profesyonel olarak ilgilenen uygulayıcılar tarafından veya onların öncülüğünde ya da katılımıyla gerçekleştirilen türden) önleme faaliyetleri değildir. Günümüzde “suçun önlenmesi” denilince, bu tür uygulamalar değil, bu makalenin birinci ana başlığı altında anlatılan türden uygulamalar kastedilmektedir. Mevcut önleyici hizmetler, modern suç önleme literatürünün ilgisini ancak özel durumlarda çekebilirler. Örneğin, ilköğretim ve lise çağındaki çocuk ve gençlerin okula devamlarını sağlamak amacıyla, okul saatlerinde, devriye görevi yapan polisler tarafından sokaklarda durdurulup neden okulda olmadıklarının sorulmasını kapsayan bir uygulama, bir suç önleme projesidir (Ekblom, 1980). Çünkü mevcut veriler, okulda devamsızlık yapan gençlerin bir suçlu mesleğine başlama ihtimalinin yüksek olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan, meselâ devriye uygulaması ve polisin düzensiz davranışlara normal zamanlardan daha yoğun (müsamahasız) biçimde müdahale etmesi, özellikle bazı toplum temelli suç önleme projelerinde yardımcı unsur olarak kullanılmaktadır. “Önleyici hizmetler”, bu gibi özel durumlar dışında, etkili olma potansiyeline sahip suç önleme uygulamaları olarak mütalaa edilemezler. Bununla, önleyici hizmetlerin gereksiz olduğu kastedilmemekte, aksine gerekli oldukları, fakat tek başlarına yeterli olmadıkları hususuna vurgu yapılmaktadır.

O hâlde Türkiye’de, suçun önlenmesi konusunda genel ve sistemli bir uygulamanın henüz olmadığı söylenebilir. Ancak zaman zaman bazı bireysel çabalara rastlamak mümkündür. Örneğin, Elazığ Emniyet Müdürlüğünün, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapma ya da terör örgütlerine yardım ve yataklık etme ihtimali bulunan sol eğilimli sivil toplum kuruluşları ile iyi ilişkiler kurma hususunda yakın geçmişte gerçekleştirilmiş ve kısmen başarılı olmuş çalışmalarını takdirle anmak gerekir. Yine, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi bir kaç sene önce Ankara’daki üniversitelerde okumakta olan öğrencilerden terör örgütleriyle temas içinde olanları tespit etmiş ve bu öğrencilerin ailelerine mektup göndererek, çocuklarının herhangi bir terör örgütüyle irtibatlı olabileceği, dolayısıyla çocuklarını yakın takibe almaları gerektiği hususunda uyarmıştır. Burada da, çok kurumlu yaklaşıma küçük çapta bir örnek teşkil edecek şekilde, bir kaç kişinin bireysel çabaları sonucu ailelerin suçun önlenmesine katkı sağlamaları istenmektedir. Gerçekten bazı ebeveynlerden, çocuklarının bu durumunu bilmedikleri, polisin uyarısından çok memnun oldukları, bundan sonra çocuklarını yakın takibe alacakları biçiminde olumlu tepkiler gelmiştir. Aynı bireysel proje çerçevesinde lise ve üniversite hocalarına, terör örgütlerinin faaliyet ve özellikle yeni üye edinme metodları ve yine öğrencilerin terör örgütleri ile temas kurmamaları için dikkat edilmesi gereken hususlar hakkında polis tarafından konferanslar verilmiştir.

Bu tür bireysel çabaların daha pek çok örneği vardır. 1990’lı yıllarda Güneydoğu’daki bazı ilçelerde Kaymakamlık, polis ve jandarma karakollarının işbirliğiyle, halı saha yaptırılarak gençler arasında futbol turnuvaları düzenlenmiş, polis ve jandarma da birer takım oluşturarak bu turnuvalara katılmıştır. Bu projenin amacı, terör örgütü sempatizanı olmalarını ve ileride örgüte katılmalarını engellemek için gençleri meşgul etmek ve kollukla ilişkilerini iyileştirmektir. Bu turnuvalar sonucunda, gençlerin kollukla ilişkilerinde hissedilir bir iyileşme olduğu bir kolluk âmiri tarafından iddia edilmiştir (Jandarma Üsteğmen, şahsî iletişim). Yine aynı gayelere yönelik olarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, bazı kaymakamlıklar tarafından dini bayramlarda fakir ailelere para ve gıda yardımları yapılmaktadır.

Anılan türden bireysel çabalar bir kenara bırakılacak olursa, Türkiye’de suçun önlenmesi olarak adlandırdığımız büyük projenin henüz kolluğun uygulamasına girmediğini söylemek gerekir. Diğer bir deyişle Türk polis ve jandarması, gelişmiş ülkelerde rastlanan ve bu araştırmada izah olunan tarzda bir suç önleme faaliyetini henüz yürütmemektedir. Ancak yakın bir tarihte suç önleme programlarının hayata geçirilmesini muhtemel görmemizi gerektiren bazı işaretler mevcuttur. İçişleri Bakanlığı Strateji Merkezi tarafından, 2002 senesinin ilk aylarından itibaren önleyici polis hizmetlerinin yeniden yapılandırılması konusunda çalışmalar yürütülmüş ve bu hususla ilgili olarak yeni bir yönetmelik hazırlanmaya başlanmıştır. Projenin asıl hedefi, toplum polisliği (community policing) uygulamasını başlatmaktır. Söz konusu yönetmelik, Emniyet Müdürlüklerinde “sosyal destek”, “suç analizleri” gibi isimlerle anılan yeni bürolar kurulmasını emretmektedir. Bu yeni uygulama, mevcut önleyici hizmetleri genişletip geliştirmek suretiyle gelişmiş ülkelerde rastlanan suç önleme faaliyetlerinin en azından bir kısmını uygulamaya koyma potansiyeline sahiptir. Hatta, 2002 yılının ağustos ayında 81 ilin Emniyet Müdürlüklerine genelge gönderilerek teşkilâtlarını uygun biçimde yeniden yapılandırmaları, yani yönetmelik tarafından istenen yeni şube ve büroları kurarak yeni uygulamanın altyapısını hazırlamaları talep olunmuştur. Ancak, genelgenin çıkarılmasının üzerinden bir kaç ay geçtikten sonra taşra teşkilâtının (Emniyet Müdürlüklerinin) çalışmaları incelenmiş ve teşkilâtın yeni programa henüz hazır olmadığı kanaatine varılarak proje belirsiz bir ileri tarihe ertelenmiştir. Yeni bir proje başlatılmadan önce fikrî altyapısının iyi hazırlanması gerektiği hususunda yetkililerin bu tecrübeden ders alıp yürütülmesi faydalı ve hatta elzem olan bu temel projeyi akademik çevrelere danışarak usulüne uygun metodlarla yeniden gündeme almaları gerekmektedir. Zira, suç önleme programlarının en azından kısmen başarıya ulaştığı ve sosyal hayatın kalitesini artırdığı bir gerçektir. Meselâ yukarıda görüldüğü üzere, İngiltere’de oldukça yoğun bir biçimde uygulanan –bilhassa konum temelli– suç önleme programları sayesinde suç oranlarındaki bir türlü önlenemeyen artış durdurulmuş ve hatta geriletilmiştir. Bu gerileme, kayıtlı suçlarda cüzî olsa da, suç oranlarını gerçeğe çok daha yakın olarak tespit eden İngiliz Suç Anketi verilerinde fevkalâde belirgindir. Suç önleme faaliyetlerinin yoğun biçimde uygulanmasından sonra polisin suçları aydınlatma oranları da yükselmiştir (Simmons ve Dodd, 2003). Benzer başarıların Türkiye’de de elde edilmesini ummak aşırı bir iyimserlik olarak görülmemelidir.

O hâlde, –şimdilik rafa kaldırılmış gibi gözükse de– İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanma safhasında olan toplum polisliği projesinin mümkün olan en kısa zamanda, fakat bu defa usulüne uygun olarak hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu yapıldığı takdirde, illerde kurulacak olan Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüklerinin temel faaliyet sahalarından biri de, suçların işlenmeden ve diğer ilgili kurumlarla işbirliği yapılarak önlenmesi olacaktır. Kolluk dışında suçun önlenmesine katkı sağlaması muhtemel diğer kurumlar, maalesef bu konuda fikrî temelden mahrum bir görüntü vermektedirler. Meselâ belediyeler, sosyal hizmetler, Millî Eğitim, sağlık ve benzeri kurumların, böyle bir problemin çözümüne katkı sağlayabilecekleri şuurundan henüz oldukça uzak oldukları kolaylıkla gözlenebilir.

İçişleri Bakanlığı tarafından başlatılan temel proje iyi uygulandığı takdirde, suçun önlenmesi hususunda önemli bir potansiyele sahiptir. Her yeni proje gibi, bunda da ilk yıllarda bazı aksaklıklar elbette olabilir, ancak kısa zamanda yörüngesine oturup suçun önlenmesi hususunda etkili hizmet sunulması beklenebilir. Diğer taraftan, eğer toplum polisliği projesi süresiz olarak rafa kaldırılırsa bu mevzuda yeni bir yapılanmaya ihtiyaç olacaktır. Böyle bir durumda, merkez teşkilâtında “Suçun Önlenmesi Daire Başkanlığı”, taşra teşkilâtında ise “Suçun Önlenmesi Şube Müdürlükleri” kurulmasının uygun olacağı kanaatindeyim.

4. SONUÇ VE ÖNERİLER

Suçun önlenmesi, ceza kanunlarında bu isim altında tanımlanmış olan fiillerin, henüz işlenmeden önce engellenmesi için yapılan faaliyetlerin bütünüdür. Gelişmiş ülkeler ve onların bir örneği olan İngiltere uygulamasında üç temel suç önleme stratejisine rastlanmaktadır: konum temelli suç önleme (konumsal veya durumsal suç önleme), suçluluğun önlenmesi (sosyal suç önleme) ve toplum temelli suç önleme. Konum temelli önleme, özellikle suç işleme fırsatlarını azaltıp failin hesaba katmak zorunda olduğu riskleri artırmak suretiyle suç olayının meydana gelmesini önlemeye yönelik olarak dizayn edilmiş tedbirlerden oluşmaktadır. Suçluluğun önlenmesi, özellikle bireylerin fiziksel, zihinsel ve ruhsal gelişimi ile ilgili araştırmalar tarafından keşfedilmiş risk ve koruma faktörlerini hedef alarak fertteki suç işleme potansiyelinin gelişmesini önleme amacına yönelik olarak dizayn edilmiş müdahaleleri içermektedir. Toplum temelli önleme ise, yerleşim yerlerinde suçluluğu etkileyen fizikî ve sosyal şartları değiştirmeye yönelik olarak dizayn edilmiş müdahalelerden oluşan bir önleme metodudur.

İngiliz hukukuna bakıldığında, 1964 tarihli Polis Kanununa göre suçun önlenmesi, meşru bir polis teşkilâtının en temel hedefidir. O hâlde İngiliz polisi, suçun önlenmesi konusunda kanunî bir görev ve yetkiye sahiptir. Üstelik polis, bu hususta açık bir kanunî görevi olan tek kurumdur. Ancak söylem ile uygulama arasında bir çelişki mevcuttur. Kanunlar, resmî rapor ve beyanlar suçun önlenmesine çok önem vermekte veya öyle gözükmektedir. Polis âmirleri de, suçun önlenmesine söylem planında çok önem veriyor görünmektedirler. Fakat uygulamada ciddî faaliyetler yürütme hususunda yakın zamanlara kadar çok isteksiz bir tavır takınmışlardır. Ancak, 1980’li yılların ortalarından itibaren merkezî hükûmet suçun önlenmesine çok önem vermeye başlamış, “suçun önlenmesinde işbirliği” yaklaşımı hayata geçirilmiş ve polis teşkilâtlarındaki suç önleme faaliyetinin konumu hissedilir derecede iyileşmiştir.

Türk iç güvenlik mevzuatı, polisin önleyici görev ve yetkileri konusunda İngiliz hukuku kadar açık değildir. Polise görev ve yetki veren hukukî metinler, önleyici görev ve yetkileri tek tek saymakta, onların dışında genel bir önleme görevi veya yetkisi vermemektedirler. PVSK. m. 2/A kolluğa, “Kanunlara, tüzüklere, yönetmeliklere, Hükümet emirlerine ve kamu düzenine uygun olmayan hareketlerin işlenmesinden önce bu kanun hükümleri dairesinde önünü almak” görevini vermektedir. Burada genel bir önleme yetkisine değil, PVSK.nun diğer maddelerinde veya sair hukukî metinlerde belirtilen önleyici yetkilere atıf yapılmaktadır. Polise önleyici yetkiler veren kanun hükümleri ise bu yetkilerin kullanılabilmesini genellikle ceza hukuku anlamında hazırlık veya icra hareketlerinin başlamış olması şartına bağlamaktadırlar. Dolayısıyla, proaktif değil, reaktif bir müdahale söz konusu olmaktadır. Fakat PVSK. m. 2’de bulunan “bu kanun hükümleri dairesinde” ibaresi madde metninden çıkarılırsa problem halledilmiş ve Türk kolluğu genel bir önleme görevi ve yetkisine kavuşmuş olacaktır.

Diğer taraftan hâlen, kolluğun tüm görev ve yetkilerini tek bir yönetmelikte birleştirme çalışmaları yürütülmektedir. Söz konusu yönetmelikte, önleyici görevlerin ayrıntılı olarak belirtilmesinin yanında bu konuda kolluğa genel bir görev ve yetki verilmesinin de faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu sayede uygulayıcılara, gelişmiş ülkelerdeki örneklere benzer suç önleme projeleri yürütme imkânı bahşedilmiş olunacaktır.

Kolluğun uygulamada suçun önlenmesi için neler yaptığına gelince, İngiltere’de en yaygın olarak konum temelli suç önleme metodu uygulanmaktadır. Bu metod altında yürütülen suç önleme projelerinde liderliği genellikle polis teşkilâtları yapmaktadırlar. İkinci olarak suçluluğun önlenmesi metodu uygulanmakta olup bu tür önleme projelerinde başı “sosyal hizmetler” çekmektedir. Diğerlerine göre daha seyrek olarak uygulanan toplum temelli önleme projelerinde ise, genellikle mahallî hükûmetler liderliği yürütmekte olup, onlar tarafından atanan görevliler koordinasyonu sağlamaktadırlar. Geniş kapsamlı suç önleme projelerinin genellikle ilgili tüm kuruluşların katılımıyla yürütüldüğünü belirtmek gerekir. Ayrıca her polis teşkilâtında, çoğunlukla her karakolda, suç önleme ile özel olarak ilgilenen polis suç önleme uzmanları mevcuttur. Diğer kurumlarla işbirliği hâlinde yürütülen suç önleme projelerinde bu uzmanlar sıklıkla görev almakta, projelere polis katkısı onlar tarafından sağlanmaktadır.

Türkiye’de ise, suçun önlenmesi konusunda zaman zaman bazı bireysel çabalara rastlanmakta olsa da genel ve sistemli bir uygulama henüz mevcut değildir. Ancak yakın bir tarihte, gelişmiş ülkelerde rastlanan ve bu araştırmada izah olunan tarzda suç önleme programlarının hayata geçirilmesi muhtemeldir. İçişleri Bakanlığı Strateji Merkezinin üzerinde çalıştığı projelerden biri de bu konu ile ilgilidir. Projenin asıl hedefi, toplum polisliği uygulamasını başlatmak ise de, mevcut önleyici hizmetleri genişletip geliştirmek suretiyle gelişmiş ülkelerde rastlanan suç önleme faaliyetlerinin en azından bir kısmını uygulamaya koyma potansiyeline sahip olduğu anlaşılmaktadır. Fakat, eğer toplum polisliği projesi hayata geçirilmezse, bu mevzuda yeni bir yapılanmaya gidilerek merkez teşkilâtında “Suçun Önlenmesi Daire Başkanlığı”, taşra teşkilâtında ise “Suçun Önlenmesi Şube Müdürlükleri” kurulması uygun olur.

Türkiye’de suçun önlenmesi konusunda polis ve jandarma tarafından şu ana kadar kayda değer bir çalışma yapılmayıp, sınırlı kaynakların esas itibariyle ceza hukukunun uygulanması yaklaşımı üzerinde yoğunlaştırılmasının sebepleri olarak şunlar akla gelmektedir:

1) Kolluk alt–kültüründen kaynaklanan, işlenmiş suçların aydınlatılmasının daha önemli olduğu anlayışının bunda önemli bir katkısı olabilir. Ancak bu alt-kültür, suç önleme programlarını yoğun bir şekilde uygulayan ülkelerde de mevcuttur. Dolayısıyla bu sebep, mevcut durumun sorumlusu olabilmek için tek başına yeterli değildir.

2) Devlete yönelik meşru (gerçek) veya gayri meşru (hayalî) tehditleri ciddî olarak algılayıp vatandaşlara yönelik tehditleri ikinci plâna atan ve “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün muhafazası” olarak ifade edilen tehdit felsefesinin de bunda bir payı olabilir.

3) Kaynak yetersizliği kolluğun sair işlerini aksattığı gibi, önleme faaliyetleri yürütmesine de engel teşkil edebilir. Motorlu araçlar için akaryakıt sıkıntısı, personel yetersizliği, personelin önemli bir kısmının tüm mesaisini güvenlik hizmeti dışındaki işlerle geçirmesi, telefon, kırtasiye vb. masraflar için malî kaynak olmaması vs. kolluğun mevcut önleyici faaliyetleri yürütmesine engel teşkil ederken yeni projeler yürütülmesini beklemek gerçekçi olmaktan epey uzak gözükmektedir.

4) Kolluk, karakolların telefon, kırtasiye vb. masrafları için esnaftan yardım almak mecburiyetinde bırakılmaktadır. Bir nevi “dilenci” konumuna mahkûm edilmiş bir teşkilâttan profesyonel tavırlar sergilemesini istemek mümkün olmadığı gibi, etkili projeler yürütmesini beklemek de mantıklı bir davranış olmasa gerektir.

5) Kolluk-halk ilişkileri yeterince iyi bir seviyede değildir. Kolluk tarafından yaptırılıp değerlendirilen, sonuçların manipüle edildiği anketlerde bile bu husus çok bârizdir. Kolluk-halk ilişkileri konusunda yeni hamleler gerçekleştirip bir zihniyet değişikliğine gidilmediği sürece de iyileşecek gibi gözükmemektedir. Halbuki kolluk, hem işlenmiş suçları aydınlatmak ve hem de işlenmeden önleme faaliyetlerini etkili bir şekilde yürütebilmek için halkın yardım ve işbirliğine muhtaçtır.

6) Diğer önemli bir sebep de, Türkiye’de kayıtlı suç oranlarının gelişmiş ülkelere göre çok düşük gözükmesidir. Bu sonuncu hususu aşağıda biraz açmayı faydalı görmekteyim.

Türkiye’de kolluk (polis ve jandarma) kayıtlarına giren suçların miktarı, toplam nüfusu Türkiye’nin onda sekizi kadar olan İngiltere ve Galler ile kıyaslandığında onların onikide birinden daha azdır. Meselâ, İngiltere’de 2001/2002 malî yılı, Türkiye’de ise 2001 yılına ait yaklaşık rakamlar esas alındığında, orada 5.5 milyon kayıtlı suç bulunmasına mukabil burada 440 bin civarında kayıtlı suç mevcuttur. Bu miktarın, yaklaşık sayılarla, 290 bini polis (www.egm.gov.tr) ve 150 bini (şahsî iletişim ) jandarma tarafından kaydolunan suçlardan oluşmaktadır. Bu da, suç probleminin gelişmiş ülkelerdeki kadar ciddî olmadığı, yeni arayışlara girmeye ihtiyaç bulunmadığı rehavetine sebebiyet vermiş olabilir. Fakat kanaatimce, Türk kolluğu bu konuda büyük bir yanılgı içindedir. Zira resmî suç istatistikleri çeşitli sebeplerle suçun gerçek miktarını göstermekten çok uzak olabilmektedirler. Mağdurlar mağduriyetlerini muhtelif sebeplerle kolluğa ihbar etmemekte, kolluk da kendisine ihbar edilen suçların önemli bir bölümünü istatistiklere yansıtmamayı tercih edebilmektedir. Suç kayıtlarının gerçeğe uygunluğunu zedeleyen bu gibi hâllerin Türkiye için de fazlasıyla geçerli olduğu kolaylıkla gözlenebilir bir husustur.

Suç istatistikleri suçların gerçek miktarını yansıtmadığından dolayıdır ki, gelişmiş ülkelerde gerçek mağduriyet oranlarını tespit etmek amacıyla millî mağdur anketleri yapılmaktadır. Mağdur anketleri de kendilerine mahsus bazı problemler taşımakta olsalar da, mevcut metodlar içinde işlenmiş suçların miktarını gerçeğe en yakın olarak tespit ettikleri genellikle kabul edilmektedir. Bu anketlerin örneklemi oldukça geniş olup çoğu zaman toplumun her kesimi yeterince temsil edilmektedir. Meselâ, İngiltere’de 2001/02 malî yılında yapılan İngiliz mağdur anketi toplam 33,000 aile ile yapılan mülâkatlara dayanmaktadır. Söz konusu anket, 2001/02 malî yılını oluşturan toplam 12 ayda maruz kalınan mağduriyetlerin, anılan zaman diliminde polis tarafından kaydedilen miktarın iki buçuk katına yakın olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır (5.5 milyona mukabil 13 milyon; Simmons ve diğ., 2002).

Gelişmiş ülkelerde polis, kendisine ihbar edilen ve vuku bulduğuna inandığı bütün suçları kaydetmek zorundadır ve bu zorunluluk büyük ölçüde yerine getirilmektedir. Onun içindir ki, gelişmiş ülkelerdeki kayıtlı suçların oranı Türkiye’ye nazaran çok daha yüksektir. Türk kolluğunun, suçların kaydedilmesi konusunda uyguladığı prosedürü gözleyen her şahıs, işlendiğine kanaat getirilen suçların tamamını kaydetme mevzuunda hassas davranılmadığını kolaylıkla tespit edebilir. Türkiye’de mağdurlar mağduriyetlerinin büyük bir bölümünü kolluğa hiç bildirmemektedirler. Bildirdikleri takdirde ise, olayın taraflarından herhangi birinin şikâyetçi olmadığı veya olsa bile daha sonra meselenin “tatlıya bağlandığı” hâllerde ceraim defterine kaydetmeye ve hatta çoğu zaman rapor tutmaya bile lüzum görülmemektedir. Ayrıca, Türk kolluk teşkilâtlarında kolluk birimlerinin başarısının kayıtlı suçların oranı (ceraim miktarı) ile ölçülmesi gerektiği yollu bir anlayış mevcut olduğundan, varide (olay) defterine kaydedilen suçların bile ancak bir bölümü ceraim defterine kaydolunmakta ve Emniyet Genel Müdürlüğüne (veya Jandarma Genel Komutanlığına) bildirilmektedir. Polis karakollarında ve Emniyet Müdürlüklerinin Asayiş Şubelerinde çalışan ve 2002 yılının ortalarında kendileriyle mülâkat yaptığım rütbeli personel, polise bildirilen ve işlendiğine kanaat getirilen suçların onda biri ilâ altıda birinin suç istatistiklerine geçtiği kanaatini taşıdıklarını belirtmişlerdir. Eksik kayıt, adam öldürme ve çocuk kaçırma gibi çok ciddî suçlar bakımından söz konusu değildir. Ancak suçların çok büyük bir çoğunluğu, anılan örnekler kadar ciddî değildir. Son tahlilde, resmî kayıtlara güvenip bu ülkede suçun ciddî bir problem olmadığı kanaatine varmak mâkul bir davranış olarak görülemez. O hâlde, âcilen bir millî mağdur anketi yapılarak bir yıl boyunca işlenen bütün suçların gerçek miktarını mümkün olduğunca en doğru biçimde belirlemek ve polislik politikasını bu veriler ışığında gözden geçirmek, en uygun yol olarak gözükmektedir.

KAYNAKLAR

ACPO (1979) Report of a working party appointed by the Association of Chief Police Officers on the role of the Home Office Crime Prevention Centre – Stafford (Emniyet Müdürleri Derneği tarafından atanan çalışma grubunun, Stafford’daki İçişleri Bakanlığı Suç Önleme Merkezinin rolü hakkındaki raporu), unpublished report quoted in Weatheritt, 1986.

Bennett, T. (1987) An Evaluation of two Neighbourhood Watch Schemes in London (Londra’da Faaliyet Yürüten İki Komşu Gözetimi Projesinin Değerlendirilmesi), Cambridge: University of Cambridge.

Bottoms, A. E. (1993) “Crime and insecurity in the city” (Şehirde suç ve güvensizlik), paper presented at a conference in Belgium, quoted in Graham and Bennett, 1995.

Bottoms, A. E. and Wiles, P. (1994) “Understanding crime prevention in late modern societies” (Geç modern toplumlarda suçun önlenmesini anlamak), paper presented at the 22nd Cropwood Conference, University of Cambridge, September 1994, quoted in Graham and Bennett, 1995.

Braga, A. and Clarke, R. V. (1994) “Improved radios and more stripped cars in Germany: a routine activities analysis” (Almanya’da gelişmiş radyolar ve daha fazla sayıda soyulmuş arabalar: bir rutin faaliyetler analizi), Security Journal, 5: 154–159.

Bright, J. (1991) “Crime prevention: the British experience” (Suçun önlenmesi: İngiliz tecrübesi), in K. Stenson and D. Cowell, eds., The Politics of Crime Control, pp. 62–85, London: Sage.

Bright, J. (1992) Crime Prevention in America: A British Perspective (ABD’de Suçun Önlenmesi: Bir İngiliz’in Bakış Açısı), Reading, UK: Office of International Criminal Justice.

Brown, B. (1996) CCTV in Town Centres: Three Case Studies (Şehir Merkezlerinde KDTV: Üç Olay Çalışması), Police Research Group Crime Detection and Prevention Series Paper 68, London: Home Office.

Canadian Council on Children and Youth (1989) Safer Tomorrows Begin Today: Promoting Safer, Healthier Communities through Early Investment in Children (Daha Güvenli Yarınlar Bugün Başlar: Çocuklara Erken Yatırım Yoluyla Daha Güvenli ve Sağlıklı Toplumlar Oluşturmaya Katıkı Sağlamak), Ottawa.

Cavallo, A. and Drummond, A. (1994) “Evaluation of the Victorian random breath testing initiative” (Viktorya tesadüfî alkol kontrolü projesinin değerlendirilmesi), in D. South and A. Cavallo, eds., Australasian Drink–Drive Conference 1993, Conference Proceedings, Melbourne, AUS: VicRoads.

Chaiken, J., Lawless, M. and Stevenson, K. (1974) The Impact of Police Activity on Crime: Robberies on the New York City Subway System, Report no. R–1424–N.Y.C., Santa Monica, CA: Rand Corporation.

Challinger, D. (1996) “Refund fraud in retail stores” (Perakende mağazalarında iade sahtekârlığı), Security Journal, 7: 27–35.

Clarke, R. V. (1997) “Introduction” (Giriş), in: R. V. Clarke, ed., Situational Crime Prevention: Successful Case Studies, 2nd ed., Albany, N.Y.: Harrow and Heston.

Clarke, R. V. and McGrath, G. (1990) “Cash reduction and robbery prevention in Australian betting shops” (Avustralya’da bahis dükkânlarında nakit azaltma ve soygunun önlenmesi), Security Journal, 1: 160–163.

Clarke, R. V. and R. Homel (1997) “A revised classification of situational crime prevention techniques” (Konum temelli suç önleme tekniklerinin yenilenmiş bir tasnifi), in S. P. Lab, ed., Crime Prevention at a Crossroads, Cincinnati, OH: Anderson.

Cornish Report (1965) Report of the Committee on the Prevention and Detection of Crime (Suçun Önlenmesi ve Aydınlatılması Hakkında Kurulan Komitenin Raporu), London: Home Office.

Currie, E. (1988) “Two visions of community crime prevention” (Toplum temelli suç önleme hakkında iki görüş), in T. Hope, and M. Shaw, eds., Communities and Crime Reduction, London: HMSO.

Ekblom, P. (1988) “Preventing post office robberies in London: effects and side effects” (Londra’da postane soygunlarının önlenmesi: etkiler ve yan etkiler), Journal of Security Administration, 11: 36–43.

Farrington, D. P. (1994) “Human development and criminal careers” (İnsan gelişimi ve suçlu meslekleri), in M. Maguire, R. Morgan and R. Reiner, eds., Oxford Handbook of Criminology, Oxford: Clarendon Pres.

Graham, J. (1988) “Families, parenting and delinquency prevention” (Aileler, ebeveynlik ve suçluluğun önlenmesi), Research Bulletin, no. 26, London: Home Office.

Graham, J. (1992) “The school” (Okul), in Family, School and Community: Towards a Social Crime Prevention Agenda, Swindon: Crime Concern.

Graham, J. and Bennett, T. (1995) Crime Prevention Strategies in Europe and North America (Avrupa ve Kuzey Amerika’da Suç Önleme Stratejileri), New York: Criminal Justice Pres.

Griswold, D. B. (1984) “Crime prevention and commercial burglary: a time series analysis” (Suçun önlenmesi ve işyeri soygunu: bir zaman serisi analizi), Journal of Criminal Justice, 12: 493–501.

Hall, J. (1952) Theft, Law and Society (Hırsızlık, Hukuk ve Toplum), New York: Bobbs–Merrill.

Hope, T. (1995) “Community crime prevention” (Toplum temelli suç önleme), in M. Tonry and D. P. Farrington, eds., Strategic Approaches to Crime Prevention: Building a Safer Society, Chicago: The University of Chicago Pres.

Hope, T. and Shaw, M. (1988) “Community approaches to reducing crime” (Suçun azaltılmasına toplum temelli yaklaşımlar), in T. Hope and M. Shaw, eds., Communities and Crime Reduction, London: HMSO.

Hough, M., Clarke, R. V. G. and Mayhew, P. (1980) “Introduction” (Giriş), in Clarke, R. V. G. and Mayhew, P. eds., Designing out Crime, London: HMSO.

Hunter, R. D. and Jeffery, C. R. (1992) “Preventing convenience store robbery through environmental design” (Çevre dizaynı yoluyla elverişli mağazalara yönelik silâhlı soygunun önlenmesi), in R. V. Clarke, ed., Situational Crime Prevention: Successful Case Studies, Albany, NY: Harrow and Heston.

Husain, S. (1988) Neighbourhood Watch in England and Wales: A Locational Analysis (İngiltere ve Galler’de Komşu Gözetimi: Bir Yer Analizi), London: Home Office.

Knutsson, J. and Kuhlhorn, E. (1981) “Macro–measures against crime: the example of cheque forgeries” (Suça karşı büyük tedbirler: çek sahtekârlıkları örneği), Information Bulletin, no.1, Stockholm: Swedish National Council for Crime Prevention.

Kolvin, I., Miller, F. J. W., Scott, D. M., Gatzanis, S. R. M. and Fleeting, M. (1990) Continuities of Deprivation? The Newcastle 1000 Family Study (Mahrumiyetin Devamlılığı? Newcastle’da 1000 Aile Araştırması), Aldershot: Avebury.

Laycock, G. and Austin, C. (1992) “Crime prevention in parking facilities” (Otoparklarda suçun önlenmesi), Security Journal, 3: 154–160.

Laycock, G. K. (1991) “Operation identification, or the power of publicity?” (Tespit operasyonu mu, reklâmın gücü mü?), Security Journal, 2: 67–72.

Loeber, R. and Dishion, T. J. (1983) “Early predictors of male delinquency: a review” (Erkek suçluluğunun erken tahmincileri: bir literatür taraması), in J. Q. Wilson and G. C. Loury, eds., From Children to Citizens - Volume III: Families, Schools and Delinquency Prevention (Çocuklardan Vatandaşlara – III. Bölüm: Aileler, Okullar ve Suçluluğun Önlenmesi), New York: Springer Verlag.

Loeber, R. and Stouthamer–Loeber, M. (1986) “Family factors as correlates and predictors of juvenile conduct problems and delinquency” (Gençlerde davranış problemleri ve suçluluğun sebepleri ve tahmincileri olarak ailevî faktörler), in M. Tonry and N. Morris, eds., Crime And Justice – An Annual Review of Research, Vol. 7, Chicago: University Of Chicago.

Lurigio, A. J. and Rosenbaum, D. (1986) “Evaluation research in community crime prevention: a critical look at the field” (Toplum temelli suç önleme hakkında değerlendirme araştırmaları: eleştirel bir bakış), in D. P. Rosenbaum, ed., Community Crime Prevention: Does It Work? London: Sage.

Makris, G. (1996) “The myth of a technological solution to television violence: identifying problems with the V-chip” (Televizyon şiddetine teknolojik bir çözüm efsanesi: problemleri şiddet çipi ile özdeşleştirmek), Journal of Communication Inquiry, 20: 72-91.

Malinowsky–Rummell, R. and Hansen, D. J. (1993) “Long–term consequences of childhood physical abuse” (Çocuklukta maruz kalınan fizikî suiistimalin uzun vadeli sonuçları), Psychological Bulletin, no. 114, pp. 68–79.

Masuda, B. (1993) “Credit card fraud prevention: a successful retail strategy” (Kredi kartı sahtekârlığının önlenmesi: perakende sektörüne yönelik başarılı bir strateji), in R. V. Clarke, ed., Crime Prevention Studies, vol. 1. Monsey, NY: Criminal Justice Press.

Meredith, C. and Paquette, C. (1992) “Crime prevention in high–rise rental apartments: findings of a demonstration project” (Kiralık yüksek apartmanlarda suçun önlenmesi: bir pilot projenin sonuçları), Security Journal, 3: 161–169.

Mirrlees–Black, C., Mayhew, P. and Percy, A. (1996) The 1996 British Crime Survey (1996 İngiliz Suç Anketi), Home Office Statistical Bulletin, London: Home Office.

Morse, B. J. and Elliott, D. S. (1990) Hamilton County Drinking and Driving Study: 30 Month Report (Hamilton Eyaleti Alkollü araç Kullanma Araştırması: 30 Aylık Rapor), Institute of Behavioral Science, Boulder, CO: University of Colorado.

Mortimore, P., Sammons, P., Stoll, L., Lewis, D. and Ecob, R. (1988) School Matters: The Junior Years (Okul Meseleleri: Gençlik Yılları), Shepton Mallett: Open Books.

Newman, O. (1972) Defensible Space: Crime Prevention through Urban Design (Savunulabilir Mekân: Şehir Dizaynı Yoluyla Suçun Önlenmesi), New York: Macmillan.

NRMA Insurance Ltd. (1990) Car Theft in New South Wales (Yeni Güney Galler’de Oto Hırsızlığı), Sydney: National Roads and Motorists’ Association.

Olsson, O. and Wikstrom, P.-O. (1982) “Effects of the experimental Saturday closing of liquor retail stores in Sweden” (İsveç’te perakende içki dükkanlarının cumartesi günleri kapatılması uygulamasının etkileri), Contemporary Drug Problems, Fall: 324-353.

Olsson, O. and Wikstrom, P.-O. (1984) “Effects of Saturday closing of liquor retail stores in Sweden” (İsveç’te perakende içki dükkanlarının cumartesi günleri kapatılması uygulamasının etkileri), Alcohol Policy: Journal of Nordic Alcohol Research, 1: 95 (English Summary).

Osborn, S. and West, D. J. (1978) “Effectiveness of various predictors of criminal careers” (Suçlu Mesleklerinin muhtelif tahmincilerinin etkileri), Journal of Adolescence, no. 1, pp. 101-117.

Patterson, G. R. (1994) “Some characteristics of a developmental theory for early onset delinquency” (Erken başlayan suçlulukla ilgili bir gelişim teorisinin bazı özellikleri), in J. J. Haugaard and M. F. Lenzenweger, eds., Frontiers of Developmental Psychopathology, Oxford University Pres.

Pease, K. (1991) “The Kirkholt project: preventing burglary on a British public housing estate” (Kirkholt projesi: bir İngiliz belediye sitesinde ev hırsızlığının önlenmesi), Security Journal, 2: 73–77.

Poyner, B. (1991) ‘Situational crime prevention in two parking facilities’ (İki park yerinde konum temelli suç önleme), Security Journal, 2: 96–101.

Poyner, B. and Webb, B. (1987a) Successful Crime Prevention: Case Studies (Başarılı Suç Önleme: Olay Çalışmaları), London: The Tavistock Institute of Human Relations.

Poyner, B. and Webb, B. (1987b) “Pepys Estate: intensive policing” (Pepys Sitesi: yoğun polislik), in B. Poyner and B. Webb, Successful Crime Prevention: Case Studies, London: Tavistock Institute.

Ramsay, M. (199l) “A British experiment in curbing incivilities and fear of crime” (Gayri medenî davranışlar ve suç korkusunu engellemek hakkında bir İngiliz uygulaması), Security Journal, 2: 120-125.

Riley, D. and Shaw, M. (1985) Parental Supervision and Juvenile Delinquency (Ebeveyn Gözetimi ve Genç suçluluğu), Home Office Research Study no. 83, London: HMSO.

Rutter, M. and Giller, H. (1983) Juvenile Delinquency: Trends and Perspectives (Genç Suçluluğu: Eğilimler ve Bakış Açıları), London: Penguin.

Rutter, M., Maughan, B., Mortimore, P. and Ouston, J. (1979) Fifteen Thousand Hours: Secondary Schools and their Effects on Children (Onbeş Bin Saat: Orta Öğretim Okulları ve Çocuklar Üzerindeki Etkileri), London: Open Books.

Samdahl, D., and Christiansen, H. (1985) “Environmental cues and vandalism” (Çevredeki emareler ile nâsı ızrar suçu arasındaki ilişki), Environment and Behavior, 17: 446.

Schweinhart, L. J. (1987) “Can preschool programs help prevent delinquency?” (Okul öncesi programlar suçluluğun önlenmesine katkıda bulunur mu?), in J. Q. Wilson and, G. C. Loury, eds., From Children to Citizens - Volume III: Families, Schools and Delinquency Prevention, New York: Springer Verlag.

Seyhan, K. (1994) An Examination and Evaluation of the Development and Role of Police Crime Prevention Officers in England and Wales, (İngiltere ve Galler’de Polis Suç Önleme Uzmanlarının Gelişme ve Rollerinin İncelenmesi ve Değerlendirilmesi), unpublished MA thesis, University of Leicester, UK.

Shaw, C. R. and Mckay, H. D. (1942) Juvenile Delinquency and Urban Areas (Genç Suçluluğu ve Şehir Mekânları), Chicago: University of Chicago Press.

Shearing, C. D. and Stenning, P. C. (1984) “From the panoptican to Disney World: the development of discipline” (Panoptikandan Disney Dünyasına: disiplinin gelişmesi), in A. Doob and E. Greenspen, eds., Perspectives in Criminal Law: Essays in Honour of John Ll. J. Edwards, Aurora: Canada Law Book.

Simmons, J. and colleagues (2002) Crime in England and Wales 2001/2002 (2001/2002’de İngiltere ve Gallerde Suç), Home Office Statistical Bulletin, London: Home Office.

Simmons, J. and Dodd, T. (2003) Crime in England and Wales 2002/2003 (2002/2003’de İngiltere ve Gallerde Suç), Home Office Statistical Bulletin, London: Home Office

Sloan–Howitt, M. and Kelling, G. L. (1990) “Subway graffiti in New York city: “gettin’ up” vs. “meanin’ it and cleanin’ it” (New York şehrindeki metroda duvar yazıları: “düzenlemeye” karşı “kararlılık ve temizleme”), Secuirity Journal, 1: 131–136.

Tremblay, R. E. and Craig, W. M. (1995) “Developmental crime prevention” (Gelişmeci suç önleme), in: M. Tonry and D. P. Farrington, eds., Strategic Approaches to Crime Prevention: Building a Safer Society, pp. 151–236, Chicago: The University of Chicago Press.

Utting, D., Bright, J. and Henricson, C. (1993) Crime and the Family (Suç ve Aile), Family Policy Studies Centre, occasional paper 16, London.

Veno, A. and Veno, E. (1993) “Situational prevention of public disorder at the Australian motorcycle grand prix” (Avustralya Motosiklet Grand Pri’sinde kamu düzensizliğinin konumsal tedbirlerle önlenmesi), in R. V. Clarke, ed., Crime Prevention Studies, vol. 1, Monsey, N.Y.: Criminal Justice Press.

Walmsley, R., Howard, L. and White, S. (1991) The National Prison Survey 1991: Main Findings (Millî Hapishane Anketi: Temel Bulgular), Home Office Research Study no. 128, London: HMSO.

Weatheritt, M. (1986) Innovations in Policing (Polislikte Yenilikler), London: Croom Helm.

West, D. J. (1982) Delinquency: Its Roots, Careers and Prospects (Suçluluk: Kökenleri, Meslekleri ve Beklentileri), London: Heinemann.

Wilkinson, P. (1986) Terrorism and the Liberal State (Terörizm ve Liberal Devlet), 2nd ed. New York: New York University Press.

Wilson, H. (1980) “Parental supervision: a neglected aspect of delinquency” (Ebeveyn gözetimi: suçluluğun ihmal edilmiş bir yanı), British Journal of Criminology, 20 (3): 203–235.

Wilson, J. Q. and Kelling, G. (1982) “Broken windows” (Kırık pencereler), Atlantic Monthly, March, pp. 29–38.

Zimbardo, P. G. (1973) “A field experiment in auto–shaping” (Otomatik şekillendirme konusunda bir saha deneyi çalışması), in C. Ward, ed., Vandalism, London: Architectural Press.

Dipnotlar

•Yargıtay üyesi

TOSUN, Öztekin., Suç Hukuku El Kitabı , İstanbul 1979, s.176

HAFIZOĞLULLARI, Zeki., Polisin Zor Kullanma Görevi ve Yetkisi, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Kasım 1995, C.III, sy.4, s.14

TOROSLU, Nevzat., Ceza Hukuku, Ankara, 2001, s.65

EREM, Faruk/DANIŞMAN, Ahmet/ARTUK, Mehmet Emin., Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara 1997, s.552; TOROSLU, s.67; ÖZTÜRK, Bahri/ERDEM, Mustafa Ruhan/ÖZBEK, Veli Özer., Uygulamalı Ceza Hukuku ve Emniyet Tedbirleri, 5. Baskı, Ankara 2001, s.154 vd.

DÖNMEZER, Sulhi., Genel Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul 2003, s.148

DEMİRBAŞ, Timur., Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2002, s.280

CGK., 20.4.2004/1-MD-47, 2004/101

CGK., 3.2.1998, 1997/1-183, 1998/1

CGK., 23.3.1999, 1999/1-13, 1999/475

SAVAŞ, Vural/MOLLAMAHMUTOĞLU, Sadık., Türk Ceza Kanununun Yorumu, 2. Baskı, Ankara 1998, s.942.

YKD., 2003/3, s.459-460

1. CD., 9.2.2004, 2003/1762, 2004/185

1. CD., 27.5.2003, 2002/4461, 2003/1148

1. CD., 8.6.1999, 505/2223

YKD., 2004/5, s.792-794

4. CD., 29.6.1994, 1787/5919

4. CD., 21.12.1998, 11585/11827

4. CD., 4.5.2000, 2936/3783

4. CD., 4.2.2002, 17325/1101

4. CD., 9.4.2002, 4034/5887 (YKD., 2003/5, s.800)

4.CD., 6.11.2002, 2002/13030, 2002/16349

CGK., 18.11.1985, 1985/4-207, 1985/580 (YKD., 1986/5, s.728)

4. CD., 18.3.1997, 1730/1999 (YKD., 1997/8, s.1323)

4. CD., 3.4.1996, 2115/2985

4. CD., 17.2.2004, 2003/272, 2004/1452

ÖRGÜTLÜ SUÇLARLA MÜCADELEDE POLİS

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele

Daire Başkanı: Hanefi Avcı

(2 Temmuz 2004 Tarihinde Gerçekleştirilen İnsan Hakları ve Devletin Yetkileri

Seminerinde Yapılan Konuşmanın Metnidir)

Giriş

Çağımızda son derece hızlı bir şekilde yaşanan küreselleşmede gelinen aşama ve ekonomi, teknoloji, iletişim ve ulaşım alanlarında görülen hızlı değişim ve gelişmeler; suç ve suçlulukta da değişim ve gelişmeyi beraberinde getirmektedir. Son yıllarda kişisel amaçlarla işlene gelen suçlar, artık örgütlü bir grubun çıkarı amacıyla işlenir hale gelmiştir. Toplumun kültürel ve ekonomik yapısındaki yozlaşma, işsizlik, kişisel menfaati her şeyin üstünde gören bir anlayışın gelişmesi, suçla mücadele yöntemlerinin ve imkanlarının suçlulukla aynı hızla gelişememesi gibi daha bir çok neden, örgütlü suçluluk olgusunun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Örgütlü suç kavramı; ülkelerin hem ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki yapılarını etkilemekte, hem de bunlara göre şekillenmektedir. Bu nedenle, legal yapı içerisinde gizlenmiş örgütlü suçun tespitini yapmak oldukça zordur.

Suç örgütleri; diğer ülkelerle irtibatlı ya da ülkeler arasında kolaylıkla geçiş yapabilen global bir yapıya sahiptirler. Para ve mal hareketlerinden ustaca yararlanarak, işledikleri suçlar vasıtası ile elde ettikleri paralarını ticari usul ve metotlarla aklama işlemlerini çok hızlı gerçekleştirmektedirler. İletişim ve teknolojik gelişmelerden en iyi şekilde yararlanır ve ileri teknolojiyi amaçları doğrultusunda kullanabilirler. Bu suçla mücadele edenleri ve siyasi otoriteyi; yozlaştırarak, güçsüz bıraktıkları sistemin, sahip olduğu servetleri soyarlar. İtalyan hukukçu Mazni mafya tipi örgütlerini/örgütlü suçları, ‘suç mektebi’ diye tanımlamaktadır.

Örgütlü suçlar deyince, terörün dışında akla gelen en önemli örgütlü suç tipleri şunlardır: Çıkar amaçlı örgüt suçları, uyuşturucu madde kaçakçılığı, silah ve mühimmat kaçakçılığı, tarihi eser kaçakçılığı, kalpazanlık ve kıymetli evraklarda sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık, nükleer madde kaçakçılığı, karaparanın aklanması, gümrük kaçakçılığı, göçmen kaçakçılığı, insan ticareti ve yolsuzluk.

Uluslararası platformda örgütlü suçlarla mücadele

Ülkemizde ve Avrupa’da, özellikle 1980’li yıllarda doruğa tırmanan örgütlü suçluluğa karşı; yasal ve idari önlemler, ancak 1990’lardan sonra alınmaya başlamıştır. Bu amaçla 1996 yılında çıkartılan 4208 sayılı “Karapara Aklanmasının Önlenmesi” kanunu ülkemizdeki yasal bir boşluğu doldurmaya çalışmıştır.

Örgütlü suçlar ve bunlarla mücadeleye yönelik eylemler, ilk olarak uyuşturucu madde kaçakçılığı alanında kendini göstermiştir. Ulusal yasalarla tarif edilen bu suç ve son derece etkili yaptırımları olan uyuşturucuyla mücadelede, çeşitli bölgesel anlaşmalardan sonra, Birleşmiş Milletler bünyesinde 1961 yılında Uyuşturucu Maddelere Dair Tek Sözleşmesi, 1971 yılında Psikotrop Maddeler Sözleşmesi, 1988 yılında da Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığıyla Mücadele Sözleşmesi hazırlanmıştır. Uyuşturucu ve psikotrop maddelerle bunların imalinde kullanılan kimyasalların yasadışı trafiğinin ve uyuşturucudan elde edilen karaparanın aklanmasının önlenmesi, kontrollü teslimatın uygulanması gibi, örgütlü suçlarla mücadelede çok önemli yenilikler getiren bu Sözleşmeler ülkemiz tarafından da onaylanmıştır.

Örgütlü suçlarla mücadelenin en önemli basamağı, hiç şüphesiz suçtan elde edilen gelirlerin, suçluların elinden alınmasıdır. Bu bilinçten hareket eden uluslararası toplum, 1988 Sözleşmesinden sonra, 1990 yılında bu sefer üyesi bulunduğumuz Avrupa Konseyi bünyesinde “Suçtan Kaynaklanan Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve El Konulmasına İlişkin Sözleşme” imzaya açılmıştır. Ülkemiz tarafından 2001 yılında imzalanan bu Sözleşme de 2004 yılında onaylanmıştır.

Örgütlü suçların varlıklarını devam ettirebilmelerinin en önemli sebeplerinden birisi de yolsuzluktur. Bunun bilincinde olan uluslar arası toplum bu defa da; Avrupa Konseyi bünyesinde, Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi ve Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesini hazırlamıştır.

Örgütlü suçlarla ilgili olarak mücadeleye adını yazdıran en önemli uluslar arası düzenleme de, 2000 yılında imzaya açıldığı gün 124 ülke tarafından imzalanan Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesidir. Bu kadar geniş katılımlı bir Sözleşmeyle ülkeler, örgütlü suçlarla mücadelede ne kadar kararlı ve azimli olduklarını göstermiş oldular.

Karaparanın aklanması, yolsuzluk ve adaletin engellenmesi suçlarının, örgütlü suçların ayrılmaz parçaları olduğunu bir kez daha hatırlatan Sözleşmenin en önemli yeniliklerinden biri, “suç örgütü”nün tanımını yapmasıdır. Buna göre; örgütlü suç grubu, “doğrudan veya dolaylı olarak mali veya diğer bir maddi çıkar elde etmek amacıyla belli bir süreden beri varolan ve Sözleşmede belirtilen bir veya daha fazla ağır suç veya yasadışı eylemi gerçekleştirmek amacıyla birlikte hareket eden, üç veya daha fazla kişiden oluşan yapılanmış grup”tur. Suç örgütünün kaç kişiden oluşacağı ve anlaşarak birleşme koşulu, bu konudaki ulusal yasalarımızda da mevcuttur. Ayrıca Yargıtay içtihatlarında, amaç birliği, süreklilik, davranış birliği gibi bazı özelliklerin de örgütün belirleyici unsurları olduğu gösterilmiştir. Buna karşılık, Sözleşmenin ifade ettiği şekilde net bir tanım yasalarımızda bulunmamaktadır.

Sınıraşan Örgütlü Suçlarla Mücadele Sözleşmesinin “insan ticareti”, “göçmen kaçakçılığı” ve “yasadışı ateşli silah ticareti” ile ilgili 3 ek protokolü de vardır ve bunların hepsi ülkemiz tarafından onaylanmış ve iç hukuk düzenlemeleri yapılmıştır.

Örgütlü suçla mücadelenin uluslararası boyutunda gelinen son aşama, 2003 yılı Aralık ayında imzaya açılan ve ülkemiz tarafından da imzalanan “Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”dir.

4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanun

Örgütlü suçların asıl amacı; büyük miktarlarda kolay para kazanmaktır. Bu nedenle bu suçlara karşı yürütülen mücadelede başarının sağlanması için, suçtan elde edilen gelir hedef alınmalıdır. Bu gelire el konulması ve müsaderesi sağlanmalı eğer bu gelir başka bir kıymete dönüştürülmüş veya gizlenmiş ise karapara araştırması yapılmalıdır.

Günümüz dünyasında, demokratik değer ve düşünceler giderek büyük önem kazanmaktadır. Kişisel hak ve özgürlükler ile sosyal ve kültürel hakların önündeki tüm engellerin kaldırılması ve hakların alabildiğince genişletilmesi tartışmasız olarak genel kabul görmekte ve uygulanmaktadır. Ekonomik hak ve özgürlüklerde ise; durum bundan daha farklıdır. Geniş ekonomik imkanlara sahip olanların, fakirlere ve zayıflar aleyhine kazanımlar elde etmemesi için, ekonomik haklarda sınırlamalar yapılması gerektiği kabul edilmektedir. Yani ekonomik haklarda, sınırsız özgürlük ve sınırsız hareket kabiliyeti sözkonusu değildir. Ekonomik alanda yapılan bir takım sınırlama, denetim ve düzenlemelere bu bakış açısıyla bakılması bir zorunluluktur.

Özellikle 1980'lerden sonra dünya için en önemli tehlikelerden biri haline gelen örgütlü suçlarla, mücadele için; tüm dünya ülkeleri gibi ülkemizde de özel tedbirler alma gayretleri hızlandı.

Bu süreç içindeki en önemli gelişme; hiç şüphesiz karaparanın aklanması ile mücadele oldu. Suç örgütlerinin finans kaynaklarını kurutmadan, ellerindeki haksız temin edilmiş kazançları almadan, işledikleri suçları önlemek mümkün değildir. Hukukun egemen olmadığı düzenlerde, otorite boşluğundan yararlanan suç örgütleri, eğer ekonomik yönden de güçlüyseler, engel tanımazlar. İşte bunun bilincine varan ülkemiz, 1996 yılı sonunda 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanunu çıkarmıştır.

Ülkemiz tarafından, tüm suçlardan elde edilen gelirlerin değil, bazı önemli suçlardan elde edilen gelirlerin yasallaştırılması çabaları, karaparanın aklanması suçu olarak tanımlanmıştır. Buna göre karaparaya kaynaklık edecek suçlar şunlardır: Uyuşturucu madde kaçakçılığı, gümrük kaçakçılığı, silah, mühimmat, nükleer ve patlayıcı madde kaçakçılığı, tarihi eser kaçakçılığı, organ ve doku kaçakçılığı, vergi suçları, devlet şahsiyetine karşı işlenen suçlar, şahıs hürriyetine karşı işlenen suçlar, sahtecilik ve dolandırıcılık suçları.

4208 sayılı Kanun ile, yukarıda saydığımız suçlardan elde edilen gelirleri yasallaştırma çabasında olan kişilere; hapis, ağır para ve müsadere cezaları öngörülmüştür. 4208 sayılı Kanun, karaparanın aklanması suçları ile mücadelede kolluğun yanında, bankalar ve mali kuruluşlar da inceleme yetkisine sahip, yeni ve özel bir birim kurmuştur. Maliye Bakanlığı bünyesinde kurulan Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK), zaten meslekleri sebebiyle; bankalar ve diğer mali kuruluşlarda inceleme yetkisine sahip olan, özel denetim elemanlarını, bu incelemeler için görevlendirmektedir.

4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu

Örgütlü suçla mücadeleyi destekleyen en önemli kanun ise, 1999 yılında çıkartılan 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu olmuştur. 4422 sayılı Kanun, ceza usul hukukundaki bir çok eksiklikleri, temel hak ve özgürlükleri teminat altına alarak gidermiştir .

Örgütlü olarak işlenen suçların ortaya çıkartılması ve delillendirilmesi için 4422 sayılı Kanun, iletişimin dinlenmesi, gizli izleme, gizli görevli kullanılması, kayıt ve verilerin incelenmesi, hak ve alacaklara tedbir konması, tanıkların, muhbirlerin ve kolluk görevlilerinin korunması tedbirlerinin uygulanmasına imkan sağlamış ve bu tedbirlerin sadece 4422 sayılı Kanun kapsamına giren suçlarda değil, terör suçlarında ve teşekkül halinde işlenen uyuşturucu madde, tarihi eser ve silah-mühimmat kaçakçılığı suçlarında da kullanılabileceğini belirtmiştir . 2003 yılı sonunda çıkarılan 5020 sayılı Kanun ile sözkonusu usul ve tedbirlerin; 4389 sayılı Bankalar Kanununun zimmet suçunu düzenleyen 22 nci maddesinin 4 üncü bendindeki suçlarda da uygulanabilmesi imkanı sağlanmıştır.

4422 sayılı Kanun; örgütlü suçların soruşturulmasında, delil toplamaya imkan verecek bazı özel tedbirlerin kullanılabilmesine imkan vermektedir .Bu tedbirlerin tamamı, kişi hak ve özgürlüklerine kısıtlamalar da getirmektedir. Ancak, Anayasa ve uluslararası hukuk metinlerindeki kriterlere uygun olan bu kısıtlamalar; tüm demokratik hukuk devletlerinde olduğu gibi, bir çok güvenceler içermektedir. Tamamı hakim kararı ile alınan bu tedbirler, 4422 sayılı Kanunun ilgili maddelerinde belirtilen çok ciddi örgütlü suçlar için ve en son çare olarak uygulanabilmektedir.

Örgütlü suçlarla mücadelede bu yol izlenirken, tüm hareketlerin planlanması ve kuruluşlar arasında eşgüdümün sağlanması gerekmektedir. Uzun yıllar boyu edinilen tecrübeler, örgütlü suçlarla mücadelenin ''projelendirilmesi'' ve ''ortak çalışma grupları''nca yürütülmesinin gerekliliğini ortaya koymuştur. Bunun sonucunda, savcının eşgüdümünde, ilgili kolluk ve kamu kuruluşlarından görevlilerin katılımıyla oluşturulacak Çalışma Gruplarınca, hazırlanacak projeler aracılığıyla, suç örgütlerinin ortaya çıkartılmasını sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur. 4422 sayılı Kanunun öngördüğü tedbirlerin uygulanması sırasında, bu anlayışın hayata geçirilmesi fırsatı doğmuş ve bir de Yönetmelik çıkarılmıştır.

Yolsuzlukla Mücadele Kanunu Tasarısı

Örgütlü suçlarla mücadelede gerçekleştirilen yasal düzenlemelerin bu gün için sonuncusu da Yolsuzlukla Mücadele Kanunu Tasarısıdır.

TBMM Gündeminde bulunan Yolsuzlukla Mücadelede Kanunu Tasarısı ile, yolsuzluk niteliği taşıyan bazı suçların, örgütlü işlenmesi ve belirli bir asgari limitin üzerinde haksız çıkarın ortaya çıkması halinde; özel soruşturma ve kovuşturma usulleri öngörülmektedir. Bu suçlar; rüşvet, zimmet, irtikap, nitelikli dolandırıcılık, göçmen kaçakçılığı, insan ticareti, organ ve doku kaçakçılığı, bilişim alanındaki suçlar, sahtecilik, vergi kaçakçılığı, sermaye piyasasında manipülasyon, kamu görevlilerinin haksız mal edinmesi, karaparanın aklanması ve gümrük kaçakçılığı suçlarıdır.

Söz konusu suçların örgütlü ve belli miktarın üzerinde haksız çıkar doğuracak şekilde işlenmesi halinde; soruşturma ve kovuşturma, genel yargı sistemi içinde görevli olan ağır ceza mahkemelerinden, yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenecek olanları tarafından yerine getirilecektir. İhtisas mahkemesi niteliğindeki bu mahkemelerin nezdindeki hakim ve savcılar da, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından 3 yıllığına atanacaklardır.

Yolsuzlukla Mücadele Kanunu Tasarısı kapsamındaki soruşturmalar, yetkili mahkeme nezdindeki Cumhuriyet Savcıları tarafından bizzat yürütülecek; özel kanun hükümleri hariç olmak üzere, kamu görevlileri için öngörülen dokunulmazlıklar uygulanmayacak, özel soruşturma yöntemleri uygulanabilecek, çalışma grupları oluşturulabilecek, uluslararası işbirliği sağlanabilecektir. Kolluk da, gerek genel yetkilerini, gerekse bu Kanunla öngörülen özel yetkileri kullanabilecektir.

Tasarının getirdiği önemli düzenlemelerden birisi de, kapsamdaki suçların tüzel kişi bünyesinde, yöneticiler tarafından ve tüzel kişilik yararına işlenmesi halinde, tüzel kişiye de ayrıca para cezasının verilmesini öngörmesidir. Ayrıca Tasarıyla, suçun ortaya çıkarılmasında yardımcı olanlar ile verdikleri zararları giderenler hakkında kademeli ceza indiriminin uygulanması, yardım sağlanan kişilerin korunması ve ifadelerinin ses ve görüntü değişikliği yapılarak alınabilmesi ile ihbarcılara ikramiye verilmesi hükümleri de düzenlenmektedir.

Uluslararası sözleşmelerde örgütlü suçlarla mücadele

Örgütlü suçlarla mücadelede, diğer suçlardan farklı yöntemlerin uygulanması gerekliliği, uluslararası Sözleşmelerde de yer alan bir zorunluluktur. Bu konudaki en temel enstrüman olan; “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” ve “Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” nin öngördüğü bazı özel düzenlemeler şöyledir:

-Dürüstlüğü hakim kılmak ve yolsuzluğu önlemek, ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için yasal, idari veya diğer etkin önlemlerin alınması,

-Bu suçlar bakımından tüzel kişilerin cezaî, idarî veya Hukukî sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler yapmak,

-Örgütlü suçları işleyen kişilerin kovuşturmasıyla ilgili iç hukuktaki takdire dayalı tüm yasal yetkilerin, bu suçlara yönelik tedbirlerinin etkinliğini en üst düzeye getirecek ve bu tür suçların işlenmesini caydıracak şekilde kullanılmasını sağlamak,

-Bu suçlar için; daha uzun dava ve ceza zamanaşımı sürelerinin öngörülmesi,

-Örgütlü suçlardan elde edilen gelir veya değeri bunlara tekabül eden malvarlığı ile suçlarda kullanılmış veya kullanılması amaçlanan malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlere el konması ve müsaderesinin öngörülmesi,

-Müsadere konusunda uluslar arası işbirliği yapılması, suçluların iadesi, hükümlülerin ve yargılamanın nakli, adli yardımlaşma gibi konularda etkili bir işbirliğinin sağlanması,

-Uluslararası alanda ortak soruşturmalar yürütülmesi,

-Örgütlü suçla etkin olarak mücadele etmek amacıyla; kontrollü teslimat, elektronik veya başka biçimlerde izleme, diğer özel soruşturma yöntemlerinin kullanımına imkan verecek önlemlerin alınması,

-Suç sabıka kayıtlarının tutulması ve değişimi,

-Tanık, mağdur ve bilgi veren kişiler için, mahkemede özel tekniklerle dinlenmeleri de dahil, her türlü koruma tedbirlerinin uygulanması,

-Soruşturmalarda yardımcı olanlara, ceza indirimi de dahil kolaylıkların sağlanması,

-Eğitim ve teknik yardım sağlanması,

-Bilgilerin toplanması, analizi ve değişimi.

Mücadelenin idari, eğitim ve teknik boyutu

Ülkemizde örgütlü suçlarla mücadele polis, sorumluluk alanı itibariyle belediye sınırları içerisinde görevli olduğundan, bu suçların yoğun olarak işlendiği yerlerde görev yapmaktadır.

Böylesine tehlikeli ve ülkemizin sosyal, ekonomik ve siyasi hayatını olumsuz etkileyen suçlarla mücadele elbette ki, yetişmiş uzman personel, özel donanım ve nihayet kanunların tanıdığı özel soruşturma tekniklerinin varlığını gerektirir .

Küreselleşme ve teknolojide yaşanan baş döndürücü gelişmeler sonrasında, örgütlü suçların faaliyet alanı da genişlemiştir. Uyuşturucu kaçakçılığından, özelleştirme ihalelerine varıncaya kadar, birbirinden farklı pek çok alanda faaliyet gösterir olmuşlardır. Böylesine gelişen örgütlü suçlarla mücadelede görev alan personelin de, her konuda uzman olmaları gerekmektedir. Bu uzmanlığın da, görev deneyimi yanında, eğitim programları ile sağlanması gerektiği yönünde hiçbir tereddüdümüz yoktur.

1999 yılında başlayan eğitim hamlesi sonucunda, kaçakçılık ve organize suçlarla mücadele birimlerinde çalışan personelin tamamının ''Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Temel Eğitim Kursu''nu görmeleri sağlanmaktadır.

Örgütlü suçla mücadele eden personelin, suç örgütlerinin kullandıkları yöntemler ile bu suçların soruşturulmasında kullanılan özel yöntemler konusunda en iyi şekilde eğitilebilmeleri için, Ankara'da modern bir eğitim merkezi kurulmuştur. Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığına bağlı olan bu merkezin adı ''Türkiye Uluslararası Uyuşturucu ve Organize Suçlarla Mücadele Akademisi (TADOC)'dir. Birleşmiş Milletler örgütünün uyuşturucu ve organize suçlarla mücadeleden sorumlu birimi ile gerçekleştirilen işbirliği sonucunda kurulan merkezde, sadece ülkemizdeki değil, bölge ülkelerindeki örgütlü suçla mücadele görevlileri de eğitilmektedir. Eğitim programlarının yanında, personelin görev başında eğitimi için de çaba sarf edilmektedir. Ayrıca, uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede kullanılan narkotik dedektör köpeklerin yetiştirilmesi için Ankara'da kurulan Köpek Eğitim Merkezi, 1997 yılından beri hizmet vermektedir.

Nitelikli personel, eğer gelişmiş teknoloji ve kanunların verdiği güç ile desteklemezse, yine başarılı olamaz. Örgütlü suçla mücadelede başarının getireceği mali kazanç, örgütlü suçla mücadele için yapılacak harcamalardan kat kat fazladır. Çünkü suç örgütleri, kamu düzenini ve vatandaşın Devlete olan güvenini bozduğu gibi, gerek Devletimizden, gerekse halkımızdan temin ettiği ekonomik kazançlarla, güçlerine güç katmaktadırlar. Bu nedenle de, örgütlü suçla mücadele birimleri; oto, bilgisayar ve teknik cihaz yönünden, önceki yıllara oranla daha iyi donatılmaktadır.

Uluslararası ilişkiler

Sınır aşan örgütlü suçlarla mücadelede başarıya ulaşmak için, uluslararası işbirliğine gereken önem verilmektedir. Bu amaçla gerek uluslararası kuruluşlar nezdinde, gerekse ülkelerle ikili olarak işbirliği sağlanmaktadır .

Ülkemizin üyesi olduğu Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü ve Ekonomik İşbirliği Örgütü bünyesindeki, suçla mücadele amaçlı birimler ile uluslar arası alanda örgütlü suçlara karşı faaliyet gösteren; Interpol, Europol, Güneydoğu Avrupa İşbirliği Girişimi (SECI), Güneydoğu Çalışma Grubu gibi kuruluşların faaliyetlerine etkin olarak katılım sağlanmaktadır.

Sınıraşan bir yapıya sahip örgütlü suçlarla mücadelede, uluslararası işbirliğine ve karşılıklı bilgi paylaşımına büyük önem veren ülkemiz, 63 ülke ile Güvenlik İşbirliği Metinleri imzalamış bulunmaktadır. Bu GİB Metinleri çerçevesinde; doğrudan bilgi alışverişine dayalı etkin bir işbirliği gerçekleştirilmektedir. Ayrıca Türk Polisi ile Bulgaristan, Gürcistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Ukrayna, Romanya ve Ürdün arasında “Bilgisayar Destekli Uluslararası Acil Müdahale Sistemi” mevcuttur.

Mali, narkotik ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadele noktasında yapılan operasyonel çalışmalara ilişkin bilgiler ise şöyledir:

Uyuşturucu madde kaçakçılığı

Uyuşturucu madde kaçakçıları daha fazla para kazanabilmek uğruna gençliği zehirlemektedirler ve gerekli tedbirler alınmaz ise bu tehlike hepimiz için mevcuttur. Daha fazla para kazanabilmek uğruna ülkemizin kaynakları heba edilmektedir. 2002 yılı içerisinde 4147 uyuşturucu madde kaçakçılığı olayında 8360 sanık yakalanmıştır. Bu şahıslarla birlikte; 2440 kg. afyon türevi uyuşturucu madde (eroin, bazmorfin, afyon), 3292 kg esrar maddesi, 7 kg. 734 gram kokain, 6.807.520 adet sentetik uyuşturucu madde (captagon, ecstasy) ve18 ton asetikanhidrit ele geçirilmiştir.

2003 yılında 3736 uyuşturucu madde kaçakçılığı olayında 7934 sanık yakalanmıştır. Bu şahıslarla birlikte; 4.444 kg. afyon türevi uyuşturucu madde, 2761 kg esrar, 3 kg kokain, 2.779.172 adet sentetik uyuşturucu madde ve 5.918 lt. asetik anhidrit maddesi ele geçirilmiştir.

2004 yılı ilk (5) aylık dönemde meydana gelen 1961 olayda ise, 4161 şahıs yakalanmıştır. Bu şahıslarla birlikte; 7455 kg afyon türevi uyuşturucu madde, 906 kg esrar, 86 kg kokain, 1.210.351 adet sentetik uyuşturucu madde ele geçirilmiştir.

Görüleceği üzere, son yıllarda uyuşturucu madde yakalamalarında ciddi artışlar meydana gelmiş olup, sadece 2004’ün ilk beş aylık döneminde bile önceki senelerin yıllık yakalama miktarından daha yüksek oranda yakalamalar gerçekleştirilmiştir.

Uyuşturucu madde kaçakçılığı yapan organizasyonlarına yönelik olarak 1997 yılından 2004 yılına kadar yurt içi 23 ve yurt dışı 40 olmak üzere toplam 63 kontrollü teslimat uygulaması gerçekleştirilmiştir. Bu kontrollü teslimatların büyük bir kısmı ABD ve Almanya ile gerçekleştirilmiş, ayrıca yurt içerisinde yapılan kontrollü teslimatlar da büyük bir yer tutmuştur.

Ülkemiz uluslararası işbirliğine ulusal ve uluslararası koordinasyona, arz ve talep azaltımına, uzman personel faktörüne önem vererek, uyuşturucuyla mücadelesini başarıyla sürdürmektedir.

Uluslararası, bölgesel ve ikili düzeyde uyuşturucu madde kaçakçılığına karşı yürütülen bu çalışmalar ve işbirliği, hem ilgili kuruluşların hem de ülkelerin övgüsüyle karşılanmaktadır. Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulunun (INCB) 2002, 2003 Raporlarında ve bu Raporlara Ek Raporlar ile “ABD Uluslararası Narkotik Kontrol Stratejisi 2002” ve “Uluslararası Uyuşturucu ve Kanun Uygulayıcılar Ofisinin 2003 Yılı Raporunda”; “ülkemizin uyuşturucu maddelere karşı vermiş olduğu başarılı mücadelesi tescil edilmekte ilgili makamlarımızın çalışmalarından dolayı duyulan memnuniyet not edilmekte, ayrıca kontrollü teslimat tekniğinin ülkemiz tarafından başarıyla kullanıldığı” belirtilmektedir.

Mali suçlar

Mali suçlar alanında gerçekleştirilen operasyonların yıllara göre dağılımı ise şu şekildedir;

2002 yılı içerisinde meydana gelen 7305 olayda, 16,607 sanık yakalanmış, bu şahıslarla birlikte; 4.667 adet tarihi eser, 15.231 adet sikke, 1213 adet sahte pasaport, 69.891 adet Döviz, 39.907 adet TL, 243 adet kaçak oto ve 6.673.466 litre akaryakıt ile ele geçirilmiştir.

2003 yılı içerisinde meydana gelen 5.424 olayda 11603 şahıs yakalanmış, bu şahıslarla birlikte; 2607 adet tarihi eser, 5573 adet sikke, 535 adet sahte pasaport, 42.616 adet Döviz, 23.705 adet TL ve 960.187 Lt. akaryakıt ele geçirilmiştir.

2004 yılı ilk (5) aylık içerisinde ise, Adana’da 385, İstanbul’da 210, Antalya’da 208, İçel’de 207 ve Diyarbakır’da 194 olay başta olmak üzere, diğer illerle birlikte ülke genelinde toplam 3885 olay meydana gelmiştir. Bu olaylarda, 7219 şahıs yakalanmış, bu şahıslarla birlikte; 2.752 adet tarihi eser, 7.397 adet sikke, 292 adet sahte pasaport, 16.138 adet Döviz, 15.215 adet TL ve 2.403.532 Lt. akaryakıt ele geçirilmiştir.

Suçla mücadelede öncelikli konulardan birisi olarak belirlediğimiz ekonomik suçlara karşı ise, 2004 yılı içinde sadece bu alanda gerçekleştirilen operasyonların ekonomik büyüklüğü 2 milyar Dolar civarındadır.

Çıkar amaçlı örgüt suçları ve silah kaçakçılığı

Çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadelede ve silah-mühimmat kaçakçılığı alanında düzenlenen toplam 69 ulusal ve uluslararası planlı operasyon neticesinde birçok suç örgütü çökertilmiştir.

Türkiye genelinde organize suç gruplarına yönelik olarak yapılan çalışmalar ve bunlara ait istatistiki bilgiler yıllara göre şu şekildedir;

2002 yılında meydana gelen 324 olayda ise 2219 şüpheli şahıs yakalanmış, bu şahıslarla birlikte 381 adet tabanca, 9 adet uzun namlulu silah ve 5.853 adet fişek ele geçirilmiştir.

2003 yılında, meydana gelen 231 olayda 1617 şüpheli şahıs yakalanmış, bu şahıslarla birlikte 276 adet tabanca, 7 adet uzun namlulu silah ve 5.572 adet fişek ele geçirilmiştir.

2004 yılı ilk (5) aylık dönemde İstanbul’da 16, Bursa’da 9, Adana’da 7, Kocaeli’de 7, Ankara’da 6, Gaziantep’te 5, Mersin’de 4 olmak üzere ülkemiz genelinde çıkar amaçlı suç örgütlerine yönelik toplam 93 operasyon gerçekleştirilmiş olup, bu olaylarda, 944 şüpheli şahıs yakalanmış, bu şahıslarla birlikte; 221 adet tabanca, 5 adet uzun namlulu silah ve 4735 adet fişek ele geçirilmiştir.

Son döneme ait silah ve mühimmat kaçakçılığı olay istatistiklerine bakıldığında ise, ABD’nin Irak’a askeri müdahalesinin beraberinde getirdiği sıcak çatışmalar ve Kuzey Irak’ta devam eden otorite boşluğu nedeniyle, ülkemize illegal yollardan giren Irak orijinli fabrikasyon silah sayısında önceki yıllara oranla artış olduğu görülmektedir. Buna karşı aralıksız uygulanan güvenlik tedbirleri neticesi 2004 yılının ilk beş ayında meydana gelen 100 olayda 299 şüpheli şahıs yakalanmış, bu şahıslarla birlikte; 428 adet tabanca, 8 adet uzun namlulu silah ve 12.814 adet fişek ele geçirilmiştir.

Bu son dönemde uyuşturucu, mali ve organize suçlar alanında gerçekleştirilen tüm operasyonlarda, hazırlık soruşturmasının gizliliği ilkesine harfiyen uyulduğu, tahkikata konu olan şüphelilerin hak ve özgürlüklerine saygı gösterildiği hepinizin malumlarıdır. Bunda temel amaç, kamu yararını gerçekleştirirken, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini de göz önünde bulundurmak ve ileride telafisi mümkün olmayacak ekonomik ve sosyal kayıpları önlemektir. Bu çerçevede, şüphelileri toplum önünde özellikle sansasyonel biçimde suçlu gösterecek davranışlardan özellikle kaçınılmaktadır.

Sonuç

Türkiye, mevzuat yönünden, Avrupa Birliği ile uyum içindedir. Pratiğinde Avrupa Birliği’ne uygun olduğu, ancak uluslararası işbirliğinin daha da güçlendirilmesine yönelik çabalarımızın artarak devam ettiği söylenebilir. Unutulmamalıdır ki, tüm devletler, örgütlü suçlara karşı aynı kararlılık ve azmi göstermediği sürece, organize suçlar dünyanın önemli sorunlarından biri olmaya devam edecektir. Türk Polisi, bu konuda üzerine düşen sorumluluğun bilincinde, mücadelesini artan bir hızda sürdürme kararlılığındadır.

Genel olarak örgütlü suç grupları açısından ülkemizdeki durum hakkında şunlar söylenebilir:

• Terör örgütleri bu ülkeye çok zarar vermiş, terörle mücadelede harcanan bu çabalar sırasında büyük mesafe alınmıştır. Bu alanda yeterli argümana sahip olduğumuz rahatlıkla söylenebilir.

• Mafya dediğimiz haksız çıkar için cebir ve şiddet kullanarak suç işleyen gruplara karşı, 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu kabul edilmiş bu suçların özel mahkemelerde yargılanması sağlanmıştır. Buna rağmen halen toplumda herkesin bildiği ve kullandığı mafya grupları faaliyetlerini kendi çevrelerinde sürdürme gayreti içerisindedirler.

• Ülkemizin meşru kolluk birimleri yanı sıra, bazı oluşumlar sorunları çözmek için zor kullanma gayreti içerisindedirler. Ülkemizde meşru adalet sistemi karşısında bunlar da yer almaya çalışmaktadırlar. Bu gruplarla mücadele aralıksız sürdürülmelidir. Çünkü bunlar adalet sistemini varlığını ciddi bir şekilde tehdit etmek ve alternatif olarak ortaya çıkma gayreti içerisindedirler. Bu durum kabul edilebilir bir durum değildir.

• Çıkar amaçlı suç gruplarıyla ciddi bir mücadelenin sağlanması için; etkili bir mali denetim kurulmalı, hızlı yargılama sistemi geliştirilmeli ve caydırıcı cezalar uygulanmalıdır.

• Yolsuzluk suçları toplumun tamamına yayılmış ve her ihale, her türlü devlet alım-satım işi, ruhsat, teşvik uygulamaları; menfaat gruplarının sahip çıktığı alanlar haline gelmiştir,

• İhracat teşvikleri istismar nedeniyle büyük vergi kayıpları yaşanmaktadır,

• Akaryakıt ve tekel maddeleri kaçakçılıklarının genel ekonomiye verdiği zararlar ciddi boyutlara ulaşmıştır,

• Tek tek anlatıldığında gündemi işgal eden bunca yolsuzluk olaylarıyla, etkili mücadelenin sağlanması için, kolluk özel delil toplama yöntemleriyle donatılmalıdır,

• Ticari sır, banka sırrı, vergi mahremiyeti, mal beyanlarının gizliliği gibi hususlar; suçların gizlenilmesinde bir araç olarak kullanılmasına izin verilmemeli, bu gibi hususlar araştırmacı birimlerin önüne engel olarak çıkartılmamalıdır,

• Organize suçlara karşı yeterli etkilikte kanuni takibat yapılamamaktadır, organize suç örgütlerine karşı, mali araştırma, suç gelirinin tespiti yapılmalı, karapara soruşturma yöntemlerimiz geliştirilmelidir,

• Mafyaya karşı toplumsal bilinçlenme sağlanmalıdır,

• Adalet sistemimizdeki yavaşlık ve eksiklikler, mafyanın gelişmesine ortam sağlamaktadır,

• Türk Polisi Türki Cumhuriyetlerle, Balkanlarda Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, İngiltere gibi ülkelerle işbirliği içerisinde suçla mücadele faaliyetini sürdürmektedir.

ADLİ YETKİLER AÇISINDAN POLİSİN

KARŞILAŞTIĞI ÖNEMLİ SORUNLAR VE

ÖNERİLER

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı:

Emin Arslan

Asayiş, Terörle Mücadele, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele, İstihbarat, Güvenlik, Yabancılar ve Trafik Branşlarında Polisin Karşılaştığı Önemli Sorunlar.

Özellikle hocalarımız ve sekreterya görevini yürüten arkadaşlarımız için yorucu, tempolu fakat o oranda da yararlı olan seminerlerin bu gün sonuncusu için toplanmış bulunuyoruz. Yıllardır bu çalışmalarda bize rehberlik eden, Ülkemizin her bölgesindeki toplantılara katılıp bizleri yetiştiren Sayın Ord. Prof. Sulhi Dönmezer ile Prof. Dr. Feridun Yenisey hocalarımıza şükranlarımızı sunarız. Gerçi belirlenmiş seminerlerin dışındaki münferit toplantılar halen devam etmektedir. Feridun hocam iki gün önce bu amaçla Sakaryada yapılan çalışmaya katılıp geldi. Tüm katılımcılara hoş geldiniz der, saygılar sunarım

Sayın hocam Prof.Dr. Feridun Yenisey’in koordinatörlüğü ve yönlendirmesiyle Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından, kolluğun görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin bilimsel bir çalışma yapılmasına ilişkin olarak “Polisin Görev, Yetki ve Sorumlulukları Bakımından Yeniden Yapılandırılması Projesi” adıyla bir Proje Çalışması başlatılmıştır.

Proje kapsamında, Emniyet Genel Müdürlüğü Merkez ve Taşra Teşkilatı personelinden oluşturulan Çalışma Grubu tarafından; bu güne kadar 8 yerde gerçekleştirilen İnsan Hakları ve Devletin Yetkileri: Hukuk Devleti İlkeleri Seminerleri ile benzer nitelikli başka Seminerlere katılım sağlanarak teorik ve pratik bilgiler toplanmış, uygulamanın içinde buluna farklı branşlardaki arkadaşlar tarafından sorunlar ve öneriler tespit edilmiş ve elde edilen bilgiler, mevcut mevzuatımız, tasarılarımız ve Avrupa Birliği ülkeleri örnekleri ile birlikte Haziran ayında Ankara’da gerçekleştirilen Toplantıda değerlendirilmiştir.

Bu toplantılarda tespit edilen hususlar, bu tebliğ ile Sizlere duyurulmuş olacaktır.

Çalışma sırasında, polisin tüm görev, yetki ve sorumlulukları başlıklar altında belirlenmiş ve bunlarla ilgili yasa, tüzük ve yönetmelikler tespit edilmiştir. Bu çalışmanın ışığında, polisin adlî görev ve yetkileri ile bunların yasal dayanakları çok farklı kanunlarda yer almaktadır ve bunları sadece isimleriyle yansıda izlemektesiniz.

1.Suçların Öğrenilmesi

• Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 127, 151, 152, 153 ve 156 ncı maddeleri

• 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 93, 94 ve 95 inci maddeleri

• 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununun 18 inci maddesi

• 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanununun 58, 100 ve 115 inci maddeleri

• 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanununun 9, 10 ve 11 inci maddeleri

• 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunun 4 üncü maddesi

• 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun

• 3005 sayılı Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu

2.Kimlik Sorma ve Kimlik Tespiti

• Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 5, 17, ek 7 nci maddeleri

• Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 88, 151, 154, 156 ncı maddeleri

• 1774 sayılı Kimlik Bildirme Kanunu

• 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun 4 ve 10 uncu maddeleri

• 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 16 ncı maddesi

• 6831 sayılı Orman Kanununun 82 nci maddesi

• 1587 sayılı Nüfus Kanununun ek 1 inci maddesi

• 3152 sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 13 üncü maddesi

• 5149 sayılı Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunun 6, 19, 28 maddeleri

• 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 48 inci maddesi

• 4045 sayılı Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli İle Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi

3.Adli Arama

• Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 86 ilâ 103 maddeleri

• Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 2 ve 9 uncu maddeleri

• 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 17 nci maddesi

• 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 66 ve 68 inci maddeleri

• 6831 sayılı Orman Kanununun 88 inci maddesi

• 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 183 ve 194 üncü maddeleri

4.İhzar, Yakalama ve Gözaltına Alma

• Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 45, 46, 127, 128, 132, 133, 134, 136, 138, 139, 140, 141, 143, 144, 154, 157, 158, 209, 223, 229, 237 ve 356 ncı maddeleri

• Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 11, 13 ve 17 nci maddeleri

• 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 72, 79, 80 ve 133 üncü maddeleri

• 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 405 ve 432nci maddeleri

• 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanununun 106 ve 107 nci maddeleri

• 3005 sayılı Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Hakkında Kanunun 7 nci maddesi

• 4389 sayılı Bankalar Kanununun 24/3 üncü maddesi

• 442 sayılı Köy Kanununun 36 ncı maddesi

• 38 sayılı Tababeti Adliye Kanunu

• 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun

• 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 13 üncü maddesi

5.İfade Alma

• Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 135, 135/a, 136, 143 ve 144 maddeleri

• Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 15 inci maddesi

• 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 2 nci maddesi

• 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 13 üncü maddesi

6.Teşhis, Yüzleştirme, Keşif ve Yergösterme

• Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 156 ncı maddesi

7.Elkoyma

• Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 86 ilâ 103 üncü maddeleri

• Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 9 uncu maddesi

• 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun 6 ncı maddesi

• 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanunun 9 uncu maddesi

• 4389 sayılı Bankalar Kanununun 24/3 üncü maddesi

• 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 19 ilâ 23 üncü maddesi

• 1580 sayılı Basın Kanununun ek 1, 2 ve 3 üncü maddeleri

• 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 75, 77 ve 79 uncu maddeleri

• 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanunun 20 nci maddesi

• 6831 sayılı Orman Kanununun 84 üncü maddesi

• 1380 sayılı Su Ürünleri Kanununun 33, 34 ve 35 inci maddeleri

• 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve MakinalarıHakkında Kanunun 2 nci maddesi

• 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 13 ilâ 16 ncı maddeleri

• 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 119 uncu maddesi

• 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 inci maddesi

• 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 13 üncü maddesi

8.Yurtdışına Çıkışın Yasaklanması

• 5682 sayılı Pasaport Kanununun 22 nci maddesi

• 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun 9, 11 ve 16 ncı maddesi

• 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 25 inci maddesi

• 4389 sayılı Bankalar Kanununun 24/3 üncü maddesi

• 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 13 üncü maddesi

9.İletişimin Dinlenmesi veya Tespiti

• 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun 2, 10, 11 ve 16 ncı maddeleri

• 4389 sayılı Bankalar Kanununun 24/3 üncü maddesi

10.Gizli İzleme

• 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun 3, 8, 10, 11 ve 16 ncı maddeleri

• 4389 sayılı Bankalar Kanununun 24/3 üncü maddesi

11.Gizli Görevli Kullanılması

• 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun 5, 8, 10, 11 ve 16 ncı maddeleri

• 4389 sayılı Bankalar Kanununun 24/3 üncü maddesi

12. Tanıkların Korunması

• 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 20 nci maddesi

• 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanununun 5 ve 6 ncı maddeleri

• 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun 7, 8, 10, 11 ve 16 ncı maddeleri

• 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi

• 4389 sayılı Bankalar Kanununun 24/3 üncü maddesi

• 1481 sayılı Asayişe Müessir Bazı Fiillerin Önlenmesine Dair Kanunun ek 1 inci maddesi

13. Kontrollü Teslimat

• 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair kanunun 2/c, 10, 11 ve 13 üncü maddeleri

Halen Türk Polisinin, adlî yetkilerine ilişkin olarak, uygulamada karşılaştığı sorunlara ve çözüm önerilerine ilişkin hususlar sırayla sunulacaktır. Ancak yanlış anlamaları önlemek için bir hususu tekrar ve özellikle belirtmek istiyorum. Burada ki tespitler güvenlik kuvvetlerinin bir istemi değildir. Temel hak ve özgürlüklere saygılı olarak kamu düzeninin sağlanmasına yönelik saygın bilim adamlarının, yargıçların, savcıların, avukatların ve güvenlik kuvvetlerinin katılımıyla yapılmış seminerler sonucu ortaya çıkan sonuçlardır.

1) Seminerlerde katılımcıların çoğunluğunu görüş belirttiği konu şudur. 03.10.2001 tarihli ve 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun ile Anayasada önemli değişiklikler yapılmıştır. Söz konusu değişiklikler Avrupa Birliğine uyum ve demokratikleşme adına yapılmış olmakla beraber, önleyici ve adli kolluk hizmetleri bakımından hayati önem arz eden zafiyetleri de gündeme getirdiği seminerlerde tüm katılımcılar tarafından beyan edilmiştir.

Özellikle Anayasanın 13, 20 ve 21 inci maddelerinde yapılan değişikliklerle gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bile kanunla yetkili kılınan merciin yazılı emrinin alınması şartı getirilmiştir.

Özellikle gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bile yetkili kılınan merciin yazılı emrinin aranması adli hizmetlerde önemli sorunları da beraberinde getirmiştir. Gecikmesinde sakınca bulunan hal kavramı hepimizin bildiği gibi “Derhal müdahale edilmediği veya işlem yapılmadığı takdirde; bir suç işlenmesi, yani vatandaşların can ve mal güvenliğinin tehlikeye maruz kalması veya işlenmiş bir suçun iz, eser, emare ve delillerinin kaybolması veya şüphelinin kaçması veya kimliğinin saptanamaması ihtimalinin ortaya çıkması halini” ifade etmektedir.

Gecikmesinde sakınca bulunan hal kavramı ile yazılı emir şartı birbiriyle tamamen çelişen kavramlardır. Kolluk kuvvetlerinin kamuya veya şahıslara yönelik herhangi bir yakın tehditle karşılaştıklarında, yazılı emir almak için olaya müdahale etmeden geçirecekleri sürenin telafisi imkansız sonuçlar doğurabileceği açıktır.

Özel hayatın korunması amacıyla getirilen bu düzenlemeyle kişilerin yaşama hakkı gibi vazgeçemeyecekleri daha üstün temel hak ve hürriyetlerinin yeterince korunamayacağı intibaı doğmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8 inci maddesinde özel hayatın gizliliğinin sınırlandırılmasıyla ilgili olarak belirlenen temel esas “müdahalenin demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde” yapılmasıdır. Sözleşmeye göre, önemli olan müdahalenin kimin kararıyla yapılacağı değil, sözleşmede belirlenen nedenlere bağlı kalınıp kalınmadığı ve demokratik bir toplumda bu müdahalenin zorunlu görülüp görülmediğidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konudaki içtihatlarında da; aramayı gösterecek haklı şüphenin mevcut olup olmadığı ve orantılılık ilkesine uyulup uyulmadığı incelenmektedir. Aramanın herhangi bir makamın kararına veya yazılı emrine bağlı olarak yapılıp yapılmadığı üzerinde durulmamaktadır. Devletin, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak konusunda görev ve sorumluluk verdiği kolluk kuvvetlerine, bu görevlerini ifa edebilmeleri için zorunlu olan asgari ölçüde yetki de verilmesi gerekmektedir. Herhangi bir yetkinin kötüye kullanılmasının müeyyideleri ise zaten ceza mevzuatında düzenlenmiştir.

Avrupa ülkelerindeki yasalar incelendiğinde, bu tip örneklere rastlamak mümkün değildir. Avrupa Birliği uyum projeleri kapsamında bizlerle birlikte çalışan batı ülkelerinin uygulayıcı ve bilim adamları, bunları öğrendiklerinde hayretle karşılamakta ve güvenliğin bu durumda nasıl sağlanacağını sormaktadırlar.

Avrupa ülkelerinde arama ve el koyma konuları, polis mevzuatında, ceza muhakemesine ilişkin kanunlarda veya yönetmeliklerde düzenlenmiştir. Söz konusu düzenlemelerle belirli şartlarda, kolluk kuvvetlerine hakim kararına veya herhangi bir makamdan yazılı emir alınmasına gerek olmaksızın arama yapma yetkisi verilmiştir.

Avusturya, İtalya, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın aramayla ilgili düzenlemeleri içeren mevzuatı incelendiğinde gecikmesinde sakınca bulunan hallerde herhangi bir karara veya emre gerek olmaksızın kolluk kuvvetlerince arama yapılabildiği görülmektedir.

Bu hususa ilişkin düzenlemeleri ayrıntılı olarak anlatmıyorum çeşitli Avrupa Birliği üyesi ülkelerindeki uygulamalar slaytta görülebilir.

Slayt: Avusturya’da kamu güvenlik hizmeti ifa eden organlar hakim kararı olmaksızın;

- Şayet umumi ilk yardım yükümlülüğünü yerine getirmek için veya tehlikeli bir saldırıyı önlemek için gerekli olursa, gayri menkullere, evlere, binalara ve de hava, kara ve deniz taşıtlarına girme yetkisine haizdir.

- Ayrıca, gayri menkullere, evlere, binalara ve taşıtlara, silah kullanılmasına mahal bırakılamayacak şekilde girme yetkisine haizdir.

- Kolluk kuvvetleri şayet arama işlemi;

-hayatı veya sağlığı doğrudan doğruya tehlike altında görünen bir insanın aranmasına hizmet edecekse,

- tehlikeli bir saldırı gerçekleştirecek olan bir insanın aranmasına hizmet edecekse,

- tehlikeli bir saldırıda kullanılacak olan bir maddeyi veya eşyayı aramaya hizmet edecekse gayri menkulleri, evleri, binaları ve taşıtları arayabilir: (Gecikmesinde sakınca olan haller)

Slayt: İtalya’da suçu önleme ve suçüstü durumlarında üst ve yer araması için herhangi bir izne gerek olmaksızın kolluk tarafından arama yapılmakta ve aramadan sonra 48 saat içinde adli makamdan gerekli onay alınmaktadır. (CMUK md. 352)

Slayt: Almanya’da Polis Kanununun 9, 17 ve 18 inci maddelerinde polisin resen kişinin üstünü ve eşyasını arama yetkileri düzenlenmiştir. Aynı Kanunun 19 uncu maddesinde ikametgahta yapılacak aramanın sebepleri belirlenmiş ve evde yapılacak aramanın usulünü belirleyen 20 nci maddesinde ise; “gecikmede tehlike olan hallerin dışında, aramaya sadece hakim karar verebilir” denilmek suretiyle, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde polise herhangi bir karara veya emre gerek bulunmaksızın resen arama yetkisi verilmiştir.

Kanunun 9 uncu maddesine göre, polis bu maddede belirtilen hallerde kişinin kimliğini tespit etme ve yetki belgelerini inceleme yetkisine sahiptir. Ayrıca, polisin kişinin kimliğinin tespiti için gerekli görülen hallerde yakalama, üstünü ve eşyalarını arama yetkisi bulunmaktadır.

Kanununun 17 nci maddesine göre;

- Kişi bu kanun veya diğer kanunlara göre nezaret altına alınabiliyorsa,

- Üzerinde muhafaza altına alınabilecek olan eşyaları taşıdığını kabul etmeyi haklı gösteren olaylar varsa,

- Kişinin irade serbestisini ortadan kaldıran bir vaziyette veya yardıma muhtaç bir durumda bulunduğu açık bir şekilde belli ise, hakim kararına gerek olmaksızın polisin arama yetkisi bulunmaktadır.

Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre; Polisin bu kanun veya başka bir hukuk normu gereğince kimliği tespit edilmesi gereken kişiyi, silah, diğer tehlikeli aletler ve patlayıcı maddeler taşıyıp taşımadığını belirlemek üzere arayabilmesi için; bu aramanın polis memurunun veya üçüncü kişilerin vücut veya hayatları bakımından bir tehlikeden korunması için gerekli olması şarttır.

Ayrıca, üçüncü fıkrada; kişi üzerindeki aramanın sadece aynı cinsten kişi veya doktor tarafından yapılabileceği belirtildikten sonra, aramanın vücut veya hayat bakımından mevcut bulunan bir tehlikeden korunmak amacıyla yapılması halinde bu hükmün uygulanmayacağı ifade edilmektedir.

Kanunun 18 inci maddesine göre;

- 17 nci madde uyarınca aranabilen kişinin bulundurduğu eşyaları,

- Kişi, bir trafik tesisi veya topluma mal ve hizmet temin eden bir tesis, resmi bir bina veya tehdit edilen bir objenin yakınında veya toplumsal olaylar için polis tarafından kurulmuş kontrol noktasında bulunuyorsa yanında bulunan eşyaları polis tarafından resen aranabilir.

Kanunun 19 ve 20 nci maddelerine göre;

- Orada m. 11/3 uyarınca karakola götürülebilecek veya m. 13 uyarınca nezarete alınabilecek bir kişinin bulunduğunu kabul etmeyi haklı gösteren maddi vakıalar varsa,

- Orada, halen mevcut bir tehlikeyi ortadan kaldırmak için muhafaza altına alınabilecek olan bir eşyanın bulunduğunu haklı gösteren maddi vakıalar varsa,

- Eve girme ve arama yapma kişinin vücudu, hayatı veya özgürlüğü veya önemli değeri olan eşyalar bakımından halen mevcut bir tehlikeyi ortadan kaldırmak için gerekli ise gecikmesinde sakınca bulunan hallerde polis tarafından resen arama yapılabilir.

Şayet arama kişinin vücudu, hayatı veya özgürlüğü veya önemli değeri olan eşyalar bakımından halen mevcut bir tehlikeyi ortadan kaldırmak için yapılıyorsa gece de yapılması mümkündür. Bu maddede belirtilen ikametgah kavramı, ev, eklentileri, işyerleri ve diğer ayrılmış bölümleri kapsamaktadır.

Slayt: İngiltere’de konutta yapılacak aramalarla ilgili düzenleme Polis, Suç Delilleri Kanununun 17 ve 18 inci maddelerinde yapılmış, aşağıdaki hallerde hakim kararı olmaksızın polisin konuta girmesi ve arama yapabilmesi öngörülmüştür:

- İkametgah sahibinin rızası olursa,

- Kısa süre içerisinde işlenmesi muhtemel veya işlenmekte olan bir kamu düzenini bozma eylemini durdurmak veya yaşam kurtarmak veya yaralanmayı önlemek veya mülkiyete olabilecek ağır hasarı önlemek için,

- Tutuklama müzekkeresi tanzim edilmiş birinin tutuklamasını gerçekleştirmek için,

- Tutuklanma gerektiren bir suçtan birini tutuklamak için,

- Tutuklanma gerektiren bir suçtan dolayı tutuklanan kişinin ikametgahını, işlenen suç veya benzer veya bağlantılı suçlarla ilgili delil bulunacağına dair karine olması halinde aramak amacı ile,

-Tutuklanan kişinin az önce bulunduğu ikametgahı, görevlinin işlenen suçla ilgili deliller bulacağına dair güvenilir nedenleri var ise aramak için,

- Kaçak mahkumları yakalamak için.

Ayrıca, İngiltere’de kamuya açık yerlerde şüphe üzerine veya suç soruşturması amacıyla yapılacak üst ve araç aramalarında hakim kararına gerek yoktur.

e) Fransa’da Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 78.1-78.2 maddelerine göre, polis ve jandarma kimlik kontrolü yaptığı durumlarda, kişi üzerinde güvenlik maksatlı kaba üst aramasını yapar. Arama sırasında suça karıştığı anlaşılan ya da üzerinde suç unsuruna rastlanılanlar üzerinde detaylı arama yapılır. Bunun için hakim kararına veya herhangi bir emre gerek yoktur.

Konut aramaları ise suçüstü hallerinde herhangi bir adli makamın iznine bağlı değildir. Suçüstü halleri dışında ise soruşturma başlamışsa bizzat sorgu hakimi tarafından arama işlemi gerçekleştirilir. Fransa’da sorgu hakimleri soruşturmayı bizzat yürütmektedir. (CMUK md.59)

Görüldüğü üzere Avrupa Birliğine uyum amacıyla yapıldığı düşünülen bu değişikliklerle; AB üyesi ülkelerde olmayan zorunluluklar getirilmiştir.

Yukarıda açıklanmaya çalışıldığı üzere, Anayasanın 13, 20 ve 21 inci maddelerinde yapılan değişikliklerle, kişilerin özel hayatlarının gizliliği korunmak istenirken, yaşama hakkı gibi daha önemli hak ve hürriyetleri tehlikeye atılmıştır. Söz konusu düzenlemelerin gerekçeleri incelendiğinde, değişikliklerin sadece Anayasanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun hale getirilmesi amacıyla yapıldığı belirtilmiş olmakla beraber, yeni düzenlemelerin ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ne de Avrupa Birliği ülkelerindeki mevzuat ve uygulamalarla bağdaşmadığı görülmüştür.

Ayrıca, gerek Ülkemizde yapılan, yerli ve yabancı hukuk profesörlerinin katıldığı hukuk seminerlerinde, gerekse Ord.Prof.Dr. Sulhi DÖNMEZER ve Prof.Dr. Feridun YENİSEY’in nezaretinde gerçekleştirilen İnsan Hakları ve Devletin Yetkileri: Hukuk Devleti İlkeleri Seminerlerinde de konu değerlendirilmiş ve değişiklikler sonrasında ortaya çıkan çelişkiler ortaya konulmuştur. Anayasa değişiklikleriyle getirilen kısıtlamaların adli ve önleyici kolluk hizmetlerinin yürütülmesini güçleştirdiği düşüncesi seminerlerde genel kabul görmüştür.

Bu çelişki ve sıkıntılar sonrasında hazırlanan 24.05.2003 tarihli ve 25117 sayılı Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinde, bir kısım hususlar açıklanmaya çalışılmıştır. Fakat bu yönetmeliğin bazı hükümleri bir baromuz tarafından idari yargıya götürülmüştür. Danıştay tarafından yapılan incelenmede Yönetmeliğin 9 uncu maddesinde öngörülen ‘rıza ile arama’ maddesi hakkında ‘özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığı hakkının kullanılmasını imkansız kılacak uygulamalara yol açabileceği ve bu müessesenin temel hakların vazgeçilmezlik ilkesine aykırı olacağı nedeniyle’ yürütmeyi durdurma kararı verilmiştir.

Danıştay Anayasayı yorumlayarak, Anayasanın bu hükmü karşısında bundan sonra uygulamalarda güvenlik kuvvetlerinin CMUK 97 nci maddesine dayanamayacağını belirtmiştir. CMUK 97 nci madde ise halen yürürlükte olan bir kanun maddesidir. Halen yürürlükte olan bir kanun hükmünü uygulamayarak yazılı emir beklerken doğabilecek sorunlardan kolluk sorumlu olacaktır. Uygularsa da ilgili adli mercinin yorumlama yönüne görede yine sorumlu olacaktır.

Mevcut çelişki ve kaos, kolluğu görev ifa ederken kararsız ve pasif bir tutuma sürüklemektedir. Görüldüğü gibi net ve çelişkiden uzak bir mevzuata acilen ihtiyacımız olduğu açıktır ve bu husus tüm seminerlerde ısrarla vurgulanmıştır. Geçmiş dönemde yapılan bu düzenleme güvensizliğe dayalı olarak yetki kısıtlaması şeklinde yapılmış ve yukarıda izah edilen nedenlerle kolluğun görev yapmasını son derece güçleştirmiştir. Halbuki sorumluluk ve yetki beraberdir. Sorumlulukla birlikte batı düzenlemelerindeki gibi yetkide vereceğiz. Fakat istismar edeni de en ağır şekilde cezalandıracağız.

2) Uzun soluklu bir uğraş olan İnsan Hakları ve Devletin Yetkileri: Hukuk Devleti İlkeleri Seminerlerinde, üzerinde hemfikir olunan diğer bir konuda gözaltında avukatla görüşme ve yakınlarına haber verme zorunluluğunun bazı durumlarda makul bir süre ertelenmesi zorunluluğudur.

Gözaltına alınan kişilerin avukatlarıyla görüşmeleri en doğal haklarıdır. Fakat bazı öylesine önemli suçlar vardır ki, bu suçlar kapsamında Batı ülkelerinde olduğu gibi ve gerekçeleri açıklanmak kaydıyla savcılık makamınca makul bir süre ertelenebilmelidir.

Yine aynı şekilde bazı önemli suçlarda, yetkili savcılık makamı tarafından gerekçesi belirtilmek şartıyla, gözaltında yakınlarına haber verilmesi de bir süre ertelenebilmelidir. Uygulayıcıların yaşadığı diğer bir sıkıntı ise özellikle yüz kızartıcı suçlarda şüphelilerin yakınlarına haber verilmemesini özellikle talep etmeleridir.

İngiltere İfade Alma Yönetmeliğinde EK-B Yakalanacak Kişilerin Yakalandıklarının Bildirilmesini Geciktirme veya Müdafiinin Hukuki Yardımdan Yararlanmayı Geciktirme hususlarını ayrıntılı olarak düzenlenmektedir.

Avukatla görüşme ve yakınlarına haber verme zorunluluğunun, bazı durumlarda makul bir süre ertelenebilmesinin gerekliliği, seminerlerde tüm katılımcılar tarafından kabul edilmiştir.

3) Şu anda mevcut kanunlarımız, işlenmiş suçların faillerinin tespitine ve cezalandırılmasına yöneliktir. Önümüzdeki süreçte Batı ülkelerinde olduğu gibi suçların işlenmesinden önce, önleme çalışmaları yapabilecek şekilde kolluğa yetki veren yasal düzenlemeler yapılacağını ümit ediyoruz. Toplantılarda her meslek grubundan konuşmacılar bu hususu dile getirmişlerdir.

4) Yine toplantılarda gündeme getirilen diğer bir husus; her polis biriminde, adli görevlerle ilgili olarak, Cumhuriyet savcıları ile ilişkileri yürütmek, verilecek talimatların yerine getirilmesini sağlamak, polisin taleplerini Cumhuriyet savcılarına iletmekle görevli ve sorumlu olarak amirlerinin ve statülerinin belirlenmesi ve görevlendirilmesi konusu olmuştur. Keza Polisle C.Savcısı arasında derhal bilgilendirmeyi sağlayacak teknik iletişim mekanizmaları oluşturulmasının sağlayacağı yarar da seminerlerin gündemini oluşturmuştur.

5) Teknolojik gelişmeler baş döndürücü bir hızla günlük hayatımızda yerini almaktadır. Suçla mücadele mevcut teknik gelişmelerden sonuna kadar istifade edilmesi, yazılı emir gerektiren çalışmalarda, mevcut teknolojik imkanlardan faydalanılması büyük önem arzetmektedir. Bu amaçla gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ve mail, telsiz, SMS ve benzerleri ile yazılı emirlerin verilebilmesi sağlanması seminerlerde gündeme gelmiştir. Bu öneri e-devlet çalışması ile de uyumludur.

6) Seminerlerde ısrarla vurgulanan diğer bir hususta adli görevler dışında polis tarafından yerine getirilen hizmetlerin, adli görevlere etkisi olmuştur. Bu görevler nedeniyle kolluğun iş yükü çok fazla artmaktadır. Sahibi bulunamayan her iş kolluk tarafından sonuçlandırılmaya çalışılmaktadır. Mevcut iş yükünün fazlalığı ise, çalışma saatlerinin düzensizliğine ve uzunluğuna yol açmakta ve polisin verimli bir çalışma yapmasını engellemektedir. Maç, konser gibi etkinliklerde düzenin sağlanması ve benzeri görevlerin, yapılacak yasal düzenlemeler çerçevesinde, özel güvenlik kuruluşları veya diğer kamu kuruluşları tarafından yerine getirilmesi kolluğun iş yükünü hafifletecektir. Bu tedbirler ile kolluğun asli vazifesi olan suçla mücadeleye daha fazla ağırlık verebilmesini sağlanacaktır.

7)Zor ve silah kullanma ile ilgili mevzuat dağınık şekilde olup, tam olarak bilinmemektedir. Bu durum sonucunda tereddütte kalan polis yaptırımlarla karşılaşılmaktadır. Bunun için; zor ve silah kullanma yetkisinin, tereddüde yer vermeyecek şekilde kullanılabilmesi için, Alman PVSK örnek alınarak, açık bir yasal düzenleme yapılması hususunda seminerlerde fikir birliğine varılmıştır.

8) Kişilerin parmak izleri ile doku, kan, DNA vb örneklerinin alınması ve fotoğraflarının çekilmesi konusundaki PVSK’nın 5 inci maddesi, günün teknolojik koşulları, uygulamadaki sıkıntılar ve diğer ülke örnekleri dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir. Bu konuda konuşmacı arkadaşımız sizi geniş bir şekilde bilgilendirecektir.

9)Polis gerektiğinde güçte kullanarak kanunları uygulamak zorundadır. Görevlerimizin ifası sırasında sık sık, görevlilerimize karşı şiddet kullanarak direnen kişilere muhatap olmaktayız. Bu kişiler hakkında yapılan düzenlemeler etkin ve caydırıcı olmaktan uzaktır. Görevli memura mukavemet suçlarında, olay yerinde bulunan diğer polislerin tanıklığına itibar edilmemektedir. Polisin etkinliğinin arttırılması için bu tip suçların cezalarında artırım yapılması gerektiği seminerlerde vurgulanmıştır.

10) Yakalanarak veya muhafaza altına alınarak ilgili kuruluşlara teslim edilmesi gereken kişilerin (asker kaçakları, akıl hastaları veya çocuklar) yakalanması fakat ilgili kurumlar tarafından teslim alınmaması halinde yapılacak işlemlerin net bir şekilde düzenlenmesine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir. (bu kişilerin gözaltı biriminde tutulup tutulmayacağı v.b gibi)

11) Tutuklamamaya itiraz konusuyla ilgili kararların verilmesine kadar geçecek süre içinde, sanıklar hakkında yapılacak işlemin (serbest bırakılıp bırakılmayacağı) düzenlenmesi gerektiği seminerlerde önerilmiştir.

12)Mağdurlar için de baro tarafından ücretsiz avukat temin edilmesi ve mağdur ve müdahil avukatlarının da soruşturma evrakını inceleyebilmesine imkan verecek düzenleme yapılması gerektiği, seminerlerde ısrarla önerilmiştir.

13)Polisin yaptığı yer göstermeler, yargı içtihatlarında “yer gösterme” değil, “ifadeli yer gösterme tespit işlemi” olarak dikkate alınıyor. Yer gösterme, delillerin tespiti ve sanığın ceza indiriminden yararlanabilmesi bakımından önemli bir işlemdir. C.Savcısının (ve sulh hakiminin) talimatıyla ve avukatın da katılımıyla polis tarafından yapılacak yer gösterme işlemlerine ilişkin yasal dayanağın, CMUK 78’e eklenmesi ve yer gösterme işlemlerinin uygulanmasına ilişkin usullerin (yapılacağı zaman, yöntemler vb) düzenlenmesi gerekmektedir. Yer gösterme işlemi yalnızca sanıklar için değil, mağdur ve tanıklar bakımından da yapılabilmelidir. Bu konu yapılan seminerlerin tamamında gündeme gelmiştir.

14) 11-18 yaş grubu için özel düzenlemeler getirilmiştir. Bu çok doğal bir karardır. 11-18 yaş arasındaki küçüklerden kaçma veya saldırma ihtimali bulunan veya görünüm itibariyle büyük/güçlü kuvvetli olan küçüklere, zorunlu hallerde kelepçe takılabilmesine yönelik bir düzenleme yapılmalıdır. 18 yaşından küçük olmasına rağmen, bazı gençler ısrarla ve şiddetle kolluğa direnmekte ve karşı koyabilmektedir. Ayrıca, 18 yaşından küçüklerin ifadelerinin, psikologların iştirakiyle polis tarafından alınabilmesine yönelik düzenleme yapılması hususu, birçok seminerde tartışılmıştır.

15)Seminerlerin diğer bir gündem maddesi de, gözaltına alınanların sağlık raporlarının masrafları ve kullandığı ilaç giderlerinin ödenek olmaması nedeniyle ilgiliden tahsil edilmesi olmuştur. Bunu önleyecek düzenleme yapılması gerektiği herkes tarafından kabul edilmektedir.

16) Kamuoyu suçla ilgili haberlere çok duyarlı olup, yaşadığı bölgede gerçekleşen suçlarla ilgili olarak gecikmeksizin bilgilendirilmek istemektedir.Bu yapılmadığı takdirde sansasyonel haberler ve fısıltı gazetesi devreye girmektedir. Kamuoyunun bilgilendirilmesi için uygulanabilir bir düzenleme yapılmalıdır. Suçlarla ilgili olarak kamuoyunun doğru ve yeterli bilgilendirilebilmesi için, Cumhuriyet savcısı veya savcı tarafından belirlenecek kolluk amirlerinin de basını bilgilendirmeleri sağlanmasının yararlı olacağı seminerlerdeki bir çok konuşmacı tarafından dile getirilmiştir.

17) Tebligatın istisnai olarak polis tarafından yapılması gerekirken, bütün tebligat işlemleri polis aracılığıyla yaptırılır hale gelmiştir. Adlî makamların tebligat işlemleri sırasında posta idaresi tarafından ücret alınmaması sağlanmalı, böylece polis tebligat yükü altında bırakılmamalıdır. Yalnızca zor kullanılması gereken tebligatlar polise yaptırılmalıdır. Bunun dışında polise tebligat yaptırılmaması konusunda yasal değişiklik yapılmalıdır. Bu husus seminerlerde ısrarla vurgulanmıştır.

18) Yasak olmayan veya bir mesleğin ifasında kullanılan delici ve kesici aletlerin maksat dışı taşınması konusunda cezai düzenleme yapılmalıdır. Özellikle maçlarda ele geçirilen bu aletler nedeniyle işlem yapılamamakta ve insanların ölümüne veya yaralanmasına neden olmaktadır. Bu husus bizzat sayın Erzurum Valimiz tarafından da dile getirilmiştir.

19) Son günlerde polisin kamuya açık alanlarda ve çeşitli toplumsal etkinlikler sırasında kamera ile kayıt yapması hususu tartışma konusu olmaktadır. Sayın hocalarımızın tüm toplantılarda öğrettikleri gibi münhasıran belirli bir kişinin hareketleri izlenecekse, bu durumda hakim kararı alınması gerekmektedir. Ancak bir meydan veya sık sık suç işlenen metro veya benzeri kamuya açık bir alan açıkça konulmuş kameralar ile kontrol edilebilmektedir. Bunların dahi bir sisteme bağlanması, kayıtların muhafaza şekli ve süresi ile imha işlemlerinin düzenlenebilmesi için PVSK da gerekli düzenlemelerin yapılmasına ihtiyaç olduğu da seminerlerin gündeminde sıklıkla yer almıştır.

Burada kısaca değinilen hususlar, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen “Polisin Görev, Yetki ve Sorumlulukları Bakımından Yeniden Yapılandırılması Projesi” ve bu çerçevede saygın bilim adamlarının, yargıçların, savcıların, avukatların ve güvenlik kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleştirilen İnsan Hakları ve Devletin Yetkileri: Hukuk Devleti İlkeleri Seminerleri’de görüşülen ve değerlendirilen sonuçlardır. Bu alanda yapılan çalışmalara iştirak ederek hiçbir gayreti esirgemeyen Ord.Prof. Dr. Sulhi DÖNMEZER ve Prof.Dr. Feridun YENİSEY’e ve diğer saygıdeğer katılımcılara tekrar teşekkürü bir borç bilirim.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda

“Özel Hayata Karşı Suçlar”

Prof. Dr. Ersan ŞEN

İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi

Hukuk Bilimler Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Giriş

765 sayılı Türk Ceza Kanunu olarak 1926 yılından bu tarafa yürürlükte bulunan ve toplumun ihtiyaçlarına yeterli şekilde cevap veremediğinden bahisle sürekli olarak eleştirilen, bu sebeple değişiklik ve eklemelere uğrayan düzenleme, bu defa 26.09.2004 tarihinde Yasama Organı tarafından kabul edilerek ve 12.10.2004 tarihli, 25611 sayılı Resmi Gazete’de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu olarak yayımlanarak, 01.04.2005 tarihi itibariyle yürürlükten kaldırılmış ve Türk Toplumu için ceza normları açısından yeni bir düzenlemenin yürürlüğe girmesinin yolu açılmıştır. Artık bu noktada yeni bir ceza kanununa ihtiyaç olup olmadığını ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu üzerinde yapılacak değişikliklerin yeterli sayılması gerektiğini tartışacak değiliz, çünkü yeni düzenleme 01.04.2005 tarihinden itibaren yürürlüğe girecektir.

Buradaki açıklamalarımızda, 1982 Anayasası’nın güvencesi altında bulunan, fakat bugüne kadar ceza normları vasıtasıyla güvenceye alınmayan “özel hayat hakkının ceza normlarıyla korunması”ndan ve bu kapsamda 5237 sayılı Kanunda yeralan hükümlerden söz edeceğiz.

Kesin bir tanım verememekle birlikte özel hayat hakkı, her bireyin kendisi, ailesi ve mesleğiyle ilgili başkaları tarafından öğrenilmesini istemediği bilgilerin gizliliği, bireyin üzerinin, eşyasının, muhaberatının ve konutunun dokunulmazlığı ve bunlarla ilgili olarak herkese karşı ileri sürülebilen anayasal güvence altındaki mutlak hak olarak tanımlanabilir.

Birey olmanın vazgeçilemez ve hukuk kuralları tarafından korunması gerekli olan unsurlarından birisini de, bireyin özel hayatı üzerindeki hakları oluşturur. Bu hak, anayasa hukukunda “kişi hakları”, özel hukukta “kişilik hakları” ve ceza hukukunda da “kişi güvenliği” kapsamında düzenlenmeli ve korunmalıdır.

1961 Anayasası’nı “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlıklı İkinci Bölümü’nün 15., 16. ve 17. maddelerinde ve 1982 Anayasası da yine aynı başlık ve Bölüm altında yeralan 20., 21. ve 22. maddelerinde anayasal güvenceye kavuşturulan özel hayat hakkı, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 8. maddesinde de “Özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı” başlıklı maddesiyle korumaya alınmıştır. “Özel Hayatın Gizliliği ve Korunması” başlıklı IV. Kısım’da yeralan 1982 Anayasası’nın 20. maddesi, bireyin özel ve aile hayatı hakkına sahip olduğunu, başkalarından anayasal güvence altındaki bu hakkına saygı gösterilmesini isteme hakkının bulunduğunu, prensip olarak kimsenin üstünün, özel kağıtlarının, eşyasının aranamayacağını ve bunlara elkonulamayacağını; 21. maddesi konut dokunulmazlığını ve 22. maddesi de haberleşme, yani muhaberat hürriyetini düzenlemiştir . Ayrıca 1982 Anayasası’nın “Düşünce ve Kanaat Hürriyeti” başlıklı 25. maddesinin II. fıkrası, her ne sebeple ve amaçla olursa olsun kimsenin düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağı hükmünü getirmiş; “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı Anayasa’nın 26/II. fıkrası ise, basın ve yayın hürriyetini kapsayacak şekilde düşünce açıklama ve yayma hürriyetinin, özel ve aile hayatlarının, meslek sırlarının korunması amacıyla sınırlanabileceğini ifade etmiştir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. ve 25. maddeleri ile 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi, kişilik haklarına yönelik tecavüzün önlenmesi, tecavüze son verilmesi, maddi ve manevi tazminat talepleri bakımından, özel hayat hakkını koruyan özel hukuk düzenlemelerine yer vermiştir.

Gerek Anayasada ve gerekse özel hukuk kurallarında yeralan düzenlemeler, bireyin özel hayat hakkının gerçek anlamda korunmasına yeterli olamamaktadırlar, çünkü bu düzenlemelerden Anayasada bulunanlar genel, çerçeveyi belirleyen, özel hayatın bir hak olarak anayasal güvenceye kavuşturulmasına sağlayan kurallar olma niteliğini taşımakta; özel hukukta yeralan düzenlemeler de, sadece özel hukuk anlamında tecavüzün durdurulmasını veya tazminat talep edilmesini sağlamaya yönelik düzenlemeleri içermektedir. Bu sebeple, uzun süreden bu tarafa Anayasanın güvencesinde olmakla birlikte, en fazla saldırıya uğrayan ve somut olarak kendisine güvence verilmeyen hak ve hürriyetler arasında “özel hayat hakkı”nın yer aldığını söyleyebiliriz. Bunun en önemli nedenini ise, günümüze kadar ceza normlarıyla “özel hayat hakkı”nın güvenceye kavuşturulmamış olması teşkil etmektedir.

Günümüzde anayasal güvence altında olmakla birlikte, ceza normlarıyla korunması bakımından özel hayat hakkının maalesef ihmal edilmiş olduğunu görmekteyiz. En azından bu ihmal, teknolojideki hızlı gelişmelere ve özel hayat hakkına karşı devam eden yoğun hukuka aykırı müdahalelere rağmen, 5237 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesine kadar devam edecektir. Oysa özel hayat hakkı, son derece kırılgan ve müdahale alabilen bir yapıya sahip olup, başka hak ve hürriyetlere, özellikle düşünce açıklama ve yayma hürriyeti, bu kapsamda yeralan basın ve yayın hürriyetine ve yine otoritenin müdahalelerine ve baskılarına sürekli şekilde maruz kalabilmektedir. Bu sebeple, özel hayat hakkının günümüz şartlarına uygun ve hakettiği biçimde korunabilmesi maksadıyla yeni ceza normlarına yer verilmesi gerekmektedir.

5237 Sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu’nda Özel Hayatın Korunması

Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in Başkanlığında hazırlanan Türk Ceza Kanunu Öntasarısı’nın “Hayatın Gizli Alanına ve Özel Hayata Karşı Suçlar” başlıklı Altıncı Bölümü’nde 181. ile 188. maddeler arasında düzenlenen ceza normlarıyla, özel hayat hakkının ceza hukuku anlamında korunması düşüncesinin ceza normlarında yeralması hedeflenmiştir. İşte 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu’nun “Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar” başlıklı Dokuzuncu Bölümü’nde 132 ile 140. maddeleri arasında yeralan düzenlemelere, 1989 yılında hazırlanan Türk Ceza Kanunu Öntasarısı’nın ilgili hükümleri kaynaklık etmiştir.

Özel hayat hakkının ceza hukuku alanında korunması iki şekilde olabilmektedir; ilki, dolaylı koruma ve ikincisi ise, doğrudan doğruya korumadır. 765 sayılı Türk Ceza Kanunu özellikle doğrudan doğruya koruma bakımından da yetersiz kalmış, gelişen teknolojinin ve bu çerçevede yaygınlaşan özel hayata karşı müdahalelerin önüne geçememiştir. “Suçta ve Cezada Kanunilik” ilkesi esas olduğundan, özel hayata haksız şekilde müdahale edildiği düşünülse dahi, eğer ortada bir ceza hükmü yoksa, fiili icra edene karşı ceza hukuku anlamında uygulanabilecek bir yaptırım da olmayacaktır.

765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda özel hayata dolaylı koruma getiren hükümler ve bu kapsamda yeralan suçlar; TCK’nun 192. maddesinde düzenlenen “Teşhir Tehdidiyle Menfaat Temini” (Yeni TCK m. 107), TCK’nun 193. ve 194. maddelerinde düzenlenen “Konut ve İşyeri Dokunulmazlığını İhlal” (Yeni TCK m. 116) , TCK’nun 183. ve 194/son fıkra hükümlerinde düzenlenen “Haksız Üst ve Eşya Arama” (Yeni TCK m. 120), TCK’nun 480. ve 482. maddelerinde düzenlenen “Şerefe Karşı Suçlar-Hakaret ve Sövme” (Yeni TCK m. 125), TCK’nun 525/a ve 525/b maddelerinde düzenlenen “Bilgisayarlarda Bulunan Verileri veya Diğer Unsurları Haksız Şekilde Ele Geçirmek, Kullanmak veya Yaymak” (Yeni TCK m. 243 ), TCK’nun 229. maddesinde “Kamu Görevlisinin Göreve İlişkin Sırrı İfşası” (Yeni TCK m. 258) ve TCK’nun 198. maddesinde düzenlenen “Meslek Sırrını İfşa” (Yeni TCK m. 239) fiilleri olarak sıralamak mümkündür.

5237 sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu’nun “Kişilerin huzur ve sükununu bozma” başlıklı 123. maddesine göre, telefonla taciz etmek, yani ısrarla aramak veya gürültü etmek suretiyle bireyin huzur ve sükununu bozmak fiili suç sayılmıştır. “Hürriyete Karşı Suçlar” başlıklı Yedinci Bölüm altında düzenlenen bu yeni hükümle, kişinin özel hayatının korunması hususunda dolaylı güvence getiren bir ceza normu öngörülmüş ve bireyin özel hayatında rahatsız edilmesi suç sayılmıştır. Kanun koyucu, bireyin psikolojik, ruhsal sükun içinde yaşamak hakkını korumayı ve böylelikle kişinin kendisine ait hayat alanlarında rahatsız edilmesinin önüne geçmeyi amaçlamıştır. Ancak kanun koyucu bu maddede, evin önünde uzun bir süre durmak suretiyle sürekli olarak eve ve evde bulunanlara bakan ve seyreden kişinin fiilini, “kişilerin huzur ve sükununu bozma” suçu kapsamında değerlendirmemiştir. “Suçta ve cezada kanunilik” ilkesi sebebiyle bu gibi davranışı icra eden faili, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 123. maddesine göre sorumlu tutmak mümkün olamayacaktır. Belki sürekli olarak bir kişiye bakmak, evinin önünde durmak, evi ve işyeri ile içinde bulunanları seyretmek fiili, tehdit suçu olarak kabul edilebilir, ancak ortada bir başkasının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştirileceğinden bahisle somut bir tehdit bulunmadığı takdirde, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 106. maddesinde düzenlenen “tehdit” suçu da oluşmayacaktır. Eğer sözkonusu fiil, cinsel taciz amaçlı yapılmışsa, bu halde de Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 105. maddesinde düzenlenen “cinsel taciz” suçu oluşabilecektir. Belirtmeliyiz ki, sürekli gözetlemek ve seyretmek fiilinde belirttiğimiz sebepler bulunmadığı durumda, adıgeçen suçlar oluşmayacaktır. Kanaatimizce, rahatsız edici, huzur ve sükunu bozacak şekilde bir kişinin veya evinin ya da işyerinin sürekli seyredilmesi, o tarafa doğru manidar şekilde sürekli bakılması fiili, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 134/I. maddesinde öngörülen “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçu kapsamında değerlendirilebilecek ve faili de cezalandırılabilecektir. Bu suçla ilgili olarak çalışmamızın sonraki kısımlarında açıklamalarda bulunduğumuzu ifade etmek isteriz.

765 sayılı TCK’nda, özel hayatın korunmasına ilişkin doğrudan doğruya koruma getiren hükümleri 195 ile 200. maddeler arasında bulmak mümkündür. “Özel hayat hakkı”nın korunması konusunda son derece yetersiz kalan, teknolojik gelişmeleri ve özel hayatın korunması konusunda gerekli olan cezai düzenlemeleri kapsamayan sözkonusu maddeler, maalesef özel hayata yönelik tecavüzlerin artarak devam etmesine neden olmuşlardır. Bu konuda hissedilen somut ihtiyaçlara cevap vermekte geç kalan kanun koyucunun ihmali de eklendiğinde, TCK’nun 195 ile 200. maddeleri arasında yeralan hükümlerde öngörülen suçların ve cezalarının, özel hayata yönelik müdahaleleri önlemek ve caydırmaktan uzak olduğu kolaylıkla anlaşılabilmektedir.

Özel hayatın ceza hukuku vasıtasıyla korunması konusundaki eksikliğin ciddiyetini anlayan kanun koyucu, 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu’nun “Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar” başlıklı Dokuzuncu Bölümü’nde 132 ile 140. maddeleri arasında özel hayata karşı suçları ve cezalarını düzenlemiştir.

5237 Sayılı Kanunun 132. Maddesinde, haberleşmenin gizliliğini ihlal fiilleri suç sayılmış ve muhaberatın gizliliğini ihlal eden kimse hakkında hapis ile adli para cezalarının uygulanacağı ifade edilmiştir. Maddenin birinci fıkrasına göre, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğinin ihlali ile muhaberatın gizliliğinin ihlali fiilinin haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşmesi fiilleri iki ayrı suç sayılmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, kişiler arasındaki muhaberat içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi, üçüncü fıkrasında, kişinin kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa etmesi ve dördüncü fıkrasında da, kişiler arasındaki haberleşme içeriğinin basın ve yayın yoluyla yayımı ve yayını halinde de cezanın yarı oranında arttırılacağına dair bir ağırlatıcı sebep düzenlenmiştir.

Kanunun 132/I. maddesinde öngörülen, “haberleşme” ve “haberleşmenin gizliliği” kavramları son derece geniş, soyut ve kanaatimizce “suçta kanunilik” prensibini ihlal eder nitelik taşımaktadırlar. 132. maddenin, Dönmezer Öntasarısı’ndaki karşılığı olan 181. ve 182. maddelerinde, haberleşme kavramından ne anlaşılması gerektiği mektup, telgraf, teleks ve benzerleri olarak ifade edilmiş, ancak bu maddelerde de telefon ve benzeri araçlarla yapılacak görüşmeler kapsam dışı bırakılmışlardır. Bu bakımdan 181. ve 182. maddelerin yetersiz kaldığı ifade edilebilir. İşte bu eksikliği dikkate aldığını düşündüğümüz 5237 sayılı Kanun, “haberleşme” kavramına yer vererek, bu defa da “kanunilik” prensibinin sınırlarını zorlayan bir yol seçmiştir. 5237 sayılı Kanunun 2. maddesinde düzenlenen “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin son derece açık ve sert olduğu gözönüne alındığında, ceza normlarında öngörülen suç tanımlarının da aynı şekilde belirli olması gerektiğini düşünmekteyiz. Bu bakımdan Öntasarının 183 ile 184. maddelerinde sadece “konuşma” kavramına değil, “görüşme” kavramına yer verilmesi, aynı sistemin 5237 sayılı Kanunun 133. maddesinde izlenmesi ve Kanunun 132. maddesinde de, Öntasarının 181. maddesinde olduğu gibi muhaberattan ne anlaşılması gerektiğinin düzenlenmesi daha uygun olurdu.

Somut hükümler taşıması gereken ve özellikle “suçta ve cezada kanunilik” prensibi sebebiyle suçun tanımına ayrıntılı olarak yer vermesi gereken 132. madde, tanımında yeralan soyut ifadeyi gidermek maksadıyla hükmün gerekçesinde “muhaberat” ve “muhaberatın gizliliği” kavramlarından ne anlaşılması gerektiğini ortaya koymaya çalışmıştır. Kanaatimizce “haberleşme” kavramıyla anlaşılması gereken, bireylerin başkalarıyla paylaşmadığı ve doğrudan doğruya olmayıp, bir araç vasıtasıyla yapmış oldukları görüşmelerin içerikleridir. Haberleşmeye taraf olmayan kişilerin, muhaberatın içeriğinin gizliliğine yönelik kasten yapacakları her türlü müdahale ise, “muhaberatın gizliliğinin ihlali” fiili olarak kabul edilecektir. Eğer bu gizlilik, sadece dinlemek veya okumak suretiyle ihlalle sınırlı kalmayıp, muhaberat içeriklerinin kaydı yapılarak gerçekleşirse, cezanın daha ağır olması öngörülmüştür. Bu kayıt, bir konuşmanın ses kayıt cihazıyla tespiti şeklinde olabileceği gibi, mektupta yazılı olanların bir başka kağıda kaydedilmesi, hatta mektupta yazılı olanın okunarak banda alınması biçiminde de olabilecek, işte tüm bu hallerde 132. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesindeki suç işlenmiş sayılacaktır.

Belirtmeliyiz ki, Anayasanın 20., 21. ve 22. maddeleri kapsamına giren, kanun koyucu tarafından düzenlenen ve hukuk düzeni tarafından hukuka uygun sayılan muhaberatın gizliliğine yönelik müdahaleler, elbette suçun “hukuka aykırılık” unsurunun gerçekleşmesini engelleyeceğinden, sözkonusu fiil suç olarak kabul edilmeyecektir. Örneğin, kanunlar çerçevesinde hakim kararıyla yapılan dinleme ve bu sıradaki konuşmaların kayda alınması fiili istisnai olarak hukuka uygun olacak ve suç sayılmayacaktır.

132. maddenin ikinci fıkrasında, kişiler arasındaki muhaberat içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesinin suç sayıldığını görmekteyiz. Buradaki “hukuka aykırılık” unsuru için de yukarıdaki paragraftaki kısa açıklamaya atıf yapmak isteriz. Hakim kararıyla yapılan bir tespit, el koyma, içeriği öğrenme ve muhaberatın içeriğini öğrenmesi gerekenlere ve bu kapsamda öğrenmelerinde sakınca bulunmayanlara yapılacak ifşa suç sayılmayacaktır. Bununla birlikte, hakim kararıyla yapılan bir dinleme sonuçlarının hukuka aykırı şekilde kamu oyuna veya bir basın mensubuna verilmesi ve bu basın mensubunun da bu bilgileri gazetesinde yayımlaması fiilleri, hem kamu görevlisi ve hem de basın mensubu bakımından 5237 sayılı Kanunun 132. maddesinin ikinci fıkrasının ihlali sayılacaktır.

Kendisiyle yapılan muhaberatın içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa eden kişinin de cezalandırılacağı, 132. maddenin üçüncü fıkrasında öngörülmüş, ancak fail hakkında önceki fıkralara nazaran daha az ceza verileceği ifade edilmiştir. Böylece, kişinin kendisiyle yapılan muhaberat kapsamında yeralan telefon görüşmelerini kayda alması ve saklaması suç sayılmamış, fakat bunların kasten aleni bir şekilde ifşa edilmesi fiilinin suç kabul edileceği belirtilmiştir. Eğer fail, kayda aldığı kendisiyle yapılan görüşmelerin bilgisi ve isteği dışında, yani kastı olmaksızın ve hatta taksirli davranışıyla ele geçirildiğini veya çalınmak suretiyle ifşa edildiğini iddia edecek olursa, bu durumda ortada alenen ifşa etmek fiili olmayacağından, suçun da oluştuğundan bahsedilemeyecektir. Kanun koyucu maddenin üçüncü fıkrasıyla, kişinin kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa emek fiilini, yani herhangi bir üçüncü kişi tarafından değil, herkes tarafından okunabilecek veya dinlenebilecek şekilde ifşasını suç saymıştır. Kanaatimizce, bu hüküm özel hayatın korunması bakımından hatalı olmuştur, çünkü birey tarafından bir başkasına gönderilen mektup veya yapılan bir telefon görüşmesi içeriğinin herhangi bir başkası tarafından da öğrenilmesine izninin olduğu veya sadece bu fiilin makul görülebileceği kabul edilemez. Bu sebeple üçüncü fıkranın, “Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın ifşa eden veya bir başkasının öğrenmesini ya da dinlemesini sağlayan kişi ... cezalandırılır.” şeklinde olması gerekirdi. İfade etmek gerekir ki üçüncü fıkrayla, bireyin kendisiyle yapılan bir telefon görüşmesini kayda alarak veya kendisine gönderilen bir mektup içeriğinden yola çıkarak, bu kayıt veya mektubu delil olarak cumhuriyet savcılığına ve mahkemeye sunmasında bir sakınca olmayacak ve hukuka aykırılık sözkonusu edilemeyecektir, çünkü 5237 sayılı Kanunda bu fiili suç sayan ve fiilin hukuka aykırı olduğunu gösteren herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Kaldı ki, gerek 132. maddenin üçüncü fıkra hükmünün içeriği ve gerekse Dönmezer Öntasarısı’nın 187. maddesinde yeraldığı gibi “Hukuka uygunluk hali” başlıklı bir hükmün 5237 sayılı Kanunda bulunmaması, bireyin kendisiyle yapılan bir görüşme içeriğini delil olarak kullanmasında hukuka aykırılık olmayacağı neticesine ulaşmamıza yol açmaktadır.

Yukarıdaki paragraftaki açıklamalarımız ışığında, bankaların, borsa aracı kurumlarının veya yapılan telefon konuşmaları ile görüşmeleri, yaptıkları iş gereği kayda almak zorunda olan ve isteyen kişi ve müesseselerin, telefon görüşmelerini sadece kayda alması ve bilgilerin doğruluğunu değerlendirmekte işin gereği olarak kullanmasında bir hukuka aykırılık doğmayacaktır.

5237 Sayılı Kanunun 133. Maddesinde, kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması fiili suç sayılmıştır. Maddenin birinci fıkrasında, kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların, taraflardan herhangi birisinin rızası olmaksızın bir aletle dinlenmesi veya bunların bir ses alma cihazıyla kaydedilmesi fiili suç sayılmıştır. “Aleni olmayan konuşma” kavramıyla, sadece konuşanların paylaştığı, başkalarının duymasını veya öğrenmesini istemediği, konuşanlardan herhangi birisi için gizlilik ifade eden görüşmeler anlaşılmalıdır. Kanun koyucu, “aleni olmayan konuşmalar” kavramıyla neyi anlatmak istediğini tam olarak ortaya koymamakla birlikte, hükmün gerekçesinde sadece konuşmaya katılanlara açık olan, başkaları tarafından duyulması istenilmeyen, yine sınırlı sayıda kişinin katılımıyla kapalı bir yerde yapılan konuşmaların aleni olmayan konuşmalar olduğunu ifade etmiştir.

Madde metninden, aleni olmayan konuşmaya katılan taraflardan birisinin rızasının olması, o konuşmanın üçüncü bir kişi tarafından dinlenmesinde veya kayda alınmasında sözkonusu olabilecek hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta gibi görünse de, kanun koyucu maddenin gerekçesinde bu duruma açıklık getirmiş ve aleni olmayan konuşmaya katılan tüm tarafların rıza göstermesi şartını, maddede öngörülen suçun gerçekleşmemesi için aramıştır. Bu sebeple, kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları dinleyen veya bir ses alma cihazıyla kaydeden kişinin fiili, eğer konuşmaya katılanların tümünün rızası yoksa suç sayılacaktır. Buradaki hukuka uygunluğun oluşabilmesi için, toplantıya katılanların tümünün rızasının alınması gerektiği ortaya konulmuştur. Böylece, madde metninde yapılan yazım hatası ve bundan doğabilecek konun koyucunun iradesindeki farklılık, hükmün gerekçesinde düzeltilmiş olmaktadır. Elbette buradaki rıza, açık olabileceği gibi, örtülü de gerçekleşebilir. Örneğin, konuşmaya katılmayan kişinin dinlemesine veya ses alma cihazıyla tespitine açık muvafakat gösterilebilmesinin yanında, bu durumun bilinmesine rağmen konuşmaya katılanların itiraz etmemesi ve özgür iradeleriyle durumu kabullenmeleri de hukuki açıdan rızanın varlığı anlamına gelecektir.

133. maddenin ikinci fıkrasında, bireyin katılmış olduğu aleni olmayan bir söyleşiyi, yani görüşmeyi diğer konuşanların rızası olmadığı halde ses alma cihazıyla kaydetmesi suç sayılmıştır. Kanun koyucu “söyleşi” kavramına yer vermekle, iki kişi arasında gerçekleşen görüşmeyi bir diğerinin kaydetmesini suç saymamak ister gibi bir sonuca ulaşmaya çalışmış, hatta maddenin gerekçesinde de bu anlama gelen ifadelere yer vermiştir. Oysa “söyleşi” kavramının anlamı, arkadaşça, dostça karşılıklı konuşmak, hasbıhal, sohbet etmektir. Bu sebeple, iki kişi arasında gerçekleşen bir görüşmenin diğer tarafça izinsiz kayda alınması kanaatimizce suç sayılmalıdır.

Telefonla yapılan görüşmelerin tespiti ve üçüncü kişilere açıklanması fiili bakımından, 132 ile 133. maddeler arasında bir karışıklığın meydana gelebileceğini ifade etmeliyiz. Düşüncemize göre, telefon görüşmelerinin, yani bir alet vasıtasıyla yapılan konuşmalar 132. madde, doğrudan doğruya veya görüntülü olarak yapılan görüşme ve konuşmalar da 133. madde kapsamında değerlendirilmelidir. Esas itibariyle bu noktadaki karışıklık, her iki maddenin birlikte düzenlenmesi ve değerlendirilmesi suretiyle giderilebilirdi.

133. maddenin son fıkrasında, ilk iki fıkrada yazılı fiillerden herhangi birisi işlenerek elde edildiği bilinen bilgilerden yarar sağlayan veya bunları başkalarına veren veya diğer kişilerin bilgi edinmelerini temin eden kişinin cezalandırılacağı, konuşmaların basın ve yayın yoluyla yayımı ve yayını halinde de failin aynı ceza ile cezalandırılacağı ifade belirtilmiştir.

5237 Sayılı Kanunun 134. Maddesinin Birinci Fıkrasında, kişilerin özel hayatının gizliliğinin ihlali, ayrıca özel hayatın gizliliğinin görüntü veya seslerin kaydı yoluyla ihlal edilmesi halleri ile bu görüntü veya seslerin ifşa edilmesi fiilleri suç sayılmış ve ifşa fiilinin basın ve yayın yoluyla işlenilmesi halinde cezanın yarı oranında arttırılması öngörülmüştür. Hüküm, kişilerin özel hayatının gizliliğinin ihlalini suç sayarak, özel hayatın gizliliği ve korunması hakkına önemli bir güvence getirmiştir. Böylece, kişinin özel hayatına, bu kapsama giren aile ve meslek yaşamına, tüm bu alanlarda geçen ve başkalarından gizlediği, yani başkalarının görmesini istemediği faaliyetlerine, ilişkilerine ve görüntüsüne, ayrıca bu alandaki huzur ve sükununa, dışarıdan veya içeri girmek suretiyle müdahale edilmesi fiilleri suç sayılmış bulunmaktadır. Özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı kapsamına giren bireyin konutu ve işyeri ile buradaki faaliyetleri ve özgürlüğü, o hak ve hürriyete sahip olan bireyin bu alanlarda huzur ve sükuna sahip olmasını da gerekli kılar. Bir başka ifadeyle birey, özel hayatında ve bu hayat kapsamına giren faaliyet ve ilişkilerinde rahatsız edilmemelidir. İşte 134/I. madde hükmü, bireyin özel hayatında rahatsız edilmeden yaşayabilmesini sağlamak amacına hizmet etmek için düzenlenmiş ve böylece ceza hukuku alanında özel hayata yönelik somut bir güvence getirilmiş olmaktadır.

Yine kanun koyucu bu maddede, Anayasa hükmünde yeralan genel ve soyut kavramı kullanma yolunu seçmiş, “özel hayat” kavramının ne olduğunu ortaya koyabilecek ve “suçta kanunilik” prensibine uygun düşecek tanımlamayı yapmamıştır. “Özel hayat” ve “özel hayatın gizliliği” kavramları son derece geniş, soyut, kişiye ve duruma göre değişebilen niteliklere sahiptirler. Bu sebeple, “Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, ... cezalandırılır.” hükmü yerine, Dönmezer Öntasarısı’nın 185. maddesinin birinci fıkrasında yeraldığı şekilde, “Resim çekici veya kaydedici bir aletle özel hayatın mahrem alanına giren veya başka suretle hiç kimse tarafından görülmesi mümkün olmayan bir özel hayat olayını, ilgilinin rızası olmadan tespit eden kimseye ... hapis cezası verilir.” hükmünün düzenlenmesi gerekirdi. Kanun koyucu 134. maddenin gerekçesinde de, “özel hayat” ve “özel hayatın gizliliği” kavramlarının ne olduğu, bu kavramların kişiye, zamana ve yere göre ne şekilde anlaşılması gerektiği ve bu kapsamda “kamuya malolmuş kişiler” kavramından ne anlaşılması gerektiği hususlarına değinmemiş, ve maalesef açıklamak gereğini duymamıştır. Belki kanun koyucu, bu hususların tartışılmasını ve tespitini uygulamaya bırakmak istemiştir. Ancak belirtmeliyiz ki, Türk Ceza Kanunu hükümleri birer anayasa hükmü değil, somut durumlara uygulanması gereken açıklıkları ve somut ölçütleri taşıması gereken uygulama normlarıdır. “Suçta ve cezada kanunilik” prensibinin mutlak olarak uygulandığı ceza hukukunda, normlarda bazı açıklamalara ve tanımlamalara yer verilmesi çok daha uygun olacaktır .

134. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde, özel hayatın gizliliğinin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlali fiilini icra eden fail hakkında uygulanacak cezanın alt sınırının bir yıldan az olamayacağı belirtilmiş, böylelikle görüntü veya ses tespitlerinin özel hayat hakkına yönelik daha ağır tecavüz niteliğini taşıdığına işaret edilmek istenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında, kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya seslerin sadece ifşa edilmesi suç sayılmış, suçun oluşmasında veya cezanın ağırlaştırılmasında “menfaat sağlama” kavramına yer verilmemiştir. Kanaatimizce, suçun meydana gelmesinde olmamakla birlikte, cezanın ağırlaştırılmasında “menfaat sağlama” kavramının cezayı ağırlatan bir hal olarak düzenlenmesi uygun olurdu. Fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde cezanın daha ağır olmasına dair hüküm, elbette suçun sonuçlarının daha zarar verici ve etkili olması bakımından isabetlidir.

Görüntü veya ses tespiti olmamakla beraber, kişinin kullanmış olduğu telefondan veya kredi kartından ya da yakın zamanda Ülkemizde de uygulamaya girecek olan parmak izinin tanıtılması suretiyle kullanılabilecek toplu taşıma kartı ve banka kredi kartından nerede olduğunun takip edilmesi ve bulunduğu yerler hakkında bilgi toplanması ve bu bilgilerin başkalarına aktarılması fiillerinin yasaklanması gerekirdi. Bu fiillerin, maalesef “suçta ve cezada kanunilik” prensibi sebebiyle 134. madde kapsamında değerlendirilmesi mümkün olamayacaktır. Belki bu fiiller, kişisel verilerin kaydedilmesi ve bu kayıtların kullanılmasıyla ilgili düzenlemeler getiren Kanunun 135. ve 136. maddeleri kapsamında değerlendirilebilir.

Eğer ortada “görevin ifası” anlamında, yani bir hükmünün icrası veya yetkili amirin emrini ifa olarak bir hukuka uygunluk sebebi varsa, bu halde yapılan görüntü ve/veya ses tespiti fiili suç sayılmayacaktır (Yeni TCK m. 24). Anayasanın 20., 21. ve 22. maddelerinde, hangi istisnai durumlarda özel hayata yapılacak müdahalelerin hukuka uygun sayılacağı genel olarak belirlenmiş ve bu husustaki özel düzenlemeler kanunlara bırakılmıştır. Bu sebeple, örneğin kanun koyucu tarafından şartları gösterilmek kaydıyla hakim kararına dayanılarak adli kolluk tarafından yapılan ev araması ve bu sırada bulunan eşya hukuka uygun sayılacak ve ceza tahkikatında delil olarak kullanılabilecektir.

Bundan başka, 5237 sayılı Kanunun 26/II. fıkrasında öngörülen “mağdurun rızası” sözkonusu olduğu takdirde, elbette bir hukuka uygunluk sebebi sözkonusu olacak ve 134. madde anlamında suçun oluştuğundan bahsedilemeyecektir. 26/II. maddeye göre, “Kişinin üzerinde mutlak suretti tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez”. Böylece kişi, eğer özel hayatına ilişkin bir görüntünün veya sesin görüntülenmesine veya kaydedilmesine rıza göstermişse, bu halde suç meydana gelmeyecektir. Görüntü veya sesin kayda alınmasına rıza gösteren, bu görüntü veya sesin ifşasına izin vermemiş olabilir. Bu halde, 134. maddenin birinci ve ikinci fıkralarında yazılı olan suç birbirinden bağımsız değerlendirilmelidir. Ancak, bir basın mensubuna görüntü veren veya ses kaydı yaptıran kişi, daha sonra sadece görüntü ve ses tespitine izin verdiğini, ancak bunların basın yoluyla yayımına izin vermediğini de iddia edemeyecektir. Basın mensubuna görüntü veren kişinin, bu görüntünün basın yoluyla kamuoyuna aktarılmasına da örtülü olarak izin verdiği hususu, hayatın olağan akışı gereği kabul edilmelidir.

5237 Sayılı Kanunun 135. Maddesinin Birinci Fıkrası, hukuka aykırı olarak kişisel verilerin kaydedilmesi fiilini suç saymıştır. Maddenin ikinci fıkrası ise, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgilerin kişisel veri olarak kaydedilmesi fiili de özel düzenleme altına alınmış ve böylece kanun koyucu, kişiye ait bu gibi niteliklere ilişkin verilerin tespitinin yasak olduğuna özel olarak değinmek gereğini duymuştur. Kanaatimizce, ikinci fıkra bir bakıma isabetli de olmuştur, çünkü yine kanun koyucu maddenin birinci fıkrasında, “kişisel veriler” kavramından ne anlaşılması gerektiğini ortaya koymayarak ve kavrama soyut olarak yer vererek, “suçta kanunilik” prensibini ihlal etmiştir. Bireyin rızasıyla vermiş olduğu bilgilerinin kaydedilmesinde veya işin gereği olarak, bireyin bilgisi dahilinde veya kanunun açık hükmü gereği veri tespiti ve kaydı yapılmasında bir hukuka aykırılık sözkonusu olmayacaktır.

135. maddenin ikinci fıkrasında yeralan, “... hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgileri kişisel veri olarak kaydeden kimse, ...” hükmündeki “hukuka aykırı olarak” kavramı yine son derece muğlak, soyut ve her duruma göre değişebilecek bir anlamda karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, bu kavrama yer verilmesi son derece hatalı olmuştur, çünkü maddenin gerekçesinde bu kavrama yer verilmesinin sebebi, “... kişilerin ahlaki eğilimlerini, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına, sendikal bağlantılarına ilişkin bilgilerin kayda alınmasına, kanunlarda özellikle suçlulukla mücadele bağlamında, suç ve suçluların ortaya çıkarılmasını sağlamak amacıyla belli ölçüde izin verilebilir. Bu durumlarda, sözkonusu suç oluşmayacaktır.” biçiminde izah edilmiştir. Böylece, sayılan bu hallerle ilgili yapılan kişisel veri tespiti fiilleri suç sayılmayacaktır. Bu hüküm ve gerekçe iki bakımdan hatalıdır. İlki, Türk Ceza Kanunu hükümleri anayasa hükmü niteliği taşımamaktadır. Bu sebeple Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 135/II. maddesi, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine ya da ırki kökenlerine ilişkin veri tespitlerinin yapılmasını uygun sayacak bir özel bir yasal düzenlemenin önüne geçemeyeceği gibi, yasak da getiremez. Bu konuda, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 5. maddesi de sorunu çözmeyecektir. 5. maddeye göre, “Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır”. 5. madde, sadece Kanunun genel hükümleriyle ilgili olup, 135. maddede yeralan özel düzenlemeye ilişkin değildir. İkincisi, “suçla mücadelede kişinin ahlaki eğilim, cinsel yaşamı, sağlık durumu veya sendikal bağlantısı ne sebeple ve hangi şekilde ilgili olacaktır ve bu alanlardaki yapılacak kişisel veri tespitleri ne şekilde ve hangi suçla mücadelede kullanılacaktır” sorularına mantıklı bir cevap verebilmek oldukça güçtür. Ayrıca, maddenin yazımı da hatalıdır. Maddeden çıkan iki farklı anlam vardır. İlki, kişilerin siyasi, felsefi, dini görüşleri ile ırki kökenleri kesinlikle kayda alınamaz, bunun yanında ahlaki eğilimleri, cinsel yaşamları, sağlık durumları veya sendikal bağlantıları, bu konulara ilişkin verileri kaydetme işlemi hukuka aykırı olmadığı, yani hukuk çerçevesinde gerçekleştiği takdirde yapılabilir, aksi halde bu gibi veri kayıtları da suç sayılacaktır. İkincisi, kişinin ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamına, sağlık durumuna veya sendikal bağlantılarına ilişkin hukuka aykırılıkların kaydedilebileceği şeklinde anlaşılabilir ki, kanaatimizce karışıklık olsa da maddenin içeriğinden ilk anlamı tercih etmek daha uygun olacaktır.

Kanunun 136. Maddesinde, kişisel verileri hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişinin cezalandırılacağı ifade edilmiştir. Maddede gösterilen “hukuka aykırılık” kavramı, esas itibariyle kişisel verilerin hukuka uygunluk olması halinde başkalarına verilebileceğine ve ele geçirilebileceğine işaret ederek, bir hukuka uygunluk sebebi ortaya koymuştur. Belirtmeliyiz ki, telefon kayıtlarının, yani kişilerin birbirleriyle yapmış olduğu görüşme kayıtlarının tutulması, aynı şekilde kredi kartlarıyla ilgili bilgilerin, yapılan harcamaların kaydedilmesi gibi tüm bilgiler “kişisel veri” kapsamına girmektedir. Bu nedenle, bu hususlarla ilgili kayıtları tutma, başkasına verme veya yayma ya da bu kayıtları ele geçirme gibi fiiller hakkında Kanunun 136. maddesi uygulama alanı bulacaktır.

Kanunun 137. Maddesinde, yukarıda açıkladığımız suçların nitelikli hallerinden sözedilmiş ve ağırlatıcı sebepler ortaya konulmuştur. Şahsa bağlı ağırlatıcı sebep olarak gözüken bu sebepler, failin kamu görevlisi olmasından veya belirli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle suçun işlenmesi halleri olarak gösterilmiş ve bu hallerde cezaların yarı oranında arttırılacağı ifade edilmiştir.

Kanunun 138. Maddesinde, kanunların belirlediği sürelerin geçmiş olmasına rağmen, verileri sistem içinde ortadan kaldırmakla yükümlü olanların, bu görevlerini yerine getirmemeleri halinde suç işlemiş sayılacakları belirtilmiştir. Elbette bu suç, kasten işlenebilen bir suç olup, “görevi ihmal” suçunun özel bir tipini oluşturmaktadır.

Kanunun 139. Maddesinde, Kanunun 135., 136. ve 138. maddeleri hariç olmak üzere diğer suçların soruşturulması şikayete bağlı tutulmuştur. Bu hüküm hatalıdır, çünkü özellikle kamu görevlilerinin veya belirli bir meslek ve sanatı icra edenlerin özel hayata karşı işlediği iddia olunan suçlardan dolayı soruşturulmasının şikayete bağlı tutulmaması gerekirdi. Otoriteden ve dolayısıyla kamu görevlisinden veya belirli bir meslek ve sanatı icra eden kişinin icra ettiği meslek ve sanatın, mağduru korkutma, baskıya maruz bırakma ve sindirme ihtimali pek muhtemeldir. Bu sebeple bu Bölümde yeralan suçlarla ilgili, Kanunun 137. maddesinde gösterilen “Nitelikli haller” kapsamına giren fail ve fiillere ilişkin suç takiplerinin herhangi bir şikayet şartının gerçekleşmesi aranmaksızın başlatılmasının ve yapılmasının öngörülmesi daha uygun olurdu.

Dokuzuncu Bölüm’de yeralan suçlar yoluyla elde edilen deliller, bu suçlarla ilgili takibin şikayete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın ceza tahkikatlarında kullanılamamalı ve hukuka aykırı delil olarak kabul edilmelidir. Bir başka ifadeyle, suçun takibinin şikayete bağlı olmasına bakılmaksızın Kanunda gösterilen maddelerin ihlali yoluyla elde edilen bulguların ceza tahkikatlarında kullanılamayacağına, sadece hukuki dayanağa sahip bulguların kullanılabileceğine dair düzenlenmeye Dokuzuncu Bölüm’de yer verilmesi gerekirdi. Belki bu düzenlemenin yerinin ceza yargılaması hukuku olduğu iddia edilecektir, ancak bu hükmü ceza hukukunda da kabul etmenin hiçbir sakıncası bulunmayacağı gibi, bireyin hak ve hürriyetlerini daha fazla koruyucu etkisi olacaktır.

Kanunun 140. Maddesinde İse, teknik olarak suç faili olarak kabul edilmeyen, dolayısıyla haklarında ceza uygulanamayacak olan tüzel kişiler hakkında, Kanunun 60. maddesinde gösterilen güvenlik tedbirlerinin, bu Bölümde gösterilen suçların faillerinin tüzel kişiler olması halinde uygulanacağı ifade edilmiştir. Tüzel kişilerin suç faili olabileceği ve temsilcileriyle birlikte ceza sorumluluğunun bulunduğunu kabul etmemiz sebebiyle, tüzel kişilere ceza yaptırımı uygulanamayacağını öngören düzenlemeyi benimsemediğimizi ifade etmek isteriz. Kanaatimizce, 5237 sayılı Kanunun 20. maddesinde, “tüzel kişilerin fiillerinden dolayı gerçek kişi temsilcilerinin cezai açıdan sorumlu sayılacağına veya tüzel kişinin değil, onun adına fiili icra eden gerçek kişinin sorumlu tutulacağına” dair açık hüküm olmadığından, gerçek kişi temsilcilerin ceza sorumlusu sayılmaları mümkün değildir. Kaldı ki, bu şekilde açık bir hüküm bulunmamasından dolayı, zaten Kanunun 2. maddesinde yeralan “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi de gerçek kişi temsilcilerin cezalandırılmasının önüne geçecektir.

SONUÇ:

Netice olarak, yukarıda kısa başlıklar halinde ortaya koyduğumuz birçok haklı eleştiriye cevap verebilecek düzenlemelerin, henüz yürürlüğe girmemiş olan 5237 sayılı Kanuna eklenmesi veya bu yönde Kanun üzerinde düzeltmeler yapılması son derece yararlı olacaktır. Ancak bu eleştirilere rağmen, bugüne kadar Anayasanın açık koruyucu hükümlerini gözardı ederek, ceza normlarıyla korumaya alınmamış olan özel hayat hakkı, 5237 sayılı Kanunun bu konuda getirmiş olduğu doğrudan doğruya koruma içeren hükümleriyle güvence altına alınmış bulunmaktadır. Özel hayatın gizliliği ve korunması hakkına ceza hukuku bakımından güvenceler getirilmiş olması, Anayasanın koruması altında bulunmakla birlikte, zamanımıza kadar hakettiği güvencelere kavuşturulmamış olan özel hayat alanı bakımından son derece sevindirici olmuştur. 01 Nisan 2005 tarihinden itibaren bu konuda beklenen ise, uygulamamızın son derece titiz bir şekilde özel hayatı korumaya yönelik hükümleri ihlal eden fiil ve failleri takip etmesi, bunlardan suç sayılanlar hakkında da istisnasız bir şekilde Kanunun Dokuzuncu Bölümü’nde öngörülen yaptırımları uygulamasıdır.

MALA KARŞI İŞLENEN SUÇLARLA

MÜCADELE SEMİNERİ

TARİH: 30.06.2004

YER: Sakarya Üniversitesi Ahmet Faik Abasıyanık Kültür Merkezi

ORNANİZASYON: Bahçeşehir Üniversitesi, Sakarya Emniyet Müdürlüğü

OTURUM BAŞKANI: Orhan ALİMOĞLU (Sakarya Vali Vekili)

KATILIMCILAR:

1- Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

2- Prof. Dr. Peter B. KNAPP (William Mitchell Collage Of Law ABD)

3- Avukat Lucinda E. JESSON (ABD)

4- Hüseyin ÖZBAKIR (Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı)

5- Ülker Önder DÖKER (Sakarya Barosu Başkanı)

6- Mustafa AYDIN (Sakarya İl Emniyet Müdürü)

Sunum: Emniyet Amiri Nadi ŞİMŞEK (Sakarya Emniyet Müdürlüğü)

Sayın Vali Vekilim, Sayın Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Eğitim Direktörü Prof. Dr. Feridun YENİSEY, Sayın Cumhuriyet Başsavcım, Sayın Baro Başkanı, Sayın Jandarma Alay Komutanım, Sayın Düzce ve Kocaeli Emniyet Müdürlerim, Sayın katılımcılar, değerli meslektaşlarım ve basının değerli temsilcileri.

Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü ve Bahçeşehir Üniversitesinin

birlikte düzenlemiş olduğu “Mala Karşı İşlenen Suçlarla Mücadele” konulu seminere hoş geldiniz. Programı arz ediyorum. 10.30-12.00 açılış konuşmaları, 12.00-14.00 serbest ara, 14.00-15.30 oturum, 15.30-15.45 ara, 15.45-17.00 tartışmalı toplantı sentezi. Programımızın öğlene kadar olan bölümünde Saygı Duruşu, İstiklal Marşımızın okunması, İl Emniyet Müdürümüz Sayın Mustafa AYDIN’ın konuşmaları, Sakarya Barosu Başkanı Avukat Sayın Ülker Önder DÖKER’in konuşmaları, Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Hüseyin ÖZBAKIR’ın konuşmaları, Vali Vekili Sayın Orhan ALİMOĞLU’nun konuşmaları. Şimdi sizleri Ulu Önder Atatürk ve Aziz Şehitlerimizin anısına bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum.

İl Emniyet Müdürümüz Sayın Mustafa AYDIN’ın konuşmalarını yapmak üzere arz ederim.

Katılımcı: Mustafa AYDIN (Sakarya İl Emniyet Müdürü)

Sayın Vali Vekilim, değerli hocamız Bahçeşehir Üniversitesi öğretim görevlisi (IGUL) başkanı Sayın Feridun YENİSEY, Sayın Cumhuriyet Başsavcım, Sayın Baro Başkanım, Sayın İl Jandarma Komutanım, Düzce ve Kocaeli İl Emniyet Müdürleri, değerli emniyet müdürleri arkadaşlarım, değerli katılımcılar, sevgili meslektaşlarım, basınımızın güzide temsilcileri. Bahçeşehir Üniversitesi ile Sakarya Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen “Mala Karşı İşlenen Suçlarla Mücadele” seminerine hoş geldiniz diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Efendim, mala karşı işlene suçlar denilince ceza kanunumuzda yeri bulunan başta hırsızlık olmak üzere, gasptan dolandırıcılığa kadar olan yelpazedeki suçlar akla gelmektedir. Ancak bu seminerde vaktimizin kısıtlı olması nedeniyle ve esasen güncelliği nedeniyle hırsızlık olayları konu edilecektir.

Değerli katılımcılar, hepinizin bildiği gibi

ülke genelinde emniyet ve asayişin sağlanması konusunda zaman zaman bazı suçların, bazı olayların ön plana çıktığını görüyoruz. Örneğin, 20. yy.’ın son çeyreğine damgasını vuran terör olayları gibi. Ülke genelinde top yekun biz bu görev anlayışı içerisinde güvenlik güçleri olarak, polis, jandarma, asker olarak uzun soluklu bir mücadele içerisinde olduk. Bildiğiniz üzere, bir başka platformda organize suçlarla mücadele konusunda da, yine aynı şekilde terörde olduğu gibi terör gurupları ile olan mücadelede olduğu gibi kıyasıya bir mücadele içinde olduk. Bu arada organize suçlarla, çıkar amaçlı suç örgütleri ile mücadele ederken, çok önemli bir gelişme oldu. 4422 sayılı yasa yürürlüğe girdi. Bildiğiniz gibi bu yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte çıkar amaçlı suç örgütlerinin kendisi ile birlikte faaliyetleri tanımlandı ve kolluğun mücadelesine çok önemli ivme kazandırıldı ve önü açıldı diyebiliriz. Bu itibarla sözü gelmişken 4422 sayılı yasanın hazırlanmasında yoğun emeği bulunan hocaların hocası Ord. Prof. Dr. Sayın Sulhi DÖNMEZER’i saygıyla anmadan geçemiyoruz. Şu anda rahatsız olduğunu biliyoruz, kendisine Allah’tan acil şifalar diliyorum. Diğer taraftan yine bu yasanın önemli mimarlarından, şu anda aramızda bulunan değerli hocam Prof. Dr. Feridun YENİSEY’e, bu yasanın hazırlanmasından, yürürlüğe girmesine, yönetmeliğinin hazırlanmasına ve halen uygulamada görülen aksaklıkların düzeltilmesinde, özellikle Emniyet Teşkilatı hukukçularının bir başvuru mercii olan sevgili saygı değer hocama da teşkilatım adına burada, huzurunuzda şükranlarımı arz etmek istiyorum. Nitekim gerek terör gruplarıyla, gerekse organize suçlarla yürüttüğümüz bu uzun soluklu mücadele sonunda her kesim tarafından da değerlendirildiği üzere, bugün marjinal düzeye çekilmiş durumdadırlar. Bugün ne var ? Günümüzde kolluk, yani polis, jandarma olarak önümüzde bizi zorlayan ve temel hedef olarak kaşımıza aldığımız ve mücadele içinde olduğumuz hangi konuyla karşı karşıyayız? İşte bu, bugünkü seminerin ana noktasını, özünü teşkil etmektedir. Yine hepinizin bildiği gibi son zamanlara, son yıllarda asayiş olaylarında ülke genelinde bir patlama olduğunu görüyoruz ve Türkiye genellemesi içerisinde, asayiş olaylarının da diğer olaylara oranla nisbi olarak %95 gibi bir orana sahip olduğunu biliyoruz. Emniyet Genel Müdürlüğünden aldığımız bilgilere göre Türkiye genelinde istihdam edilen personelimizin %33 hatta son zamanlarda %40’ına varan kısmı asayiş hizmetlerinde görevlendirilmiş durumda. Durum bizim kentimizde de öyle gerçekten. İstatistiklere baktığımızda olaylar genelinde asayiş olaylarının payı bütün illerde olduğu ve Türkiye genel ortalamasında da olduğu gibi aynı şekilde. Burada çarpıcı olarak dikkati çeken önemli bir husus var, bunu arz etmek istiyorum. Asayiş olaylarında meydana gelen patlamayla birlikte asayiş olaylarının kendi özünde tetkik ettiğimiz zaman, asayiş olaylarının içerisinde bir kalem olan mala karşı işlenen suçlarda fevkalade bir artışın olduğu ve asıl dikkat edilmesi gereken ve vurgulamak istediğim şudur ki, mala karşı işlenen suçlar içerisinde de hırsızlık olaylarında oransal artışların gözlendiğini ifade etmek istiyorum.

Bu bakımdan sözümüz başında güncelliği

dolayısıyla hırsızlık olayları için bu seminer tertip edilmiştir. Bu olayların hülasa hırsızlık olaylarının giderek artar bir ivmeyle tırmanması, yükselen bir tirent göstermesinin nedenleri çeşitli platformlarda, çeşitli şekillerde tartışılmaktadır. Biz kendi aramazdı tartışıyoruz. En yaygın ifade ekonomik kriz, kentleşme, sanayileşme olgusu, istihdam seviyesinin düşüklüğü olarak gösterilmektedir. Ama biz polisler, daha değişik bir konuyu ele alarak, hırsızlık olaylarının artışına neden gösteriyoruz. Nedir bunlar; işte özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren AB Uyum Yasaları ile birlikte PVSK ve Anayasa’dan başlayarak PVSK’da yakalamadan tutuklamaya, ifade almaya kadar olan soruşturma ile ilgili o kapsama giren bütün alanlarda getirilen sınırlamaların, 7 yılı kadar olan hürriyeti bağlayıcı konularda tutuklama keyfiyeti v.s. Bunlara birçok madde ilave etmek mümkündür. İşte, 15-18 yaş grubunun küçük suçlular grubuna dahil edilmiş olması v.s. Bunları ileri sürüyoruz. Hani klasik bir ifade var polisler “biz yakaladık hakim serbest bıraktı, savcılıktan geri döndü.”

Değerli arkadaşlarım, bu seminer dolayısıyla buradan, münhasıran

size dönerek size seslenmek, hitap etmek istiyorum. Bu yersiz tartışmalarla vakit geçirmenin hiçbir anlamı yoktur. İyi bilmelisiniz ki ve biliyorsunuz ki, eleştirildiğiniz ve sebep gösterdiğiniz veya gösterdiğimiz hususların hiçbirinden geriye dönüş yok. Ancak bundan sonra daha da boyutlu gelişmelerle karşı karşıya kalacağız. Buraya gelinceye kadar, Sayın hocamla yaptığımız kısa sohbet içerisinde ki, bunlar seminerin oturum ve tartışma bölümünde sizlerinde sorularıyla burada gündemine oturacak, yerini bulacak, cevap bulacaktır. CMUK yasasında duruşma sırasında kolluğun durumu ve fonksiyonu ile ilgili soruşturma ile ilgili tanık pozisyonu hem Cumhuriyet savcısının, hem avukatın soruları muhatap olma gibi gelişmeleri yaşayacağız. Bu nedenle burada, bu zamana kadar hukuki alanda yapılan değişiklikleri eleştirmenin ötesinde, daha karşı karşıya kalacağımız uyum yasaları çerçevesinde olsun, insan hakları açısından olsun, sebebi hangi hususlara dayanırsa dayansın, bunları halen münhazır etmenin hiçbir faydası yoktur. Bence yapılması iktisaden iki önemli husus var. Çünkü her hal ve şart altında güven abidesi olan devlete karşı vatandaşın güvenini zedelemek durumunda değiliz. Vatandaşın bildiği tek şey vardır. Şekil ve şartlar ne olursa olsun, mal ve can emniyetini sağlanması gerekmektedir. Öyleyse biz kolluk gücü olarak, özellikle asayişin sağlanılması ile ilgili birimlerde görevli olan personelimizin dikkatin çekmek üzere diyorum ki, mutlaka bu mücadeleyi kıyasıya sürdürmek durumundayız. Bunun için iki noktaya dikkat etmemiz gerekiyor. Birincisi yeni ve etkili polisiye taktikleri geliştirmek durumundayız. İkincisi de var olan ve bize yetki veren hukuki durumu rasyonel bir şekilde yorumlayarak uygulamaya koymak durumunayız. Bu ikincisi ile kastettiğim husus şudur. Özellikle Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 21. maddesini geniş tabanlı olarak kullanmak durumundayız. Bu maddenin ana espirisi, bu maddenin uygulanmasında dikkat edilecek hususlar, Sayın hocam tarafından dile getirilecektir, onun için ben bu konuya girmiyorum. Ama yeni ve etkin polisiye taktikler konusunda birkaç söz söyleyerek konuşmamı bitirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım. 25.05.2004 tarihi itibariyle Sakarya ilimizde

önce il merkezinde, sonra da ilçelerde yaygınlaştırmak üzere yeni bir uygulama başlattık. Benim burada yeni ve etkin taktikler demendeki kastım bu. Sizlere öncelikle şunları söylemek istiyorum. Polisin en önemli görevi hepinizin de takdir ettiği gibi önleyici kolluk görevidir. Yani, suç olmadan önce gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Bu neleri içerir, bunu bir cümle ile ifade etmek gerekirse şunu söyleyebilirim. Sokak hakimiyetinin sağlanması ihtisar eder. Polis tarafından sokak hakimiyetinin mutlak surette sağlanması gerekir. İddialı bir şekilde arkadaşlarıma şunu söyledim, dedim ki; üç kişilik bir ekip devriye bir mahallede hırsızlık yaptırmaz. Bunun için biz bu zamana kadar varolan uygulamadaki sabit kontrollerimiz terk edip, polisin her yerde var olarak gösteren hareketli devriye hizmetlerine, yaya ve motorize olarak sokmak durumundayız. Ekip ekip, polisi merkezi olarak sorumluluk alanını parselledikten sonra, adeta personele bu alanı zimmetlemek gerekiyor. Hırsızlık saatlerinin yoğunlaştığı zamanları doğru tespit etmek gerekiyor. Özellikle yönetici mevkiindeki arkadaşlarımı hassaten söylememem gerekiyor ki, ekipleri uyutmayınız. Ekipleri sürekli aktif tutunuz ve bunun içinde mutlaka denetim mekanizmasını çok yönlü ve kontrollü bir biçimde işletin. Hırsızlık olayları ile mücadele sadece polisiye tedbirlerle yürümüyor arkadaşlar. İş yerleri, pasajlar, siteler yani hırsızların avantajına olan yerlerle ilgili, oranın sahip ve sorumluları ile ilgili mutlaka görevlilerimiz, ekiplerimizin koordineli bir şekilde münasebetlerinin olması gerekiyor. Vatandaşlarımız açısından alınacak mallarını korumaya yönelik tedbirler konusunda vatandaşların eğitilmesi, uyarılması gerekiyor. Bunu yaygın bir biçimde toplantılar, seminerler, sempozyumlar, medyanın aktif gücünü kullanmak suretiyle geliştirmek mümkündür. Trafik olaylarında olduğu gibi aktif bir günlük kaza ve ölü sayısıyla belli rakamlara doğru giderek kanıksamaya başladık. Hırsızlık olaylarında da bu rutin hareketin içerisine girersek ve orada hırsızlıkla birlikte mala karşı işlenen diğer suçlar konusunda da bozuk bir asayiş meydana gelecektir. Bu şekildeki rutin davranışlar bir kargaşanın, bir asayiş bozukluğunun habercisi ve onların davetçisidir. Değerli arkadaşlarım, sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Toplantının, seminerin seyri içerisinde konular genel olarak ele alınacaktır. Arkadaşlarımızın burada kısa bir süre içerisinde, ama çok yararlı bir toplantı olarak kafalardaki soruları cevaplarını, yeni formüllerini geliştirilmesini yapılan hizmetin daha da rasyonel bir şekilde formüle edilmesini sağlama imkanına sahip olacaklardır. Be seminerin hayırlı ve uğurlu olmasını ve başarılı geçmesini diliyorum. Hepinize ve değerli meslektaşlarıma başarılar dilerken, bütün katılımcılara ve hepinize saygılar sunuyorum.

Sunum: Emniyet Amiri Nadi ŞİMŞEK, Sakarya Barosu Başkanı Sayın Av. Ülker nder DÖKER’i konuşmasını yapmak üzere arz ederim.

Katılımcı: Av. Ülker Önder DÖKER (Sakarya Barosu Başkanı)

Efendim iyi günler. Sayın Vali Vekilim, Sayın Yenisey Hocam, Sayın

Başsavcım, Sayın Jandarma Alay Komutanım, Sayın Belediye Başkanlarım hoş geldiniz. Sayın Emniyet Müdürlüğünün değerli mensupları, Sayın Ordumuzun değerli mensupları, Sayın avukatlar, Sayın konuklar, basınımızın güzide mensupları. Bugün burada mala karşı işlenen suçlarla ilgili olarak çok değerli Bahçeşehir Üniversitemiz ile Sakarya Emniyet Müdürlüğünün ortaklaşa tertip etmiş olduğu toplantıda birlikteyiz. İnanıyoruz ki, bu toplantı hepimiz için faydalı olacaktır. Ben öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bugün yapacağı konferansla ilgili olarak Yenisey hocamı ayrıca kutlamak istiyorum. Çünkü hakikaten büyük bir özveri vererek bu tür toplantılara iştirak ederek, bizleri aydınlatıyor. Efendim, ben şunu söylemek istiyorum ilk önce, hırsızlık olayı gerçekleşiyor. Bunun ikinci ayağı emniyetle bu yakalanarak, araştırılarak ele geçtiği takdirde bu tabi ki adliyeye intikal ediyor. Adliye kısmında Sayın savcılılık bunu ehline uyan suçun nevine göre cezalandırmak üzere mahkemeye sevk ediyor. Mahkemede de yargılama yapılırken bizlere düşen husus, yasanın el verdiği çerçeveler içerisinde, yasalarımızın hırsızlara verdiği fırsatlar içerisinde onları korumaya çalışıyoruz. Bu koruma onların yapmış olduğu hırsızlıktan dolayı değil, yasalarımızın koymuş olduğu kuralların gereği olarak yerine getirmeye çalışıyoruz. Az önce Sayın Emniyet Müdürü de söylediler. Dediler ki, işte hırsızları yakalıyoruz, hakimler de salıyor. Salmanın da tabi ki bir ölçüleri var. Bu ölçüler içerisinde, yine yasalarımızın koymuş olduğu kurallar içerisinde işlem yapılıyor. Ben sözlerimi çok fazla uzatmak istemiyorum. Yalnız şunu söylemek istiyorum, bu hırsızlıklar genelinde Sakarya’mızı Türkiye geneliyle özleştirmek istemiyorum. Çünkü Sakarya’mız 99 depreminden sonra yıkıldı. İşimizi, aşımızı, evimizi hepsini kaybettik. Birçok kişi zarara uğradı, zarara uğramayanlar var ama zarara uğrayanlar, zarara uğramayanlara da zarar verdi. Bu nedenle Sakarya’mızda yıllardır çok az olan işsizlik olayları, depremden sonra öyle bir hale geldi ki, bazı insanımızı ahlak ölçülerinin en son noktasına, kırma noktasına gelerek ellerini, mallara uzatmaya başladılar. Bu yaşamış olduğumuz çok zor durumun neticesinde olduğu inancındayım. Yalnız birde beklenmedik bir şekilde şehir dışından Sakarya’ya göç aldık. Biz Sakarya insanları, göç edecek derken, ki bir kısım insanlarımız gitti, sonra tekrar geri döndü ama dışarıdan çok gelen oldu ve bu gelenler de şehrin dış mahallelerine yerleşerek, adeta ki, hepsini suçlamak istemiyorum, bazıları bunu meslek edinerek hırsızlık yapmaya başladılar. Fakat en önemli husus Sakarya’mızdaki fabrikaların çalışmaması ki, burada Türkiye Zirai Donatım Kurumu arkasında Şeker Fabrikası ayakta durmak için hala gayret ediyor, burada en az 3 bin kişi çalışıyordu. Buda demektir ki, 4 kişilik bir aile olsa, 12 bin kişiye en azından 1 yıl boyunca Sakarya’da hemen hemen hiçbir faaliyet gösterilemedi. Bizim baromuz, adliyemiz 7 ay yoktu. 7 ay çalışmadık örneğin. Bir yıla yakın doğru düzgün çalışma ortamı olmadı. Bunları şunun için anlatıyorum. Sakarya’mız hakikaten halen gerektiği şekilde, belli bir potansiyele ulaşılamadı, ayağa kalkamadı. Birde ayrıca, hepimizin şu günlerde sözünü ettiğimiz ekonomik bozulmanın ve sosyoekonomik şartlarının değişmesi sonucunda, bütün Türkiye genelinde hırsızlıkların çoğaldığını söylüyoruz. Tabii bunların dışında ayrıyeten mala karşı işlenen suçların dışında, büyük hortumlamalar, banka olayları v.s. bunları burada arz etmek istemiyorum. Biz şu andaki mala karşı işlenen suçlarla ilgili olarak konuşuyoruz. Değerli konuklar, ben sözlerimi şöyle bitirmek istiyorum. Hırsızlık ile mücadelede en önemli olay iş olayı, insanımıza iş sahaları açarsak, bu faktörde inanıyorum ki bu mala uzanacak eller geri çekilecektir. Bu nedenle Türkiye’nin bu konu için bence en büyük çözümü kesinlikle işyerlerinin açılması, insanımıza iş sağlanması ve bu sayede hırsızlık olaylarına son verilmesidir. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Sayın hocamın uzun uzun konuşacaklarına inanıyorum. Bu nedenle kendilerine de şimdiden başarılar dileyerek toplantıyı düzenleyen Bahçeşehir Üniversitesi ve Sakarya Emniyet Müdürlüğüne çok teşekkür ediyorum. Ayrıca öyle sanıyorum, burada Bolu, Bilecik, Bursa, Düzce, Kocaeli ve Yalova Emniyet Müdürlüğü personelleri de var. Onlara da buraya geldikleri için hoş geldiniz diyorum. İyi günler efendim.

Sunum: Emniyet Amiri Nadi ŞİMŞEK, Sakarya Cumhuriyet Başsavcımız Sayın Hüseyin ÖZBAKIR’ı konuşmalarını yapmak üzere arz ederim.

Katılımcı: Hüseyin ÖZBAKIR (Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı)

Sayın Vali Vekilim, çok değerli Hocam, Baro Başkanım, Sayın

Emniyet Müdürüm, Kocaeli, Düzce Emniyet Müdürü ve değerli konuklar. Konuşmama başlamadan önce Emniyet Müdürlüğümüzce düzenlenen seminere hoş geldiniz diyorum. Hırsızlık konusunda, çok değerli hocamız size geniş bilgiler verecektir. Ben sadece bu olaydan, kısa bir süre önce haberim olduğu için hazırlamış olduğum özeti sizlere sunmak istiyorum. Hırsızlık konusu TCK’nın 10. babında diğer suçlarla, gasp, dolandırıcılık, ızrar suçlarıyla birlikte düzenlenmiştir. Kısaca hırsızlığın tanımını yaptığımız zaman, birisine ait menkul malın, başka bir kimse tarafından, mal sahibinin hakimiyet sahasından çıkarılması olarak tarif edebiliriz. Burada genellikle söz konusu olan menkul maldır. Ancak enerji hırsızlığı yani elektrik hırsızlığı, kaçak elektrik kullanılmakta biliyorsunuz, hırsızlık kapsamındadır veyahut başkasının telefonundan yararlanmak, yani onun hattına saplama yapıp girmek artık hırsızlık kapsamındadır. Hırsızlık TCK 491,492,493,494. maddelerinde düzenlenmiştir. Bunlardan 491, 492. maddeler hafif hırsızlığı, 493,494. maddeler daha ağır hırsızlığı tarif eder. Hırsızlığın yapılmasında bazı kurumlar cezai yönünden farklılık arz eder. Hırsızlığın bir kişinin yapması ve ikiden fazla kişinin yapması veyahut gece ve gündüz yapılması, bir yeri kırmak, delmek, mahfetmek suretiyle yapılması, cezada farklılıklar ortaya çıkacak , bunu da zaten hocam size izah edecektir. Benim burada anlatmaya çalıştığım hırsızlık durumunda emniyet güçleri soruşturma yaparken, nelere dikkat edecek. Kısaca bunları özetlemek istiyorum. Çünkü bir husus eksik kaldığında, biz savcılık olarak o kişiyi müşteki veya sanığı tekrar çağırmak durumunda, işte olay gecemi, gündüz mü olmuş, ne şekilde olduğunu tekrar tekrar soruşturma yapmak durumundayız ve bu zaman alıyor. Yani külfet oluşturduğu için bu hususlara dikkat edelim. Zaten genelde arkadaşlarım bu hususları biliyor ama yine de bu hususlara dikkat edilirse iyi olacağı kanaatindeyim. Hırsızlık eyleminin ve mala karşı işlenen cürümlerin kaç kişi tarafından yapıldığı, hangisinin asli fail, hangisini tali fail olduğunun tespit edilmesi gerekir. Yani eylemi yapan ile onun yanında bulunan, gözcülük yapanların tespiti ve kimliklerinin mümkün olduğu kadar belirlenmesi, sanıkların yaşları nedeni ile 18 yaşından küçük olanların soruşturmasının zorunlu müdafinin huzurunda ifadelerini mutlaka C. Savcılığı tarafından alınarak, bu şahısların 18 yasından küçük olanların Çocuk Mahkemesi huzuruna çıkarılması gerekmektedir. Eğer Çocuk Mahkemesi yoksa, Çocuk Mahkemesi sıfatında görev yapan mahkeme huzuruna çıkarılması gerekir. Şimdi çoğunlukla biliyorsunuz, hırsızlıklar 18 yaşından küçüklere yaptırılmaktadır. Bunun iki sebebi var. Birincisi yaş küçüklüğü nedeniyle suçun azaltılması, bir diğer hususta 15 yaşından küçüklere de 3 seneye kadar olan suçlarda kesinlikle tutuklama yapılamaması. Yani eğer kişi yapmış olduğu hırsızlık, 3 seneden daha az suçu gerektiriyorsa 2253 Sayılı Kanunun 19. maddesi 3. fıkrası tutuklamayı ortadan kaldırıyor. Tabi emniyetteki arkadaşlar diyorlar ki, biz yakaladık getiriyoruz, adliye salıveriyor. Arkadaşlar, maalesef yasaya uymak durumundayız. Tabi bunlarla ilgili aynı konunun 10. maddesi bir takım tedbirler meydana getirmiş ama bizim ekonomik durumlarımız ve şartlarımız, bu hususları tam uygulamaya yeterli değil kanaatindeyim. İnşallah, ileriki aşamada yeterli hale gelir ama gidişatın iyi olduğunu söyleyemiyorum. Çünkü biliyorsunuz, bilhassa büyük şehirlerde tinerci çocukların yapmış oldukları göz önünde. Geçenlerde Kocaeli Çocuk Mahkemesi başkanı arkadaşımla konuşmamız oldu, onun deyişine göre, yakınlarda sokağa çıkamayacak olacağız. Bu kişiler hem hırsızlık hem de gasp yönünde bir hayli olay yaşatmaktadırlar. Sonumuzu bilemiyorum İnşallah sonunda iyi tedbirler alınır devlet tarafından.

Bir başka husus, hırsızlığın yapıldığı yerin tam olarak tespitidir.

Yerin özelliklerinin belirlenmesi, gerekli krokinin çizilmesi, bahçe ve yapı durumlarının gösterilmesi, bina müştemilatı ve bahçesi, varsa duvar, kapı pencere ve çitlerinin olup olmadığı tespit edilerek gösterilmesi gerekir. Buda hırsızlıkta çok önemli durumdur. Bir başka husus hırsızlık eyleminin gece veya gündüz işlenip işlenmediği, gece ise olay saatinin mutlaka belirlenmesi gerekiyor. Çünkü, gece olayı bizim anladığımız manada değildir. Gece işlenen suçlarda, ceza miktarı daha fazladır. Bu nedenle hırsızlık yapılan zamanın büyük ölçüde belirlenmesi gerekir. Hırsızlığın yapıldığı yerin duvar, pencere, kapı, demir parmaklık, kasa ve sandık gibi muhafazası sağlam ve muhkem olup olmadıklarının, yıkmak, devirmek, kırmak, ezmek ve mahfetmek suretiyle yapılıp yapılmadığı, eylemin anahtar veya taklit anahtar veya anahtar gibi kullanılan sair aletlerden olup olmadığı, varsa bunların mümkün olduğu kadar temin edilmesi gerekir. Bu şekilde yapılan hırsızlıklarda, arkadaşlar ceza bir hayli artmaktadır. Biliyorsunuz meşhur bir örnek vardır. Gazeteye yansıdı, baklava hırsızlığı. Baklava hırsızlığına 8 sene veren hakim arkadaşımız bir ara bizde görev yaptı.Tabi bu kamuoyuna yanlış yansıdı. El kadar çocuklar yapmışsa da, yapan şahıslar 2’den fazla idi ve dükkanın kapısını kırıp içeri girmişlerdi. Baklavanın yanı sıra kırmış oldukları çekmecelerden de bir miktar para almışlardı. Bu nedenle ceza fazla olmuştu. Ama medya kamuoyuna bunu başka şekilde yansıttı. O olayın varsa tanıkların kimliklerinin tespiti ile ifadelerinin mutlaka sağlanması, hırsızlık konusunun mal veya zilliyet sahibinin kimliğinin tespiti ve ifadesinin sağlanması, sanık üzerinde yakalanan eşyaların sahipleri bilinmiyorsa, suç sadece ikrara dayanıyorsa, suç oluşması için yeterli olmadığı gibi, yeterli olmadığı Yargıtay tarafından kabul edilmektedir. Arkadaşlar, muhakkak sahibi belli olması gerekmektedir. Hırsızlık konusu mal veya enerji sarfiyatının, telefon kullanma gibi değerlerin mutlaka tespit edilmesi gerekir. TCK 522. maddesi çalınan malın değeri açısından çok önemlidir. Cezayı artırıyor veya indiriyor. Hırsızlık konusu malın ele geçtiği değeri ile hırsızlık öncesi malın değeri tespit edilmesi gerekir. Örneğin, çalınan otunun hasarlı olması gibi konularda önem arz etmektedir. Hırsızlığa konu olan altın ve mücevherler gibi malların bulunmasında ve iadesinde özen gösterilmesi, altın veya mücevherin satıldığı kuyumcu dükkanında yapılacak aramada, müştekinin vasıflarını belirttiği altın ve mücevhere el konulması, bunun dışındaki malların değer bedelini ödemek istemiyorsa bedelinin alınması, yoksa bu miktarda bir eş değer altın mücevhere el konulması gerekir. Bu uygulamada, kuyumcular odasından çok yakınmalar gelmektedir. Malın ikinci eline kuyumculuk tabiriyle hurda altın denildiğinden, fiyat farkı doğmaktadır. Ayrıca eşdeğer alınan altın ve mücevherin gramının karşılaştırılması, taşların büyüklüğü ve küçüklüğü, yeni ve eski olmasında değerlendirilmesi, fiyatlandırmada etkisi olmaktadır. Bunlar 522. madde açısından önemli hususlardır. Hırsızların, bu kadar malın nasıl ele geçirdiği veya bulgu ve hiçbir kuşkuya mahal olmadan tahkikat dosyasında belli olmalıdır.Bu TCK’nın 523. maddesi kapsamı uygulanması için önem arz etmekte ve Yargıtay ceza dairesi de verilen kararlar üzerinde önemle durmaktadır. İadenin cezaya muayyen olup olmadığı, malın yerini kolluk kuvvetine göstererek bulunmasını sağlayıp sağlamadığı ve iadelerde 3. şahıslarda bulunan malların bedellerinin, sanık tarafından ödenip ödenmediği tespiti gerekmektedir. TCK’nın 524. maddesince değerlendirme yapılabilmesi için, hırsızlığın yapıldığı malın sahibinin veya zilliyetiyle bu suçu işleyen kişilerin akrabalık durumlarının belirtilmesi önem arz etmektedir. Yakın akrabalar arasında hırsızlık olamamaktadır ve bu nedenle akrabalık derecesini belirlenmesi gerekiyor. Bu hususlarda tereddüt olduğu takdirde, güvenlik kuvvetlerince C. Savcısına başvurularak her zaman bilgi alınabilir. Bu arada şunu da belirmek istiyorum, toplumda kapkaç olayları bir hayli artmış durumda. Kişinin kapkaç suretiyle çantasının habersiz alınması, hırsızlık suçudur. Ancak kişi, bunu fark edipte karşı koymaya başladığı vakit, hırsızlık suçundan çıkmış, gasp kapsamına girmiştir. Mahkemelerimizce,bu konuda verilen birçok karar vardır ve bu kararlar Yargıtay’ca onanmıştır. Bir kimsenin zorla, çekiştirilerek yerlerde sürüklenmesi, çantasının alınması artık gasp suçu kapsamındadır. Bizim 1. Ağır Ceza Mahkememiz bu konuda bir rekor karar vermiş, hatta gazetelere yansımıştır. İki sanığa 65’er yıl ceza verildi. 130 yıl olarak gazetelere yansıdı ve bu kararda Yargıtay’ca onandı. Yalnız bu kişilerin gasp olayı birden fazla idi, tabi bu 130 yıl TCK’ya göre 36 yıldan fazla ceza verilemeyeceğinden 36 yıla netice olarak indi. Hırsızlık malı eşyası satın alınması TCK’nın 512. maddesinde düzenlenmiştir. Malı satın alan kişiler hakkında, soruşturma yaptığımızda burada önemli olan husus satın aldığı malı bilerek alıp almadığıdır. Bu kişiyi suçlaya bilmemiz için satın aldığı malı hırsızlık malı olduğunu bilip bilmediği çok önemlidir. Birinci husus bu. İkinci husus bu malı satın alırken, gerçek değerinin çok altında mı ve gerçek değerinde mi aldı veyahut gerçek değerinin biraz üzerinde mi satın aldığı çok önemlidir. Eğer gerçek değerin altında olduğunu biliyorsa, buda Yargıtay içtihatlarına göre bir nevi hırsızlık malı olduğunu biliyor anlamında değerlendirilmektedir. TCK’nın 522. maddesinde, az öncede belirttiğim gibi çalınan malın değeri çok önemlidir. Eğer Yargıtay’ın değeri fahiş olarak kabul ettiği sınırlara gidiyorsa ceza yarı nispetinde artmaktadır. Normal değerinde ise kanunda yazılı olan cezalar veriyoruz, eğer değeri az veya çok düşük olarak veriyorsa 3/1 oranında ceza iniyor. Son olarak zarar görenin, yani malı çalının kimsenin malı ele geçmişse, emanette alınır veya yeddi emine teslim edilir. Değer tespiti yapılır. Mahkemece kendisine iade edilir. Tabi şahıs hakikaten bu malın sahibi ise veyahut zilliyeti de olabilir, fark eden bir şey olmaz. Bu kısa bilgileri dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Seminerin hayırlı geçmesini diliyorum. Zaten bu konularda hocamız size geniş bilgiler verecektir ve tartışma konuları yapılacaktır. Saygılarımı sunuyorum.

Sunum: Emniyet Amiri Nadi ŞİMŞEK, Sakarya Vali Vekilimiz Sayın Orhan ALİMOĞLU’nu konuşmalarını yapmak üzere arz ediyorum.

Katılımcı: Orhan ALİMOĞLU (Sakarya Vali Vekili)

Saygıdeğer Hocam, sayın misafirlerimiz, değerli mesai

arkadaşlarım. İlimiz Emniyet Müdürlüğü ve Bahçeşehir Üniversitesinin çok değerli katkılarıyla hazırlanan seminerimize hoş geldiniz diyor hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Görev ve yetkilerini Anayasal ve yasal haktan olan polis ve

jandarma kolluk gücümüz, halkımızın huzur ve güveni sağlamak konusunda uzun yılların kazandırdığı tecrübe ve birikimleri ile hizmetlerini sürdürmektedir. Bu zor ve çetin hizmetin yürütülmesi üstün psikososyal vasıflar yanında maddi ve teknolojik donanımlarla donatılmış olmayı gerektirmektedir. Bunun için ise gerek mevzuat, gerekse teknolojik açıdan çağı yakalamak zorunda olduğumuz muhakkaktır. Nitekim gerek jandarma, gerekse polisimizde son yıllarda görülen her türlü donanım açısından iyileşmeler, eğitime ağırlık verilmesi ve giderek belirli konulardaki ihtisaslaşmalar, çağın gerekleri ile paralellik göstermesi ile gayet sevindirici gelişmelerdir.

Bu gün içinde bulunduğumuz durum ve gelinen nokta şudur;

kolluk kuvvetlerimiz imkan ve kabiliyetlerinden meydana gelen gelişmelerle birlikte, hizmetin ulusal ve evrensel hukuk kuralları sınırları içerisinde kalarak yerine getirilmesinin temel kural olarak seçilmesidir. Başta Anayasamız olmak üzere birçok yasalarda gerçekleştirilen değişiklikler Türkiye ve özellikle insan hakları açısından önemli bir dönemi başlatmıştır. Bu sürecin intibak devresi olacağı da muhakkaktır. Ne var ki, intibak devresi kısa süreli, az sıkıntılı ve başarılı olmak zorundadır. Bu bakımdan polis ve jandarmaya ve onların özellikle yöneticilerine, amirlerine ve özellikle uygulamanın tamamı ile içerisinde olan asayiş birimlerimize çok büyük iş düşmektedir.

Bilindiği üzere emniyet, kişilerin can, mal, ırz, namus, şeref ve

haysiyet gibi maddi manevi bütün varlığının güvenlik içerisinde olması demektir. Ancak asayiş olayları arasında, mala karşı işlenen suçların, toplumun dirlik ve düzenini, huzur ve güvenlik açısından ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu suç ceza kanunumuzda Sayın Başsavcımızın bahsettiği gibi ayrı bir bölüm olarak düzenlenmiştir. Son yıllarda mala karşı işlenen suçlardan hırsızlık olaylarındaki genel artışın dayandığı önemli sebepler vardır. Bunları Emniyet Müdürümüz ifade ettiği için ben ayrıntıya girmeyeceğim. Ancak ifade etmeliyim ki, bu konuda verilecek mücadelenin her bakımdan desteklenmesi, önünün açılması şarttır. Bilindiği üzere her işi kolaylaştıran, güzelleştiren, ritmik ve düzenli hale getiren iyi eğitilmiş insanlardır. Bu sahada temel eğitim yeri olan okullarımızın yanında, üniversite hocalarımıza, hukuk adamlarımıza, barolarımıza da çok büyük görevler düştüğü aşikardır. Bu konuda adliyemiz, hakim ve savcılarımız da kendilerine düşen fevkalade önemli görevleri noksansız ifa etmektedir. Bu itibarla Bahçeşehir Üniversitesinin değerli hocası Glabol Hukuk Programları Direktörü Sayın Prof. Dr. Feridun YENİSEY hocamızın yoğun mesaisi arasında, bu ufak programımıza verdiği katkılarından dolayı, kendisine Sakarya Valiliğimiz adına şükranlarımızı arz ediyorum.

İlimiz dahilinde mala karşı işlenen suçlardan, hırsızlık olaylarına

karşı polisimizin yoğun bir mücadele içerisine girerek önemli oranda düşüş sağlamasını takdir ile karşılıyoruz. Bu seminerin ve bölgesel birlikteliğin, mala karşı, hatta cana karşı işlenen suçların azaltılmasında önemli bir dayanışma ve yardımlaşma sağlayacağına şüphe yoktur. Mala ve cana karşı işlenen suçlarda önleyici zabıta ve suçluların adalete teslimi gibi polis jandarma işlerinin yanında, suçluların tutuklanması, yargılanması, cezalandırılması hususlarında yasal ve idari noksanlıkları var ise bunların tespiti, gerekenlerin teklifi ve neticenin takibi yönünden de adliye ve idare mensuplarına da önemli görevler düşmektedir. Hep beraber ülkemiz ve milletimizin dünyanın en zengin, en huzurlu ve en düzenli ülkelerden biri olması için gayret göstereceğiz.

Sonuç olarak şöyle bir özetle sözümü tamamlamak isterim. Polis ve

jandarmanın bilgisi, olgunluğu, dikkati,uyanıklığı, gayreti ve cesareti suç işlemek ve niyetinde ittiyatında olanları düşündürmeli, telaşlandırmalı, korkutmalı, sonuç olarak caydırmalıdır. Türk zabıta kuvvetlerinin sorumluluk bölgemiz olan Sakarya’daki arkadaşlarımızın bunu gerçekleştireceğine inancımız tamdır. Çünkü, mala, cana, ırza karşı suçların en az işlendiği ve bu en az işlenen suçların faillerinin de çok süratle yakalandığı bir toplumsal kök ve gelenekten geliyoruz. Bu duygu ve düşüncelerle bilgi zenginliğimizi, dayanışma, yardımlaşma ve iş birliğimizi arttıracak bu seminere büyük önem veriyoruz. Düzenleyen Emniyet Müdürümüze, katkı sağlayan hocamıza, adliye mensuplarımıza, katılımcı arkadaşlarımıza, misafir arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum. Verimli ve başarılı geçmesi temennisiyle hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

ÖĞLEDEN SONRA İLK OTURUM

Katılımcı: Mustafa AYDIN (Sakarya İl Emniyet Müdürü)

Değerli arkadaşlar, öğleye kadar bildiğiniz gibi seminerin açılış konuşmaları yapıldı. Açılış konuşmaları içerisinde, Sayın Baro Başkanımızın, Sayın Cumhuriyet Başsavcımızın ve Sayın Vali Vekilimizin sadece açılış konuşması normunda değil, faydalı bilgileri de içeren konuşmalar yaptılar. Kendilerine Sakarya İl Emniyet Müdürü olarak buradan teşekkür ediyorum. Benim yaptığım konuşmada eksik kalan bir iki cümleyi değerli hocamın izniyle tamamlamak istiyorum. İki önemli konuya işaret etmiştik konuşmamızda. Polisimizin bir teknik manada, yani polis taktikleri anlamında yeni ve etkin yöntemleri geliştirmesinin gerektiğini ve zorunluluğunu ifade etmiştim. İkincisinde hocamın burada bütün detaylarıyla sizleri bilgilendireceği Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 21. maddesinin uygulamadaki özelliklerini, bu konuda geniş tabanlı bir uygulama içerisinde olmamızın yaralarından bahsetmiştim. Biz bu uygulamayı, yeni taktiksel uygulamayı ve 21 maddenin uygulamaya konulmasını içeren hırsızlığa karşı yeni mücadele stratejisini 25 Mayıs’ta Sakarya genelinde başlattık. Diğer illerden gelen değerli katılımcı arkadaşların dikkatini çekmek istiyorum. Hiç abartısız net olarak %77 hırsızlıkta düşüş sağladık. Bizim burada sağladığımız bu düşüş sonrasında, ilçelerimizde hırsızlık olaylarının yoğunlaştığını gördük. İlçelerimizde aynı taktiği kullanınca, başta yakın illerimiz olmak üzere, bizim yaptığımız uygulamanın oradaki hırsızlık olaylarını yoğunlaştıracağını değerlendirdikten sonra, ben şahsen civar İl Emniyet Müdürlerimizle tek tek görüşüp ve o İl Emniyet Müdürlerimizin de fikrini aldıktan sonra, uygulamakta olduğumuz bu projenin bölgesel olarak yaygınlaştırılmasının ötesinde, yardım ve işbirliğinin, bölgesel koordinasyonunun etkin bir şekilde sağlanmasının zaruret olduğunu birlikte görerek bu seminere karar verdik. Yoksa biz, Adapazarı olarak böyle bir seminerle, ne Genel Müdürlüğümüze nede çevre illerimize bir emri vaki yapmadık. Bunun yararını uygulamada gördük. Gerçekten şimdi burada şöyle spesifik örnekler vereyim. Adapazırı’nda çalınan bir arabayla, İzmit’te hırsızlık yapılır. İzmit’in, Düzce’nin hırsızları bizim bölgemize geliyor, bizim bölgemizin hırsızları onların iline gidiyor. Hele böyle bir uygulamayla bölgesel hareketliliğin, hırsızlar açısından daha da büyük bir boyutlara ulaşacağına şüphe yok. Onun için bu bölgesel koordinasyona, bu bölgesel işbirliğine zarureten ihtiyacımız var. Değerli arkadaşlarım, ben eksik kalan hususları da bu şekilde tamamladıktan sonra, oturumun açılması için sözü değerli hocam YENİSEY’e bırakıyorum.

Katılımcı: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Değerli arkadaşlar, kıymetli konuklar. Çok teşekkür ediyorum bu

nazik davet için. Bugünkü bu çalışmamızda mala karşı işlenen suçlar üzerinde duracağız. Fakat mala karşı cürümler bütün toplantının belki beşte birini oluşturacak, çünkü Sayın Başsavcım açılış konuşmasında yaptığı temel bilgilendirmede, kolluğun dikkat etmesi gereken en önemli noktaları zaten vurguladı. Şimdi ben sizlere, bu seminer öğleden sonrasında, hukuka aykırı delillerden bahsederek başlamak istiyorum. Çünkü kolluğun yaptığı araştırmada bu konu ileride mahkemenin önüne delil olarak geliyor. Kendinizi bir fabrikaya benzetin. Fabrika olarak siz yedek parça üretiyorsunuz. Her bir tespit ettiğiniz ifade, tespit ettiğiniz parmak izi, elde ettiğiniz silah ve yer göstermesini yaptığınız işlemler v.s.birer yedek parça. Bu parçalar ileride mahkeme önünde montaj işlemine tabi tutuluyor ve mahkemede bunlarla “hüküm” veriyor. Bu hükmü yaparken eğer sizin yaptığınız akü, kötü bir akü ise bunu kullanmıyor, sizin imal ettiğiniz lastik kötü bir lastik ise bunu da kullanmıyor. O zaman otomobil ortaya çıkmıyor. Bu nedenle şimdi mala karşı işlenen cürümlere tersten yaklaşmak üzere, hukuka aykırı deliller konusundan meseleye yaklaşacağız. Hukuka aykırı delillerle ilgili olarak çok yakında da takip ettiğiniz gibi Anayasamız’da önemli bir değişiklik oldu. Anayasamız 2001 yılında yapılan değişiklikle 38. maddesindeki konuna aykırı bulgu, “hüküm verirken” kullanılamaz kuralımızdır. Yargıtay’ın bir soruşturma dolayısıyla verdiği kararda bilginizdedir, hukuka aykırı olarak elde edilen bazı bilgilerin kullanılamayacağını söylemektedir ki, bunu söylemesi gerekiyordu. Anayasamızın hükmü açıktır. Fakat o konumda da tabi telefon dinlemelerin, hukuka uygunluğu konusunda tartışmalarımız olacak. Demek ki, Anayasamızın koyduğu kural, kanuna aykırı bulgu hüküm verilirken kullanılamaz. 2001 yılında yapılan Anayasa değişikliğinde bir hüküm daha var dikkatinizi çekmesi gereken. O da 36. madde yapılan değişikliktir. 36. madde de adil yargılama hakkını kabul eden bir cümle eklenmiştir. Demek ki hukuka aykırı deliler konusunda iki tane hukuk normu var elimizde. Hukuk normlarından bir tanesi, kanuna aykırı bulgu kullanılamaz diyen norm, ikincisi de adil yargılama yapın diyerek devlete bir görev yükleyen norm. Bunu arkasında da, hukuka aykırı delil çerçevesinde CMUK’un 254. maddesinin 2. fıkrası vardır. 254. maddenin 2. fıkrası, hukuka aykırı delillerin, soruşturma ve koğuşturma organları tarafından hukuka aykırı bir şekilde elde edilen delillerin, hüküm verilirken kullanılamayacağını söylüyor. Anayasanın koyduğu kural kanuna aykırı bulgu, fakat CMUK koyduğu kural daha geniş oranda hukuka aykırı delilden bahsediliyor ve koğuşturma ve soruşturma organının elde ettiği delilden bahsediyor. Anayasa bunu da çıkartmış. Çok dar bir hukuka ayrılık ve mutlak bir hukuka aykırılık getiriyor. Anayasa’da 2001 yılında yapılan değişiklik dördüncü bir kural daha getiriyor. Hukuka aykırı elde edilen delilerde, CMUK 135 a maddeye göre ifade almada, özgür irade olması gerekiyor. Eğer sanığın, ifade verme sırasında iradesi özgür değilse, yorma yapılmışsa, hile yapılmışsa, aldatma yapılmışsa veya kötü muamele, işkence yapılmışsa ve bu şekilde sanığın iradesi etkilenmiş ise elde edilen ifade, rıza olsa dahi delil olarak kullanılamaz diyen CMUK 135. a madde bu ilk bölümümüzün hukuka aykırı deliller bölümümüzün başlangıç noktasıdır. Tekrar ediyorum, Anayasa 38. maddeye göre, kanuna aykırı bulgu kullanılamaz, Anayasanın 36. yani adil yargılama yapalım diyen maddesi, 254/2 koğuşturma ve soruşturma yapan organların bulduğu hukuka aykırı delil ve dördüncüsü de CMUK madde 135 a. Şimdi bu dört tane unsuru sondan geriye doğru inceleyeceğiz. Söylediğim gibi CMUK suçun işlenmesi ile başlıyor. Suç fiili işleniyor. Suç fiili işlenince hazırlık soruşturması başlıyor. Hazırlık soruşturmasında kolluk delil topluyor. Şüphe sebebi topluyor. Fakat bu şüphe sebeplerinin ve delillerin iki özelik taşıması gerekiyor. Birincisi sağlam olması gerekiyor. Yani hakikaten bu kişinin parmak izi, hakikaten bu suçun delili sağlam olması ki, buna Redavance adı veriliyor. Olayla bağlantısı olması gerekiyor. Eğer bir delil sağlamsa ve hukuka uygun ise mahkemede kullanılabilen delil özelliğine sahip oluyor. Şimdi bir örnek sizlere. “P. G.” İngiltere kararını vermek istiyorum. P.G. adlı kişi ve arkadaşları bir çete oluşturuyorlar ve bu çeteleyle de soygunlar, mala karşı suçlar işlemek istiyorlar. Bu yaptıkları oluşum polis tarafında öğreniliyor ve P.G.’nin o ilçede, o bölgede bu tür soygunlar yapmak üzere planlar kurduğunu polis öğreniyor. İngiltere’de 1995 yılında nasıl öğrenebilir bunu Polis? 3-4 kişinin ileride suç işlemek üzere planlar kurduğunu polis, kolluk nasıl öğrenir? Birincisi gizli soruşturma yöntemleri dediğimiz, ya telefon dinleyerek öğrenir, ya ihbar vardır, yahutta örgütün içerisine bir tane eleman yerleştirmiştir bunlardan öğrenebilir. Bunu öğreniyor İngiliz polisi ve İngiliz polisinin 1995 yılında sahip olduğu bir iç yönetmelik var. Altını çizin şimdi. Bir iç yönetmelik var ki, bu iç yönetmelik evin içerisinin dinlenebilmesi için karar verilme yetkisini bir başmüfettişe veriyor. Fakat başmüfettiş bunu yazılı olarak vermek mecburiyetinde. 1995’te İngiliz hukukuna göre, soruşturmaya yürüten bu kişilerin, soygunlar yapacağını öğrenen organize suçlarda çalışan polis memuru, kendi başmüfettişine telefon açıyor ve benim böyle bir izne ihtiyacım var diyor. Fakat müfettiş tatile çıkmış. Nedir olay diye soruyor, polis memuru da durumu izah ediyor. Biz takip ettik öğrendik. Peki diyor müfettiş, sana sözlü emir veriyorum diyor. Fakat kanunen yazılı vermesi gereken bir emri söz ile veriyor. Bu sözlü emir üzerine polisler eve giriyorlar ve eve bir böcek yerleştiriyorlar. Bu böcek dışarıya ses veriyor. P.G. ve arkadaşları evlerinde soygun planları yapıyorlar. Hangi dükkanı, nasıl soyacaklar, ne zaman soyacaklar falan bunun planlarını yapıyorlar. Fakat bütün bu konuşmaları banda kaydediliyor. Hakim kararı yok, yazılı emir yok ve bant kaydı yapılıyor. Ses kaydı yapılıyor. Aradan bir gün geçiyor ve P.G. ve arkadaşları tesadüfen bu böceği buluyorlar, buldukları anda telaşa kapılıp kaçıyorlar. Polis dinleme anında olduğu için onların bulduğunu da duyuyor. Kaçtıklarını da görüyor ve sokakta gidip bunları yakalıyor. Yakalama yetkisi var mıydı? Şimdi yakalama yetkisinin doğa bilmesi için şartların neler olduğunu hemen parantez içinde inceleyelim. Kolluk bir kişiyi ne zaman yakalayabilir. Yakalama sayın arkadaşlar, parantezi biraz uzun tutacağız şimdi. Yakalama, üç türlü yakalama vardır. Birincisi meşhut cürüm yakalaması. Meşhut cürüm CMUK 127. maddesine göre meşhut cürümde herkese verilen bir yetki. 127. maddenin 1. cümlesinde, meşhut cürüm yakalaması, ikincisi ise Cumhuriyet veya amirlerine derhal müracaat olmayan hallerde zabıta memurları, tutuklama müzekkeresi kesilmesi müstelzim ve aynı zamanda tehirinde mazarat umulan hallerde sanığını muvakkaten yakalayabilirler. 127. maddenin verdiği size ikinci yetki, tutuklama kararı verilebilecek bir durum ortaya çıkmış, fakat hakime gitmeye vakit yok. Bu durumda bir siz faili yakalayabiliyorsunuz ve 24 saat içerisinde hakim önüne çıkartmanızda gerekiyor. Fakat 127. maddenin bu tutuklama amaçlı yakalama dediğimiz yetkisinin doğabilmesi için, CMUK 104’teki tutuklama unsurlarının gerçekleşmiş olması gerekiyor. Bunun içinde 104. maddeye bakalım şimdi. Ne zaman bir hakim tutuklama kararı verebilir? 104. maddeye göre suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler yakalanabilir. Demek ki, bir hakimin tutuklaması için kuvvetli belirti lazımdır. Son fıkrasına bakarsanız, soruşturma konusu fiilin önemi tutuklamayı gerekli kılması, orantılı olması gerektiğini söylüyor. 1. fıkrası 1. şartı koyar. Kuvvetli belirti şartını, son fıkrası ise orantılılık ilkesini koyar. Diğer fıkraları ise kaçma şüphesini veya delil karartma şüphesinin olmasının gerektiğini söylüyor. Bu ikinci bir yakalama, birde üçüncü tip yakalama yetkisi var. Kimlik tespiti yakalama adını verdiğimiz yakalamadır. PVSK 17’de gördüğümüz kişinin kimliği belli değil ise, bu takdirde yine yakalama yetkisi var. Birde kabahatler bakımından 6 aya kadar hürriyeti bağlayıcı suçlarda bir yakalama yetkisi var. Bu üç tip yakalama demek ki; 1 meşhut cürüm yakalaması, 2 tutuklama kararı ile verilebilecek hal hakime gitmeye vaki yok, 3’de kimlik tespiti yakalamasıdır. Olaya geri dönelim şimdi. Kişiler dinleme cihazları bulduklarında kaçıyor. Polisin yakalama yetkileri doğmuş mudur? Birincisi meşhut cürüm var mı? Meşhut cürüm yok. Meşhut cürüm yakalaması olamaz. İkincisi, hakimin tutuklama kararı vereceği bir hal gerçekleşmiş ama hakimden karar almaya vakit yok. Kişilerin suç işledikleri söylenebilir mi? Hayır mı? Belki evet. 313. maddeye göre sırf teşekkül oluşturmak suçtur. İngiliz hukuku da böyledir. Bunlar da teşekkül oluşturmuşlar fakat teşekkül oluşturduklarının delili gizli dinleme ve hakim kararı olmadan yapılan bir dinlemeden elde edilen deliller olduğundan kullanılamaz. Arkadaşlar, İngiliz polisinin burada yakalama yetkisi doğmuştur. Çünkü kişiler kaçmıştır. Kaçmak başlı başına bir yakalama sebebidir. 104. maddeye baktığınızda da bunu göreceksiniz, kişi kaçarsa yakalama sebebi doğmaktadır. Delil karartmaya çalışmışsa da doğmaktadır. Olayda tutuklama ve yakalama yetkisi doğmuştur. Bir kişi nasıl yakalanır şimdi ona bakalım. Parantez içinde daha devam ediyoruz. Yakalamanın usulü nedir? Arkadaşlar, Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliğinin 6. maddesine bakmanızı istiyorum. 6 no’lu ek 6. maddesi yakalama işleminden bahsediyor. Yakalama işlemi şartları doğduğunda yapılacaktır. Şartları nedir? Ya meşhut cürüm olacak, ya tutuklama kararı verilebilecek bir durum olacak, yada kimlik tespiti amaçlı bir yakalama olacak. Nasıl yapılacak şimdi? Yakalana kişinin ilk olarak üst araması yapılacak. Altını çizin lütfen, 92. sayfada yakalama sırasında, yakalanan kişinin üst aramasının yapılması gerekiyor. Sayın bakanım hoş geldiniz.(İçişleri eski bakanı Sayın Saadettin TANTAN salona girer.) Sayın bakanım P.G. İngiltere kararını anlatıyorum. Bir örgüt kurulmuş, fakat daha suç işlememiş. İngiltere’de 1995 yılında ileride bir suç işlemek amacıyla bir araya gelen insanların böyle bir girişim içerisinde olduklarını polis öğreniyor. Öğrenmesi, örgüt içerisine eleman sokmak şeklinde, yahut telefonlarını dinlemek şeklinde olmuş ve evlerine bir dinleme cihazı yerleştirmek istiyorlar. Fakat 1995 yılındaki İngiliz kurallarına göre, eve bir dinleme cihazı yerleştirilebilmesi için başkomiser seviyesinde bir memurun yazılı emir vermesi lazım. Yazılı bir emir olmadan, sözlü bir emir ile içeriye böyle bir dinleme cihazı yerleştiriyorlar. Kişiler hangi suçları işleyeceklerini planlıyorlar, poliste bunları banda kaydediyor. Genel kaide, yazılı emir olmadığı için hukuka aykırı. Bir gün sonra bunlar cihazı buluyor ve kaçmaya başlıyorlar. Canlı dinleme yaptığı için polis de bunların kaçtığını anlıyor ve yakalıyor. Şimdi yakalama yetkisini tartışıyoruz. Burada yakalama yetkisi hangi durumlarda olur. Meşhut cürümde olur, hakimin tutuklama kararı verebileceği durumda olur ve kimlik tespiti amaçlı olur. Bunları tespit ettik ve şimdi yakalama nasıl yapılır? Türk hukukuna göre bunu inceliyorduk. Kolluk bir kişiyi nasıl yakalar? Şartlar oluşmuşsa yakalama yönetmeliğinin 6. maddesine göre yakalanan kişinin ilk olarak üst aramasını yapmak zorundasınız. Yakalanan kişinin üst aramasını yapmak için hakim kararına gerek var mı? Anayasanın 20 ve 21. maddelerinde yapılan değişiklikler doğrultusunda, her türlü arama için hakim kararı ve yazılı emir öngören Anayasanın 20 ve 21. maddeleri istinaden üst araması için hakim kararı gerektiriyor mu? Bunun cevabı hayırdır. Hayır olmasına da Anayasa hukukuna göre açıklaması şudur. Anayasa 19. maddesinde yakalama yetkisi vermiştir. Yakalama yetkisi daha çok hak kısıtlayan bir yetkidir. Ceza hukukunda evveliyet kuralı vardır. Çoğu yapan, azıda yapar kuralı vardır. Eğer siz bir kişiyi yakalamak yetkisini kazandıysanız, daha az hak kısıtlayıcı olan aramak yetkisini hayli hayli kazanmış olursunuz ve bu nedenle arama yönetmeliğini 8. maddesinde, yakalan kişinin üstünün aranacağı açıkça belirtilmiştir. Bu nedenle hiç tereddüt etmeyiniz. Eğer bir kişiyi yakalarsanız, yakaladığınız kişinin üstünü aramanız tamamen hukuka uygundur, Anayasaya da uygundur. Yönetmelikte bunu böyle söylüyor. Yönetmeliğe karşı açılan yürütmenin durdurulması davalarında, bu nokta bir eleştiri almıştır, yani onaylanmıştır diyebiliriz. O halde ilk yakalama işlemi, kişinin üstünün aranmasındır. Yine 6. maddeye göre yakalama sırasında ikinci yapılacak iş, suçun iz, emare ve delillerinin yok edilmesini önleyecek tedbir almaktır. Buda şu demektir. Kişinin yakalandığı yerin aranması demektir. Kişi nerede yakalandı ise o yerde arama yapmak kolluğun görevidir. Çünkü kişi yakalandığı sırada, yakalandığını anlayınca etrafa delil bırakmak ister. Böyle bir aramanın da kaynağı CMUK 95. maddesidir. Yakalandığı yerin aranması kanunun ön gördüğü bir hükümdür. Üçüncü işlem, yakalama sırasında kişiye sebep söylemektir. Yakalama sebebinin söylemesidir. Eğer siz yakaladığınız kişiye yakalama sebebini söylemezseniz, insan hakkı ihlal etmiş olursunuz. Hangi hakkı ihlal etmiş olursunuz yakalama sebebini söylemezseniz? Bu sözleşmenin 5. maddesinin ihlalidir. Aynı zamanda Anayasamızın 19. maddesinin ihlalidir. Yakalama sırasında kişiye, yakalama sebebinin söylenmemesi, o kişiyi belirgin olmayan bir duruma düşürür. Ne için yakalandığını bilmez ise kendini savunamaz. Yine yakalandığının söylenmemesi Anayasaya aykırıdır. İnsan hakkı ihlalidir ve birey devletten tazminat isteyebilir. Tazminatın kaynağını biliyor musunuz? 4464 sayılı haksız yakalama hakkındaki kanun gereğince, birey ilk yakalamayı yapan memurdan tazminat isteyebilir ve bu davasını devlete karşı açmakta ve devlet bunu daha sonra Anayasanın 19 . maddesinin son fıkrasında yapılan değişiklik uyarınca memura rücu etmektedir. Şimdi yakalamayı gerçekleştiriyorsunuz. İlk yapacağınız işlem üst araması, ikinci yapacağınız etraf araması, üçüncü yapacağınız sebep söylemesidir. Kişinin ne sebeple yakalandığını kendisine bildirmeniz gerekiyor. Bunun arkasında da susma hakkı, müdafiden yararlanma hakkı ve bu yakalanmaya itiraz etme hakkı olduğu kendisine bildirilecektir. Bakınız bu kitabın başında bu haklar sıralanıyor. Mutlaka söylenmesi gereken 4 tane unsun var. Birincisi yakalama sebebini mutlaka söyleyeceksiniz, müdafiden yararlanma hakkını, susma hakkını, yakınlarına haber verme hakkını ve nihayet itiraz etme hakkını söyleyerek yakalama yaparsanız tamamen hukuka uygun bir yakalama yapmış olursunuz. Fakat bunun dışında, bunları söylemeden yakalama yapmış olursanız, bir sıkıntı doğabilir. Şimdi İngiltere’ye geri dönüyoruz. İngiliz polisi P.G. ve arkadaşlarını, evde dinleme cihazını buldukları için kaçarken yakalıyor. Kaçarken yakaladığı için ne yapması gerekiyordu? Aynı hukuk, evrensel hukuk prensibi. Artık arkadaşlar tek bir devletin değil evrenin hukuku oldu. Prensipler bütün dünyada aynı. Uluslar arası Ceza Mahkemesi statüsüne bakın. Uluslar arası ceza mahkemesi statüsünde, sanıkların haklarının söyleneceği, susma hakkının söyleneceği, müdafiden yararlanma hakkının söyleneceği belirtilir. İngiltere’de aynı, Türkiye’de aynı, Amerika’da aynı, bütün devletlerde aynı. Evrensel müşterek bir hukuk doğdu. Sulhi DÖNMEZER hocamız Cuma günü yapılacak olan, Adli Yetkiler konulu toplantıya bir tebliğ hazırladı ve bu tebliğini hasta yatağında bizlere gönderdi. O tebliğinde Sulhi hoca, şunu söylüyor. Artık bütün dünyada evrensel bir hukuk doğdu diyor. “Transnasyonel” yani bütün dünyanın uyduğu hukuk kuralları. İşte bunlardan bir tanesi de, yakalanan kişiye susma hakkının söylenmesi, isnadın söylenmesi. Fakat önce isnat söylenecek, çünkü isnat söylenmeden susma hakkı söylenemez. Neyle suçlandığını söyleyeceğiz ondan sonra kişiye susma hakkı v.s. söyleyeceğiz. Şimdi İngiliz polis yakaladığı P.G. ve arkadaşlarına susma hakkın var, müdafiden yararlanma hakkın var diyor. Fakat bunu yaparken polislerin ceplerinde gizli bir bant var. Sesini banda kaydediyor, yakaladığı kişi diyor ki, susma hakkımı kullanacağı, avukat istiyorum. Fakat bu sesi banda kaydediyor İngiliz polisi. Bu bant kaydını niçin kaydediyor, haklarını hatırlattığını zaten tutanağa bağlamış. Sesini almak, ses örneği almak istiyor. Kişini haberi yok sesinin kaydedildiğinden. Gizli dinleme ile yakaladığın kişinin sesini mukayese etmek için kaydediyor ve hakikaten laboratuar analizi yapıyorlar. Evde yapılan konuşmalar ile yakalanan kişinin sesleri aynı ses. Delillerin iki özelliği vardı. Neydi arkadaşlar? Birincisi sağlam olmak. Yani gerçekten o kişini sesi olması gerekiyor. İngiliz polisi ispat ediyor ki, bu ses evde konuşan kişilerin sesidir, %99.9 sağlamlıkta ispat ediliyor ki, yakalanan kişiler plan kuran kişilerdir, örgüt oluşturan kişilerdir. Fakat delil hukuka uygun mu? Evde yapılan bir dinleme var, hakim kararı yok. Müfettişin yazılı emir vermesi gerekiyordu, sözlü emir vermiş. Hukuka aykırı bir şekilde dinleme yapılmış fakat delil sağlam delil. Neticede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bu dava geliyor ve deliller bunlar. P. G. Davasında mahkumiyet kararı vermek için mahkeme bunları kullanıyor. Evde yapılan bant kayıtları, polislerin yaptığı hak bildirirken yaptığı kayıt. Evde yapılan bu bant kaydının kendisi delil olur mu? Hukuka aykırı delil kapsamına girer mi? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi evde yapılacak dinmeler için ve telefon dinlemeleri için bir kural koymuş. Birinci kural kanun ile düzenlenmiş olması kuralı. İkincisi kanuna göre bir hakim kararının verilmiş olması. Daha başka kurallarda var, fakat en önemlisi daha sonra bu kişiye haber verilmiş olması. Telefonunuz dinlenmiş olması gerekiyor. İngiltere’de 1995 yılında kanun yok, telefon ve ev dinleme kanunu yok, bunun için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diyor ki, sizin yaptığınız bu dinleme hukuka aykırı bir dinlemedir. 8. maddeye aykırı. Özel hayatın ihlali var fakat adil yargılanma kuralı ihlal edilmemiştir. Arkadaşlar buradan çıkartacağımız ders nedir acaba? Hukuka aykırı deliller bakımından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yaklaşımı şöyledir. Birinci olarak bakar, delil sağlam delil midir? Sağlamsa ve bütün müdafaa hakları verilmiş ise bu delilin kullanılmasında aykırılık görmemektedir. Şimdi bu durumu Türkiye’ye uygulayalım. Bu gün duyduğumuz ve Yargıtay kararına. Yargıtay’ımız yapılan telefon dinlemelerinin hukuka aykırı olduğunu değerlendiriyor ve diyor ki, hukuka aykırı olduğu için de biz bu delili i kaale almayız. Yaptığı yaklaşım Anayasa yaklaşımıdır. Kanun yaklaşımıdır. Türk hukukuna uygundur. Fakat bu yaklaşım Avrupa standartlarının dışında bir yaklaşımdır. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin şimdi verdiğimiz örnekteki 4 tane kararı var. Şehn kararı var, Kaan kararı var ki aynı yöndedir. Delilin özü, gerçek doğru ise, hukuka aykırı bir şekilde elde edilmiş olsa dahi bütün müdafaa hakları verilmiş ise. bu delile karşı delilin sahte olduğunu ileri sürmek imkanı verilmişse, düzmece olduğunu ileri sürmek imkanı verilmiş ise, sağlam delil hukuka aykırı bir şekilde ede edilmiş olsa dahi kullanılabilir demektedir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.

Salondaki katılımcılardan biri:

Gaye adaletin tesisi midir?

Katılımcı: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Değil. Gayeden ziyade hakların dengelenmesi meselesidir. Bir

kişinin planladığı suç çok büyük, ağır bir suç, silahlı soygunlar yapmak istiyor. Fakat siz bu kişinin evine girmişsiniz. Eve girmek koğuşturulması şikayete bağlı basit bir suçtur. Yani menfaatlar dengesinin arasında daima bir tartma yapar ve bu tartmayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uyguluyor. Fakat bizim Anayasamız çok kesin bir şekilde bunu yasaklıyor. Bugün Türkiye’de Yargıtay’ın verdiği karar doğrudur. Türk hukuku açısından kaçınılmaz bir karardır. Ama uluslar arası standartlar açısından delilin güvenirliğine bakmak gerekmektedir. Bu verdiğim hukuka aykırı deliller konusundaki birinci örnek 8. maddeyle ilgili örnektir. Özel hayatın gizliliğini ihlal v.s için geçerlidir. Şimdi ikinci bir örnek, işkence ve kötü muameleden elde edilmiş bir delil. İşkence ve kötü muameleden elde edilmiş delil hiçbir zaman kullanılamaz. Hiçbir dengeleme, tartışma yapılamaz. Buda uluslar arası bir standarttır. CMUK 135. a maddeye, yani iradeyi ifşa eden bir yöntemle elde edilmiş bir delil varsa, bu delil hiçbir zaman kullanılamaz. Birleşmiş Milletlerin işkenceyi önleme sözleşmesinin 15. maddesi bu tür delillerin, sadece işkence yaptığı iddia edilen memur aleyhine kullanılabileceğini açıkça söylüyor. Yani sanığın suçunu ispat etmeye çalışırken, hiçbir zaman kullanılamıyor. Fakat kötü muameleyi ispat etmek için kullanılabileceğini söylüyor. İkinci örneğe geçiyoruz. Frankfurt Emniyet Müdürü davası. Bu dava Almanya’da hala görülmektedir. Çözülmemiş bir davadır. Nasıl çözüleceği de belli değildir. Frankfurt’ta zengin bir iş adamının çocuğu kaçırılmış. Çocuğu kaçıran babadan fidye istiyor. Kaçırılan çocuğun babasına telefon ediyor. Diyor ki, iki saat içerisinde şu kadar çok parayı teslim etmezsen, çocuğunu öyle bir yere koydum ki havasızlıktan ölecek, iki saatlik bir yaşam süresi var. Çocuğun babası polise telefon açıyor ve diyor ki benim çocuğum kaçırıldı ve fidye istiyorlar. Bunun üzerine polis telefonları dinlemeye alıyor. Hakim kararı yok, hakim kararı olmadan telefon dinlemeye başlıyor. 3-4 dakika sonra fidye isteyen kişi tekrar telefon açıyor, şuraya bırak, buraya bırak derken polis babaya konuşmayı birazda uzat diye talimat vermişler. Adam konuşurken polisler kestirme yapıyorlar, nerede olduğunu tespit ediyorlar ve konuşurken yakalıyorlar. Yakalamadaki kural neydi arkadaşlar? Evrensel kural. Birici işlem üst araması, etraf araması, bundan sonra isnadı söylemek, niçin yakalandığını söylemek ve sonra da susma hakkını, müdafiden yararlanma hakkını söylemek. Polisler söylüyorlar. Susma hakkın var diyorlar ve adam susuyor. Çocuğun yaşam süresi dakika dakika kısalıyor. Fakat ben susuyorum diyor. Frankfurt Emniyet Müdürü bizzat kendisi sorguya giriyor ve kişiye diyor ki, bak sen bu çocuğun yerini söylemezsen sen mahfedeceğim, çok fena işkence yaptıracağın sana, hazırlıklarımı yapıyorum diyor, ya konuş yahutta işkenceye başlıyacağım diyor. Neticede zaman geçiyor fakat bu ağır baskıyla çocuğun yerine söylüyor. Hemen sakladığı yere gidiyorlar, çocuk ölmüş. Havasızlıktan çocuğun cesedi ile karşılaşıyorlar. Şimdi hukuka aykırı deliller konusuna geriye dönüyoruz. Hukuka aykırı deliller konusuna başlarken size kanunun dört kuralını söylemiştir. Hangileriydi? Birincisi Anayasanın 38. maddesi, kanuna aykırı bulgu delil olmaz diyen maddesi. İkincisi adil yargılama yapın diyen maddesi. Ceza Usul Kanunun 254. maddesi ve Ceza Usulün 135. a maddesi, 135. a maddesinin aynısı Alman kanununda da var. Yani eğer bir kişinin iradesinin üstüne baskı yapılarak söyletirseniz, özgür iradesin üstüne baskı yaparak kişi konuşturulursa, elde ettiğiniz beyan ikrar olmuyor ve hiçbir zaman kullanılamıyor. Kesin yasaktır. Bu olaydan dolayı kişi gözaltında şimdi. Çocuka öldü ve bir dava açılıyor. Genç bir öğrenci, 20 yaşlarında falan. Tahsil parasını elde etmek için zengin bir adamın çocuğunu kaçırayım demiş fakat daha sonra paniklemiş, çocuğun da ka yerini söylememiş ve çocukta ölmüş. Bu adam mahkum edilebilir mi? Hani sondan başa doğru gidiyoruz ya. Bugünkü konuşmamızda hukuka aykırı delillerden bahsediyoruz. Mahkemede bu çocuğu kaçıran adamı mahkum etmek için hangi deliller var. 1. delil ilk telefonda yaptığı parayı şuraya getirin, buraya getirin dediği polisteki bant kayıtları. Delil hukuka uygun bir delil mi? Delilin hukuka uygun bir delil olabilmesi için, hakim kararı ile dinlenmesi gerekiyor idi. Fakat hakim kararı yok. Beş dakika evvel kişi telefon açmış, beş dakika sonra bir defa daha açmış, hakime gitmeye vakit yoktur. Hakim kararı olmadan böyle bir telefon dinlemesi delil olur mu? Esas kural ne hakim kararı. Yoksa savcıdan emir al diyor Alman kanunu. Burada vakit yok, çünkü 3-4 dakika geçmiş aradan, ne savcıya gidebilirsin nede başka bir yere. Bant kaydı yapmış ve dinlemişler. Hukuka uygun mu? Hakim kararı yok, yazılı emir yok, hiç bir şey yok. Doğrudan doğruya bant kaydı yapılmış. Arkadaşlar, Alman mahkeme kararı bunun hukuka uygun olduğunu söylüyor. Çünkü ızdırar hali var. Izdırar hali ve meşru müdafaa durumlarında, genel hukuka uygunluk sebebi vardır. Hayat kurtarmak için her şeyi yapabilirsiniz. Çocuğun hayatı tehlikede ise, bu tehlikeyi gidermek için hemen dinlemek gerekiyorsa, hemen dinleme yapılabilir. Bu tür dinlemeler, rehine alma olaylarında, terör olaylarında genellikle olan budur ve uluslar arası mahkeme kararları bunun hukuka uygunluğunu söylüyor. Fakat bant kaydının, çocuğu kaçırdım diyen sesin ikrar delili olur mu? Mahkeme önünde şimdi delillere bakalım. Kaç tip delil vardır? Mahkemenin kullanabileceği deliller Sayın arkadaşlar. Üç tiptir, bizin gençliğimizde Bridget BARDOT vardı. B.B. Bizde de (B-B-B) var. Belge,belirti,beyan. Birinci tip delil belirti delilleri, fiziki deliller, bir yerde bulunan parmak izi, ayak izi v.s. Belirti delilleri, bir olayda tek başına ispat gücüne sahip değildir. Belirti delilinin ispat gücü, suçu ispat edebilmesi için, başka bir şeyle birleşmesi gerekir. Bir tek parmak izi bir kişiyi mahkumiyete götüremez. O parmak izinin ona ait olduğunu, o olaya ait olduğunu gösteren 2. ve 3. deliller olmadıkça, bir tek belirti mahkumiyet için yeterli değildir. İkinci delil beyan delilleri. Mesela tanık delili, olayı gözle gören, izleyen bir kişinin anlatmalarıdır beyan delilleri. Sanık beyanı da eğer susmazsa beyan delilidir. Üçüncü tip delil belge delilleridir. Belge deliller istisnadır arkadaşlar. Kanunda, CMUK’da duruşmada okunabilir niteliğinde belgeler sadece delil niteliğindedir denir. 242 ve 240 ve CMUK’da gösterilmiştir. Her belge delil olmaz. Duruşmada okunabilir belgeler sadece delil olabilir. Şimdi bir telefon bandının kaydı, bu üç tip delilden hangisine giriyor. Belirti mi, belge mi, beyan mı? Bunun ne olduğunu değil, ne olmadığını söyleyebilirsiniz. Ses bantları beyan delil değildir. Kişi konuşuyor, suçunu anlatıyor fakat bu beyan delili olmaz. Beyan delili olabilmesi için, sanığın kendisine suçlamanın söylenmiş olması ve kişinin susma hakkı kullanmayıp, konuşmayı tercih etmesi gerekiyor. Fakat telefonda dinlendiğinden haberdar değildir. Kendisi suçlamayı öğrenmediğinden, telefon bant kayıtları beyan delil kategorisine girmiyor. Girseydi tek başına ispat gücüne sahipti beyan delilleri. Belge delili mi? Konuşmanın bir tutanağı çıkartılıp birisi dinliyor, yazıyor, hayır belge delil de değil. Çünkü belge delili olabilmesi için bir serbest irade açıklaması olması gerekiyor. İrade açıklamasının altının imza ile tasdik edilmesi, kendisine ait olduğunu söylemesi gerekiyor. Belge bu demektir. Hukuken belge bir iradenin açıklanması ve kağıda dökülmesi demektir. Demek bu belge delil de değildir. O halde geriye kalıyor belirti delili. Arkadaşlar telefon dinlemedeki ses kaydı, belirti delilidir ve tek başına ispat gücüne sahip değildir. Bir tek telefon ses kaydı ile bir kişiyi mahkum edemezsiniz. Belirti olarak hazırlık soruşturması başlatabilir, araştırmaya yetki verebilirsiniz. Fakat mahkemeler, bir tek ses bandını kullanarak mahkumiyet kararı veremezler. Şimdi olaya geri dönelim. Çocuk kaçıran talebe hakkında ses kaydı var. Ses kaydı hukuka uygun fakat mahkumiyete yeterli delil değil. İkinci delil ikrar delili var. Polis müdürü seni öldüreceğim, işkence yapacağım demiş ve talebede çocuğu koyduğu yeri söylemiş. Çocuğu koyduğu yeri söylemesi suç ikrarı mı? Evet ben bu çocuğu kaçırdım ve şuraya da koydum demiş ise bu bir suç ikrarıdır. Peki bu ikrar delil olur mu? 135. a madde gereğince, eğer bir kişinin iradesine baskı kurularak ikrar edilmiş ise, delil ikrar olmuyor, kabul edilmiyor, hiçbir zamanda değerlendirmeye alınmıyor. Peki ikrardan yola çıkarak çocuğun cesedi bulunmuş. Ceset delil olur mu? Buna da zehirli ağacın meyvesi denir. “Fruit Of Poisiones Tree”. Ama sadece bunun için zehirli ağacın meyvesi geçerli, 8. madde için değil yani. Hukuka aykırı bir aramadan yola çıkılarak, başka bir delil bulursanız, bu kabul edilebiliyor, ama kötü muameleden yola çıkarak başka bir delil bulunursa, bu kabul edilmiyor. Bütün dünyada standart bu. Çocuğun cesedi davada delil olarak kullanılamıyor. Mahkumiyet kararı verebiliyor mu mahkeme? Alman mahkemesi mahkumiyet kararı veremiyor. Çocuğu kaçırdığı belli, öldüğü belli, fakat delil yokluğundan mahkumiyet kararı veremiyor. Eğer adam çıkarda, mahkeme önünde suçunu ikrar ederse o zaman mahkumiyet kararı verilebilir. Burada sorun yok. Fakat geçerli olan, mahkeme önünde ikrarıdır. Bu davada şahıs, susma hakkını kullanmış, hiçbir şey söylemiyor ve suçu ispat edemiyorlar. Frankfurt Emniyet Müdürü hakkında dava açılıyor. Arkadaşlar, eğer bir kişiyi konuşması için icbar ederseniz, bu bir tehdit suçunu oluşturur. Frankfurt Emniyet Müdürü hakkında ceza davası açılmış ve sürüyor. Deliller ne? Çocuğun cesedi. Frankfurt Emniyet Müdürü bir gün basının karşısına çıkmış, açıklama yapmış ve demiş ki; “bütün elimden geleni yaptım,çocuğun hayatını kurtarmak için herşeyi yaptım, hatta tehdit dahi ettim fakat çocuğun hayatını kurtaramadım” demiş ve bu beyanı bir ikrardır. Bu beyanı ve diğer sanığa yaptığı beyanların da var delilleri. Deliller Frankfurt Emniyet Müdürünü mahkumiyete götürüyor. Frankfurt Emniyet Müdürü mahkum olsun mu olmasın mı? Ama nasıl olmasın? Hukuki zemini ne bunun arkadaşlar? Burada meşru müdafaa ileri sürülüyor. Çocuğun hayatı tehlikede olduğu için çocuğun hayatını kurtarmak için kötü muamele yapmamış ama baskı kurmuş şahsın iradesi üzerine. Bu bir meşru müdafaadır. Bunun için hukuka uygunluk vardır filan deniliyor. Fakat Alman mahkemeleri bunu kabul etmiyor. Ancak eğer baba yapsaydı yani çocuğunu kaçıran kişiyi baba yakalasaydı ve çocuğunun hayatını kurtarmak için adamı öldürseydi meşru müdafaaya girermiydi?. Girerdi. Ancak polis bakımından, Alman hukuku meşru müdafaanın kanun ile sınırlı olarak gösterildiğini kabul ediyor ve bununda kanunlarda olmadığını ileri sürdüğünden Frankfurt Emniyet Müdürü şimdi mahkumiyete gidiyor ve büyük tartışma var. Şu anda Frankfurt Emniyet Müdürü mahkum olsun mu olmasın mı diye bir tartışma oluyor ve mahkumiyete gidiyor. Çünkü diyorlar ki, işkence ve kötü muamele bakımından en küçük istisnayı kabul edersek bu genişler. Papazın sakalı hikayesini biliyor musunuz? Papaz uyuyormuş. Sakalı üzerinden fare geçmiş fark edince hemen kalkıp sakalını kesmiş. Papaz efendi niye kestin demişler. Yıkasaydın olurdu. Yok demiş yol olurdu demiş. Buda onun gibi yol olmasın diye Frankfurt Emniyet Müdürü aleyhinde mahkumiyet kararı veriliyor arkadaşlar.

Soru: BaşkomiserAli HABİBOĞLU. (Sakarya Emniyet Müdürlüğü Tem Şube Müdürlüğü)

Bu adalet mi? Çocuğun ölümüne sebebiyet veren serbest kalıyor. Emniyet Müdürü yargılanıyor.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Şimdi bakın hukuka aykırı deliller bakımından iki tane örnek verdim. Size iki örneği ayrı ayrı mütala edeyim. 1.örneğim, 8.madde yani özel hayata müdahale edilerek elde edilen delildir. Avrupa mahkemesi bunu kabul ediyor. Fakat kötü muamele, 135/a olduğu vakit hiçbir affı yok. Yani bu genel bakış açısı bütün dünya bakımından kabul edilen. Çok aşırı bir örnek. Almanya bunun şimdi tartışmasını yapıyor. Meşru müdafaayı kabul edelim diyenler var. Fakat çoğunluk zannediyorum ki mahkumiyete gidişi gösteriyor.

Soru: Komiser Mustafa BEDE (Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Şube Müdürlüğü)

Peki hocam ölmese idi bu dinleme hukuki sayılacak mıydı? Alman hukukunda.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Çocuk ölmeseydi, hayatı kurtulsaydı, Frankfurt Emniyet Müdürü bir kahraman olacaktı. Çünkü şahsa baskı yaptığını söylemeyecekti. O zaman kimse duymayacaktı. O olayın heyecanıyla çıkmış ben bunu da yaptım, bunu da denedim demiş.

Soru: Komiser Mustafa BEDE

Hocam hakim kararı alınmadan dinleme kabul görmeyecek mi?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Evet

Soru: Komiser Mustafa BEDE

Peki P.G. davasında bahsedilen delilin kabulü, kasetlerin hakim kararı alınmadan dinlenmesi, bu davada delil olarak kabul edilmiş. Eğer işleyecekleri suç silahlı soygun yani ağır suç olmasa idi yani hırsızlık yapacak olsalardı yine delil olarak kabul edilecek miydi?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Eğer örgüt yoksa suç olmazdı. Örgüt oluşturmuşlar. Ama örgüt oluşturdukları için suç oluşmuş.

Soru: Komiser Mustafa BEDE

Teşekkül yeterli yani.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Evet bizim hukukumuz ile bir alakası yok.İngiliz hukuku kabul ediyor yani Teşekkülün oluşmasıyla suç oluşuyor.

Soru: Komiser Murat SERTKAYA (Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yerin İnceleme ve Kimlik Tespit Şube Müdürlüğü)

Hocam İlhakı Hak bir suç değil mi? Orada baba yapsaydı meşru olurdu dediniz.Polisin onun yerine meşru müdafaa yapması gerekmiyor mu?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Şimdi meşru müdafaa TCK’nın 49.Maddesinde düzenlenmiştir ve bir kendinizin nefsine filhar başka türlü def edilemeyen bir saldırı varsa bunu def etmek için yaparsınız. Birde 3.şahıs için meşru müdafaa vardır. Poliste 3.şahıs için meşru müdafaa yapar. Fakat polisin görev ve yetkileri kanun ile gösterildiği için kanun ile verilmeyen bir yetkiyi kullanamıyor. Silah kullanmak bakımından kanunla verilmiş bir yetki var. Orada meşru müdafaa kuralını işliyor. Fakat burada o yok ve bu tespit maalesef bizim hukukumuz bakımından da geçerli. Çünkü Anayasa’nın 13.Maddesindeki 2001 yılında yapılan değişiklikle, artık sadece ve ancak kanun ile size yetki verildiği vakit işlem yapabiliyorsunuz. Kanun ile verilmiş bir yetkimiz yoksa kıyas yolu ile yetki kazanamıyorsunuz. Evvelce kazanabiliyordunuz. 2001 öncesinde başka bir yetki varsa buna da benziyor diye oluyordu fakat 2001 13.Madde Anayasa değişikliği sizi her bir yetkiyi kullanabilmek için kanuna muhtaç hale getirdi ve burada da en önemli şey şimdi bilgi toplamak meselesidir. Sizin suç ile ilgili bilgi toplayabilmeniz için artık kanuna ihtiyacınız vardır.

Arkadaşlar bu Adana ilindeki bıçaklama örneğini soruyorlar. Eşini bıçaklıyor bir kişi, polislerde seyrediyorlar. Burada meşru müdafaa durumu olmuşmuydu,olmamış mıydı? Oradaki durumu inceleyen Polis Memurları o durumun farkındadırlar. Yani kadını öldürmek maksadı ile değil de küçük bir bıçakla müessir bir fiil yapmak kastıyla yaptığını anlıyorlar zannediyorum. Ama kadının gırtlağını kesmeye çalışsaydı o sırada meşru müdafaanın şartı doğardı ve öldürücü atış yapmaları gerekirdi. Yani zannediyorum ki, o olay sonuç itibari ile başarılıydı. Yani kadının hayatı da kurtuldu, adamın hayatı da kurtuldu. Fakat müdahale tarzı bakımından lakayt bir şekilde bakmak gibi basına yansıyan tatsız bir şeydi. Ama sonuç itibari ile başarılı bir operasyondu.

Soru: Komiser Mustafa BEDE

Peki ölseydi kadın neticesi ne olacaktı? Farz edin küçük bıçak darbeleri kadının ana damarına geldi ve orada bekleyenler gördü. Netice ne olacaktı o zaman? Polis olayı küçük bıçak darbeleri olarak görüyor ama ya kadın ölseydi?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Arkadaşlar öldürmek için hareket ettiğini anladığınız an tereddütsüz ateş edebilirsiniz. Bu takdir yetkisidir ve bu yetkiyi size veriyor.

Soru: Komiser Mustafa BEDE

Yalnız Hocam bu takdir yetkisi tamam ama sonuçlarına her şekilde katlanacağız. Bunumu söylemek istiyorsunuz?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Siz o takdir yetkisini kullanıyorsunuz. Daha sonra biz hukukçular, hakimler bütün dosyaları, kanunları açıyoruz. Saatlerce günlerce düşünüyoruz. Şunu da yapsaydı, bunu da yapsaydı diyoruz. Yani sizin durumunuz tabi ki zor. Ama bu takdiri de kullanmak lazım.

Soru: Eğer bu olayda görevli polisin kendi çocuğu veya karısı olsaydı meşru müdafaa mı yoksa görev icabı mı hareket etmesi gerekiyordu?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Eğer kendi çocuğu olsaydı polis müdürünün meşru müdafaayı kabul ederdik. O zaman görev itibari ile değil bir baba olarak harekete geçiyor.

Soru: Hocam kanuna aykırı deliller kapsamında bahsettiğiniz. Yakalanan kişiye isnat edilen suç anlatılır. Ondan sonra kişinin beyanı delil olarak kabul edilebilir dediniz. Mala karşı işlenen cürümlerde, özellikle hırsızlar. İşledikleri bir suçtan farklı başka suçları da anlatabiliyorlar. Oysa isnat edilen bir suça karşılık sorular soruluyor ve diğer suçları da anlatıyorlar. Bunlarda delil olarak kabul ediliyor mu? Yoksa takibi şikayete bağlı vakalarda mı var? Yani herhangi bir şekilde buda hukuka aykırı delil kapsamında mıdır?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Şimdi ilk başta susma hakkı olduğunu söylediniz, bunu da belgelediniz. Müdafiden yararlanma hakkını söylediniz ve belgelediniz. Avukat geldi, avukatın yanında anlatıyor. Şunu da yaptım bunu da yaptım diye. Hiçbir hukuka aykırı bir durum yok. Fakat avukat gelmeden eğer size anlatıyorsa o takdirde ileride diyecektir ki, bana baskı yaptılar,söylemeseydim beni döveceklerdi. Hatta şunu yaptılar, bunu yaptılar, söyledim falan diye iddiada bulunacaktır. Bu iddiayı yaptığı an bütün iddia geçersiz olur. Yani sanığın ifadesini geçerli olması için susma hakkını söylemeniz gerekiyor ve susma hakkını kullanıyorum dediği andan itibaren de bir tek soru sormamanız gerekiyor. Ne zamana kadar? Avukat gelen kadar ve avukatı da hazır bulundurun. Avukatın yanında eğer ikrar alırsanız avukat ile birlikte alınan ikrar sizi korur. Hele bu ikrarı da hakim önüne çıkarırsanız, dört dörtlük bir ikrar elde etmiş oluyorsunuz. Fakat polisteki ikrarı, tutanağa bağlayıp da bıraktığınız vakit savcının önüne gittiğinde ilk söylediği şey, bana kötü muamele yapıldı, bakın morlukta var diyor. Kalorifere sürmüş kendisini falan. O zaman ispat yükü bize geçiyor. Kötü muamele yapılmadığına dair ispat yapamıyorsunuz. Hem kötü muameleden siz davalı oluyorsunuz ve onun verdiği ikrar geçersiz oluyor. Yani size tavsiyem, mala karşı işlenen cürümlerde olsun, kişi aleyhine başka hangi cürüm olursa olsun susma hakkını hemen söyleyin. Müdafiden yararlanma hakkını hemen söyleyin. Avukat bulundurun ve avukatla beraber ifade alın. Hiç soru sormayın. Başka ne olacak. Aydınlatma oranları düşecektir. Fakat mahkumiyet oranları artacaktır. Bizim için önemli olan mahkumiyet oranlarıdır.

Soru: Ahmet UZUN (Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü Sapanca İlçe Emniyet Müdürü)

Geceleyin sitede toplu olarak oturulan bir yerde bir adet teşebbüste, bir adet müştekinin karşı karşıya kaldığı bir hırsızlık olayı meydana geliyor. Arkadaşlar tespitlerini yapıyorlar, dönüyorlar. Teknik ekip, olay yerinde parmak izi çalışmasını yapıyor. Aynı gecenin sabahında saat:10.30 sıralarında müşteki eşgal veriyor. İfadesinde kırmızı kazaklı, siyah pantolonlu, işte şu yaşlarda, şu boylarda diye. O eşgale uygun olan bir vatandaşı alıyor ekibimiz alıyor. Aldıktan sonra parmak izi çalışması yapıldığından dolayı AFİS’e sormak üzere onları Sakarya İl merkezine getiriyorlar. Bundan sonra Müşteki Adapazarı il merkezinde oturduğundan dolayı teşhis için davet ediliyor. Teşhis eden müşteki, “evet geceleyin benim evime gece giren ve saat:03.00 sıralarında yatak odamda karşılaştığım şahıs bu şahıstır” diyerek beyanda bulunuyor ve usulüne uygun olarak yapılan 6 şüpheli şahısla birlikte yapılan teşhisle o şahsı teşhis ediyor. Adli işlemleri devam ettirmek üzere arama yapacağımız evin Sapanca ilçe merkezinde olduğu tespit ediyoruz. Arama kararı almak için Cumhuriyet Savcılığına müracaatta, bulunduğumuzda Savcılık diyor ki, “usulüne aykırı işlem yapıyorsunuz, bana bilgi vermediniz” gibi bir takım şeyler söylüyor. Yine de arama kararını alıyoruz. Sanığın evinin, 15.30’da alınan arama kararı ile aramasını yaptıktan sonra saat:17.20 sıralarında tamamıyla Cumhuriyet Savcılığına evraklarımızı sunuyoruz. Şimdi bu olay hakkında savcılık arkadaşlarımız hakkında dava açma hazırlığında. Benim asıl anlatmak istediğim ve sormak istediğim bizim hukuktaki sorumluluğumuz nedir? Burada sanığın durumu nedir? Bu iki olayı değerlendirir misiniz.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY

Bu konu hakkında değerlendirmem teknik olarak doğru olmaz. Çünkü şu anda cereyan etmiş bir olaydır. Bu konuda görüş bildiremem fakat başka bir örnek var. Bir Hatice Hanım örneğimiz var. Bu Artvin kitapçığı içerisinde olabilir. Bu örneğin üzerine anlatırım size.

Sunum: Emniyet Amiri Nadi ŞİMŞEK

Seminerimize katılmayıp da telgraf ile mesaj gönderen Sayın milletvekillerimizin ve Sayın Emniyet Genel Müdürümüzün telgraflarını okuyorum.

Sayın Mustafa AYDIN Emniyet Müdürü; Sayın müdürümüzün nazik davetine teşekkür ederim. TBMM çalışmaları nedeni ile aranızda bulunamadığım için üzgünüm. Seminere katılan tüm katılımcılara selam ve saygılarımı sunarım. (Recep YILDIRIM-Sakarya Milletvekili)

Sayın AYDIN; Sakarya’da göstermiş olduğunuz üstün başarıdan dolayı sizleri, sizin şahsınızla teşkilat mensuplarımızı tebrik ediyor, seminerin başarılara vesile olmasını diliyorum. Başarılar dileğiyle. (Süleyman GÜNDÜZ.Sakarya Milletvekili Dışişleri Komisyon Üyesi-Türk Deklarasyon üyesi)

Sayın Mustafa AYDIN; 1.Sınıf Emniyet Müdürü.Sakarya İl Emniyet Müdürü. Sayın Profesör Doktor Feridun YENİSEY’in iştiraki ile 30 Haziran 2004 günü İl Emniyet Müdürlüğünüz tarafından düzenlenen seminer için yapmış olduğunuz nazik davete, işlerimin yoğunluğu nedeni ile katılamayacağımdan dolayı üzüntülerimi bildirir,başarı dileklerim ve sevgilerimi sunarım. (Gökhan AYDINER Vali Emniyet Genel Müdürü)

Oturum Başkanı: Orhan ALİMOĞLU (Sakarya Vali Vekili)

Evet değerli arkadaşlarım seminerimizin bu son bölümünde programımızı söyledim. Öncelikle Prof.Dr.Feridun YENİSEY hocamızın açıklamaları olacak. Ondan sonra yabancı misafirlerimizin bir kısım açıklamaları olacak. Daha sonrada sizlerin bugünkü konu ile ilgili sorularınızı topluca alacağız ve burada bulunan arkadaşlarımız kendilerini ilgilendiren konularda açıklayıcı cevaplar verecekler. Sorularla ilgili ricamız şudur. Çok uzun olmaması lazım soruların. Yani iki dakikayı geçmesin ve sorular kopluca alınacaktır. Şimdiden arkadaşlarımızın sorularını hazırlamalarını rica ediyorum.

Hoca: Teşekkür ederim. Değerli arkadaşlar sizlere öncelikle konuklarımızı takdim edeyim. William Michael Üniversitesinden Klinik ders hocası Peter B.KNAPP arkadaşımız Profösör ve şimdi ceysında kendisini hem avukatlık yapıyor hemde Profesör hocalık yapıyor. O da klinik derzler hocasıdır. Duruşmada avukatlık yapmak için bazı yeteneklere sahip olmak gerekiyor. O yetenekleri öğreten dersin hocası arkadaşlarımız ve Türkiye’ye gelmek üzere olan duruşmada sorgu sistemi olan apraz sorgu sisteminin sizler tarafından bilinmesi gerekiyor. O bakımdan onların vereceği bazı kısa açıklamalar olacak. Bu açıklamalar konusunda da ben tercüme yapacağım ve zannediyorum ki çok yararlanacaksınız. Şimdi bugünkü seminerin konusu mal aleyhinde cürümler olarak anons edildi ve bu konuda çalışmamız gerekiyordu. Fakat zamanda daraldı. Mal aleyhine cürümleri baştan aşağıya anlatmaya kalksam zannediyorum ki bir yere varamayacağız. Bu nedenle ben sadece size 523.Madde ile ilgili bir giriş yaparak tümünü ilgilendiren bir sebep olarak mal aleyhindeki cürümlerin sizi en çok ilgilendiren konularına değineceğim. 523.Maddeye göre eğer mal aleyhinde işlenen suçlardan birini işleyen bir kimse kendi hakkında bir güna tahkikat icraasına başlanmadan evvel aldığını iddia eder ise yahut işlenen fiilin mahiyetine vede sair ahvale nazaran red ve iade kabil olmadığı takdirde zararı tamamen tanzim ederse greceği ceza 3/1’den 3/2’ye kadar indirilir.

523.Maddenin ikinci fıkrasında tahkikat başladıktan sonra kamu davası açılıncaya kadar bunu yaparsa yeniden ceza indirimi olacağını bildirir. Şimdi bu maddenin kolluk açısından önemi yer göstermede kendisine ortaya çıkarmaktadır. Bir hırsızlık suçu sanğı var ve siz bunu yakaladınız. Sanık eğer deseki ben çaldım şeyi şurdan çaldım işte bakın mal buradadır diye bunu göstermek isterse bu takdirde 523.Maddenin verdiği indirimden yararlanabilecektir. Buda tatbikatta yer gösterme deniliyor. Şimdi yer göstermeyi kolluk yapabilirmi yapamazmı? Bunun tartışılması Türkiye’de epey bir süreden beri süre geliyor. Arkadaşlar Anayasa’nın 38.maddesine göre hiç kimse kendisi aleyhinde delil vermeye mecbur değildir. Tekrar ediyorum. hiç kimse kendisi aleyhinde delil vermeye mecbur değildir. Burada da zaten susma hakkı çıkmaktadır. Eğer bin sanık serbest iradesi ile malın yerini söyleyecek ise çaldığ ışeyin serbest iradesi ile tazmin edecek ise o takdirde 523.maddenin uygulanması mümkündür. Fakat sizin zorunuzla götürülecek olursa olay yerine hukuka aykırıdır. Demekki yer göstermedik temel prensibimiz şudur. Sanığın yer göstermeyi serbest iradesi ile yaptığı belgelenmelidir. Bunuda belgelendirilmesinin en doğal yolu avukat ile yer göstermeye götürülmesidir. Gerekli ise fakat daha garantilisi keşif biçiminde savcının veya hakimin kararı ile keşif biçiminde bir yer gösterme yaparsanız ceza usulünün 242.maddesine göre bunun tutanağı duruşmada okunabilen bir delil olmaktadır. Biraz evvel size üç tip delilden bahsetmiştim. Beyan delilleri,belirti delilleri ve belge delilleridir. İşte duruşmada okunabilen delillerden bir taneside keşif tutanaklarıdır. Dört dörtlük bir delil elde etmek isityorsanız her zaman yer göstermeyi keşif biçiminde ve hakim kararı veya savcı emri ile yapmaya çalışın. Burada vakit yoksa o takdirde serbest iradesi ile gittiğini belgeleyecek bir şekilde avukatında hazır bulunduğu bir yer gösterme yapmaya çalışın. Bunada vakit yoksa imkan yoksa yinede yer gösterme yapabilirsiniz. Fakat bir tutanak düzenleyin ki kişinin serbest iradesi ile gitmeyi kabul ettiği bu tutanakta açıkça belli olsun. Ama zorla götürürseniz olay yerine bu daima hukuka aykırı bir yer gösterme olacaktır. Ve ileride mahkeme önünde sizi sıkıntıya düşürecektir. Delillendiremeyeceksiniz o zaman olayı. Sayın arkadaşlar Hatice Hanım olayını söyleyeceğimi size belirtmiştim. Şimdi Hatice Hanım olayı şöyle bir olay. William micheal Üniversitesinde Profosör Jones Hanstayn var. Profösör Jones aşağı yukarı onbeş senedir kullanmaktadır bu örneği ve örneğinde amacı duruşmada tanıklara soru sormak. Çapraz sorgu yapmak için kullandığı bir örnektir. Yani gine şuna getiriyorum. Sizin getirdğiniz bütün deliller ne suçu olursa olsun ilahi nihaye mahkemenin önüne gelecek bir delildir. Daima somut düşünün. Mahkemenin önüne gittiğinde bu delil kullanılacakmı kullanılmayacakmı? Kullanılmayacak ise kullanılabilir bir halde delilleri toplamanız gerekiyor. İşte bu Hatice olayı budur. Şimdi olay şu.

Gece saat 23.10 Hatice hanım evine geliyor. Tek başına yaşayan banka müdiresi bir hanım bu. Evine geliyor bakıyorki kapısı kırık. Geceleyin saat 23.10. tam kapıdan içeri adım atmadan ışığı yakamadan karanlık içerisi evin içinden dışarıya siyah saçlı siyah kazaklı bir elinde sopa olan bir genç çıkıyor. Ve bu hanımı diğer eli ile itip düşürüyor. Kapının önünde bekleyen mavi renkli plakasında R harfi bulunan yer yer paslı bir otomobile binip tek başına uzaklaşıyor. Şimdi soru şu. Polis Jandarma çevredeki bütün mavi otomobilleri durdurabilirmi? İçinde bir tek delikanlı olan,siyah kazaklı delikanlıların otomobillerini durdurmak yetkisi varmıdır? (seyircilerden gelen cevap. Evet) Evet arama yönetmeliğinin 7 nolu eki burada. Adli arama yönetmeliklerimizin 21. maddesine bakınız. 7 nolu ek madde 21 durdurma yetkisinin düzenlendiği 7. madde ile 21.madde hakim kararı gerektirmeyen yetkilerden bir tanesidir. Ve durdurma yetkisinin kullanılabilmesi için umma derecesinde makul şüphe bulunması gerekmektedir. Makul şüphe Amerikan hukukunda ...... ...... adı altında anılmakta ve bizim yönetmeliğimiz de 6.maddesinde düzenlenmektedir. Yönetmeliğin 6.maddesi makul şüpheyi bize veriyor. Şimdi her mavi otomobili her içinde siyah saçlı siyah kazaklı şahsın olduğu otomobili durdurmak yetkisi doğmuşmudur doğmamışmıdır. (Seyiciden cevap doğmuştur.) burada makul şüphe vardır. Fakat burada cereyan etmiş bir olay için İstanbul’daki mavi bir otomobili 15 dakika sonra durdurmak makul olurmu? Yani olay yerine yakın bütün mavi otomobillerin durdurulması ve içindeki kişileri durdurduğumuz vakit durdurması sebebinin söylenmesi gerekiyor. Otomobili durdurduğumuz vakit sizi bir hırsızlık şüphesi ile durdurduk. Susma hakkınız var. Müdafiden yararlanma hakkınız var diyerek soru sorduğunuz vakit aldığınız tüm bilgiler hukuka uygun olarak alınıp dosyaya koyduğunuz bilgilerdir.

İşte hatice hanım verdiği bu bilgi üzerine saati 23.157de durdurma yapılırsa bu durdurana hukuka uygun bir durdurmadır. Bu otomobil içerisinde arama yapılabilir mi? (seyirciden cevap yapılabilir) saat:23.15’te otomobili durdurdunuz. Saat:23.10’da olay olmuştu. 23.15’tede bir otomobil durduruldu. Kadın dediki mavi renkli otomobile bindi. R harfi var. siyah saçlı delikanlı ve evinden tahta bir kutu içerisinde mücevherlerim çalındı dedi. Bu otomobilde de mücevher aramak için Hakim kararına ihtiyaç varmıdır. (Seyirci yoktur dedi) şimdi aramanın hemen analizini yapalım. Adli arama yapılabilmesi için 1.koşul gecikmede tehlike olmasıdır. 2.koşul ise hakimden karar alınmasıdır. Hakimden karar almaya vakit olmayan durumlarda savcının yazılı emri bunada vakit olyaman durumlarda amirin yazılı emri bunada vakit yoksa ceza usülü 97.maddesine göre kolluk memuru kendiliğinden arama yapabilir. Şimdi geceleyin saat:23.10’da hakimden karar almaya vakit varmı? (yok) Savcıdan yazılı emir almaya vakit var mı? (Yok) arkadaşlar savcının yazılı emri vermesi için adliyede oturması gerekiyor. Evinden yazılı emir veremez. Çünkü yazılı emrin yazdırılması gerekiyor ve zabıt katibinni imzamalamı gerekiyor. Yani savcılık tarafından yazılı bir emir verilebilmesi için adliyede nöbetçi bir savcı bulundurulması gerekiyor ve yönetmelikte bunu söylüyor. Fakat evinde nöbet tutan bir savcı o sırada yazılı bir emir verebilme imkanına sahip değildir. O halde gecikmede tehlike vardır. Amirinize başvurabilir misiniz? Amirden yazılı emir alabilirmisiniz? Ne kadar sürer Amirinizden bu şartlar içerisinde yazılı emir almanız (seyirci yarım saat) yarım saat. Peki yarım saat bu otomobil bekletilmeli mi yoksa hemen aramayı yapabilirmisiniz. Bence 97.maddenin verdiği yetki çerçevesinde hemen arama yapılabilmesi mümkündür. Bu aramayı yaptık ve tahta bir kutu içerisinde mücevher bulduk otomobilde. Yakalama yetkisi doğdu mu? (Seyirci cevap doğdu) neydi yakalamanın şartları 1.si meşhut cürüm. Burada meşhut cürüm varmı? (seyirci var) Hoca evet varda denilebilir zaman itibari ile varda denilebilir yokta denilebilir. Var olması daha büyür bir ihtimal. Bu kişiyi yakalama yetkisi doğduğundan neler yapılacaktı. Birincisi üst araması,ikincisi sebep söylenecek kişiye. etraf araması,yakalama sebebi söylenecek,susma hakkı söylenecek,müdafiden yararlanma hakkı ve itiraz etme hakkı söylenecek. Bu yakalamaya itiraz edebileceği söylenecek kişiye. Kişi bundan sonra Nezarethane birimine getirilecek. Burada avukat ile görüşmesi hemen sağlanacak. Yakınlarına haber verilecek. Yönetmelik bunları söylüyor. Şimdi bu olay mahkeme önüne geldi. Mahkeme önüne geldiğinde tanık kim. Olayın tanığı bir defa mağdur kadındır. İkincisi yakalamayı yapan Polis Memuru tanık,yakalamayı yapan Polis Memuru ve mağdur kadın mahkeme önünde çapraz sorguya tabi tutulacak. Bundan sonra arkadaşlar ceza usül kanunu değişiyor. Şu anda Mecliste Ceza Usül kanununun değişikliğinde duruşmada soru ve çapraz sorgu geliyor. Duruşmada soru ve çapraz sogruya tabi olan kişi ise tanık. Tanığa önce tanığı getiren kişi sorular soracak. Daha sonra diğer taraf o tanığın olayı göremeyeceğini,yalan söylediğine,taraf tuttuğuna falan ilişkin çapraz sorular soracak. Şimdi bu kadına Hatice hanıma avukat olsanız ne sorarsınız. Hatice hanım demiştik. İkinci kattaki evine geldim. Karanlığa girdim,gece çocuk çıktı,bir elinde sopa vardı,öbür eli ile beni itti ve otomobiline binerek kaçtı. Peki evden çalınan olduğunu iddia ettiği kutuyu hangi eli ile taşıyordu öğrenebilirmiyim. Otomobilin plakası R plakalı idi. R plakalı otomobili ikinci kattan nasıl görebildi. Bütün bu detayların duruşma sırasında avukat ve savcı tarafından sanığa sorulması gerekecektir. İşte hukukumuza çapraz sorgu geliyor. Çapraz sorgu maddi gerçeği ortaya çıkartan bir sorgu tipidir. Fakat bu sorgunun yapılabilmesi için avukatın ve savcının aşağı inmesi gerekiyor. Tanık aşağıda,Tanığa ilk getiren soru soracak. Daha sonra diğer taraf soru soracak. Bunun için sistem değişiyor. Yeni bir sisteme doğru gidiyoruz. Bu sistemin açıklaması için Sayın konuşmacılardan bir açıklama rica edelim. Duruşmada sorgu nedir? Çapraz Sorgu nedir? Bize kısa bir açıklama yapsınlar,ondan sonra sorulara geçelim

(ABD’den gelen katılımcılar. William Mitchell Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Peter B. KNAPP ve avukat Lucında E. JESSON’un konuşmaları Prof. Dr. Feridun YENİSEY tarafından tercüme edilmiştir.)

Katılımcı: Prof. Dr. Peter B. KNAPP (William Mitchell Fakültesi öğretim görevlisi)

Teşekkür ediyoruz ve burada bulunduğumuz için onur duyuyoruz. Şimdi size doğrudan sorgu ve çapraz sorgunun örneğini göstereceğiz. Bir olay olmuş. Bayan Jesson bu olayın mağduru olmuş. Geceleyin geç vakitte evine giderken birisi saldırmış. Arkadan gelen bir erkek vurmuş, düşürmüş ve çantasını almış. Daha sonra bayan Jesson vuran kişiyi kollukta teşhis etmiş ve teşhis ettiği kişi de duruşmaya getirilerek davası açılıyor. Burada savcının mağdura doğrudan sorular sorması gerekiyor. Doğrudan sorgu işlemini savcı yapıyor. Bunun öreklerini vereceğim size. Tanığı önce yemin ettiriliyor ve yemin ettirildikten sonra şöyle bir konuşma duyuyorsunuz.

Katılımcı: Prof. Dr. Peter B. KNAPP (Savcı rolüyle) Bayan Jesson, o geçe nerede olduğunuzu anlatınız.

Katılımcı: LUCİNDA E. JESSON –Avukat (Mağdur rolüyle) 6 Haziran günü o caddeden yürüyerek eve gidiyordum.

Savcı: Gece saat:10.00 sıralarında ne oldu?

Mağdur: Çok korkutucu bir şeydi. Yürüyordum ve arkadan birisi beni itti. Kaldırıma düştüm. Yukarı doğru baktığımda birisinin çantamı kaptığını ve kaçtığını gördüm.

Savcı: Çok korkunç. Yukarıya doğru baktığınızı söylüyorsunuz. Düştüğünüzde, ne gördünüz?

Mağdur: Çantamı çalan şahsı gördüm

Savcı: Jüriye bu kişiyi tarif eder misiniz?

Mağdur: Orta boyluydu. Kırmızı saçlı gibiydi ama esmerdi saçları. Sanırım 35 yaşlarındaydı.

Savcı: Başka bir şey hatırlıyormusunuz bu kişi hakkında?

Mağdur: Kısa bir sakalı vardı zannederim.

Savcı: Duruşma salonuna bakınız, bu kişiye benzer bir kişi görüyormusunuz duruşma salonunda?

Mağdur: Evet. Orada duran kişi o adam.

Savcı: Mağdurun sanığı duruşma salonunda teşhis ettiğini kayıtlara geçmesini istiyorum.

Katılımcı: Prof. Dr. Peter B. KNAPP (William Mitchell Fakültesi öğretim görevlisi)

Biraz önce sormuş olduğum sorular savcının sorduğu sorulardı. Dikkat ederseniz nerede, ne zaman, nasıl diye sordum. Savcı bir çok soru sorar ama sorular şu şekilde sorudur daima.Savcının sorduğu sorulardaki amaç tanığa hikayesini anlattırmaktır. Savcı, kişinin olayı anlatmasını sağlayıcı sorular sorar. Ve olayla ilgili noktalara geldiğinde de detay anlattıracak sorular sorar. Ve bu soruları sorarken savcı daime nerede, ne zaman, nasıl ve kim gibi sorular sorar. Fakat cevabı içinde saklı bir soruyu soramaz. Ancak bu kuralında istisnaları vardır. Şimdi çapraz sorguya geçiyoruz. Biraz önceki soruları mağdura savcı sormuştu. Şimdi mağdura soruları sanığın avukatı soracak. Fakat çapraz sorgudaki soruların tipi değişiktir. Çapraz sorguda avukat öyle bir soru sorar ki, cevabı sadece evet veya hayır olacak şekildedir. Başka türlü soru sorulamaz çapraz sorguda. Yani çapraz sorguda avukat ucu kapalı sorular sorar ve anlattırıcı sorular sormaz. Yani ne, nerede, nasıl şekilde sormaz. Sadece evet veya hayır ile cevaplandırılacak sorular sorulabilir. Şimdi çapraz sorgu örneği olarak aynı tanığa avukat sıfatıyla sorular soracağım.

Katılımcı: Prof. Dr. Peter B. KNAPP (Avukat rolüyle)

Bayan Jesson, size olan olaylardan dolayı çok üzgünüm. Fakat görevim şimdi size bazı sorular sormaktır. Bunu için özür dilerim. Olayı doğru anladığımdan emin olmak istiyorum. Gece saat:10.00’da çantanız çalındı doğru mu?

Katılımcı: Lucında E.JESSON-Avukat (Mağdur rolüyle) Evet

Olay Haziran ayında oldu fakat güneş batmıştı değil mi?

Mağdur: Evet güneş batmıştı.

Avukat: Cüzdanınız çalındığında güneş batmıştı değil mi?

Mağdur: Evet.

Avukat: Olay gecesi ay ışığı yoktu değil mi?

Mağdur: Belki biraz bilemiyorum fakat fazla yoktu.

Avukat: Çok fazla trafik olmayan bir yoldan yürüyordunuz değil mi?

Mağdur: Evet

Avukat: Bu caddede evler var fakat işyerleri yok değil mi?

Mağdur: Evet

Avukat: Yani demek oluyor ki fazla araç geçmediği için fazla far ışığı yoktur değil mi?

Mağdur: Caddeden az araç geçiyordu.

Avukat: Fakat çok değildi değil mi?

Mağdur: Hatırladığım kadarıyla çok otomobil geçmiyordu.

Avukat: Cüzdanınızın çalındığı yer tam caddenin ortasındaydı doğru mu?

Mağdur: Evet

Avukat: En yakın lamba birkaç yüz metre ilerdeydi değil mi?

Mağdur: Bu tür lambaların nerde olduğunu bilmiyorum.

Avukat: Bayan Jesson, her akşam bu yoldan yürüyorsunuz değil mi?

Mağdur: Evet yürüyorum.

Avukat: Fakat bu caddede sadece 2-3 adet sokak lambası olduğunu kabul ediyor musunuz?

Mağdur:Evet. Belki 2 tane

Avukat: Yani siz caddenin ortasında olduğunuza göre her iki lambadan da uzaktınız değil mi?

Mağdur: Sokak lambalarının nerede olduğun bilmiyorum.

Avukat: Fakat en yakın lambadan uzakta olduğunuzu kabul ediyorsunuz değil mi?

Mağdur: Evet.

Katılımcı: Prof. Dr. Peter B. KNAPP (William Mitchell Fakültesi öğretim görevlisi)

Şimdi yukarıdaki örnekte avukatın takip ettiği nokta şu. Avukat tanığa ben bu kişiyi görmedin dedirtmek istemiyor. Hiçbir tanık karanlıkta görmekte zorlandım demez. Fakat avukat öyle sorular sormalı ki, jüri, tanığın karanlıkta görmekte zorlandığına inansın. Yani teşhis ettiği kişiyi iyi göremediği yönünde bir şüphe uyandırmaya çalışıyor. Aslında dramatize etmiş olduğumuz olaydaki mağdur kadın 3-4 sene savcılık yapmış bir kişiydi ve tanıklık yaparken beni bayağı zorlamıştı. Evet veya hayır demektense sorularıma başka türlü cevap vermişti.

Katılımcı: Lucında E.JESSON-Avukat

Çapraz sorgu hakkında kendim de bazı şeyler söylemek istiyorum. Ceza davalarında çapraz sorgu çok önemlidir. Savunma avukatlarının bu konuda çok çalışması gerekiyor. Duruşmada gösterilen sanığın mahkemeye karşı susma hakkı vardır. Bu hak duruşmada da tanınan bir haktır. Biraz önce örneğini verdiğimiz olayın iki tanığı var, iki kişi görmüş. Birisi mağdur, bir diğeri sanık. Sanık suçlamayı kabul etmediğine göre, avukatın görev mağdura göremediğini söyleyebilmek için ağır sorular sormaktır. Fakat sorulan bütün sorular, tanığın ifadesini güvenilir olmadığını, ortaya koyucu sorular olacaktır. Yani netice itibariyle hakimde bir şüphe doğarsa, hakim hiçbir zaman kara veremez. Şüpheden sanık yararlanır kuralı vardır. Eğer tanığın ifadesinden bir şüphe uyandırabilirse avukat, o zaman sanığı beraat ettirecek demektir. Yalnız burada avukatların çok iyi çalışması, olayı bilmesi ve detay incelemesi geriyor ve savcılarında bütün dosyayı detaylı bir şekilde incelemesi ve çapraz sorguyu bu şekilde yapmaları gerekiyor.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

Teşekkür ediyorum. Evet Türk Ceza kanunları sizinde bildiğiniz gibi değişiyor. Şu an mecliste görüşülmekte olan 4 yasa tasarısı var. Birinci tasarı TCK tasarısı. Önemli bir değişiklik getiriyor ve getirdiği değişikliğin en önemli, çarpıcı noktası şu. Bir çok suçu şikayete bağlı suç haline getiriyor. Uzlaşma sistemi getiriyor. Ceza Usul Kanununda uzlaşmanın yöntemlerini Uzlaşma şu demek. TCK’nın 523. maddesinde gördüğünüz gibi, eğer sanık suçunu kabul ederse zararı giderirse, savcı kamu davasının ertelenmesine karar verecek. Uzlaşma sistemi işte bu. Fakat sanığın avukatı ile mağdurun avukatının tazminat miktarı ile bir anlaşmaya varmaları gerekiyor. Bundan sonra davaların %95’i hazırlık soruşturması esnasında uzlaşma ile bitecek. Fakat, eğer sanık kendisine savcılık tarafından yüklenen bazı mükellefiyetlere uymadığı takdirde yeni suçu ile eski suçunun davası birlikte açılacak ve ertelenmeyecek. Böyle de bir yeni sisteme doğru gidiyoruz. Bugün görülen 100 tane dava varsa 95 tanesi böyle halledilecek. Duruşma dışı çözümlere kavuşturulacak. Davaya giden sayı azalacak. Davaya giden dosyalarda ise çapraz sorgu sistemi uygulanacak. Verilen kararlara karşı istinab kabul ediliyor. İstinabdan sonra temyiz de var fakat bazı davalar itinabla bitiyor. Yani ceza adelet sisteminde çok köklü bir değişiklik 1-2 ay içerisinde meclisten geçmek üzere ve bununda temeli çapraz sorguya dayanıyor. Çıkacak yeni yasaya göre, bizim mahkememizde jüri yok. Fakat tarafların sorularından sonra hakimde soru sorabiliyor. Hakimin salona kontrolü bizde kaybedilmiyor. Halbuki Amerikan sisteminde soruları savcı ve avukat sorabiliyor. Hakim soru soramıyor. Bizde hakimde soru sorabilecek şekilde bir değişiklik yapıldı. Ve bu şekilde daha hızlı ve daha iyi çalışan bir adalete doğru gidiyoruz sayın arkadaşlar. Tabi bunun bazı sakıncalarını da hemen görebilirsizin. Tarafların mahkeme dışı uzlaşmaları kontrol altında olmazsa, bir takım mafyavari çözümleri de beraberinde getirebilir.

Yani devletin bütün bu müzakereleri denetim altında tutması, avukatların etik kurallarına bağlı davranması, müzakereleri meslek kuralları içerisinde yürütebilmesi için avukatların da çok iyi bir eğitimden geçmesi gerekiyor. Neler sorulabilir, neler sorulamaz, ne zaman uzlaşma yapılabilir gibi sistemler öğrenilirse adalet sistemimiz çok büyük bir rahatlamaya kavuşacaktır.

Salondan katılımcılar:

Hocam, arabulucu mafya gibi yeni bir mafya şeklimiz mi çıkacak? Bundan sonra onlarla mı uğraşacağız?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

Ama onların olmaması için sizin çalışmanız gerekiyor. Yani kolluğun bunu önlemside gerekiyor. Mesela Amerika’da çıkmamış böyle bir arabulucu mafya şekli. Çünkü serbest irade esası mevcut. Sanığın suç işlediğini destekleyen delillerle birlikte hakim önünde serbest iradeyle uzlaşmayı kabul etmesi gerekiyor.

Efendim şimdi soruları alabiliriz.

Oturum Başkanı: Orhan ALİMOĞLU (Sakarya Vali Vekili)

Efendim özellikle yurt dışından gelen misafirlerimize çok teşekkür ediyorum. Şimdi arkadaşlar çok önemli bir bölüme daha gelmiş bulunuyoruz. Malum iyi sorunun iyi cevabını almak işi çok daha kolaylaştırır. O açıdan daha çok arkadaşa söz hakkı verebilmek için sorularınızın kısa, özlü, anlaşılır ve güzel sorular olmasını istiyoruz. Çok soru sorulmasını istiyoruz. Çünkü her zaman sorularınızı iyi cevaplayabilecek böyle fırsatları bulamayabiliriz. Arkadaşlar ayrıca sorularınızı kime sorduğunuz belirtirseniz muhatap açısından iyi olur. Buyurun.

Katılımcı: Mustafa AYDIN (Sakarya İl Emniyet Müdürü)

Efendim ben bir ilave yapmak istiyorum öncelikle. Soruyu soran arkadaşlar öncelikle kendilerini kadrolarıyla birlikte tanıtsınlar ve sorunun hitamında soruyu kime sorduklarını belirtsinler.

Soru: Komiser Yrd. İhsan YÜCESES (Sakarya Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet-Gasp Büro Amirliği)

Sorumu Sayın Başsavcım veya Feridun YENİSEY hocamda cevaplayabilir. Şimdi bu yeni gelecek olan çapraz sorgu sistemiyle savcılarımıza büyük iş yükü çıkacağını söylediniz. Zaten hali hazırda Cumhuriyet savcılarımızın uğraştığı çok yoğun dosyalar var. Yani iş yoğunluğundan dolayı savcılık sistemi ağır işlemektedir. Savcılarımızın her dosyaya bu kadar çok vakit ayırabilmesi, şu an için gözlemlediğimiz kadarıyla imkansıza yakın. Çapraz sorgu sistemiyle iş yükü artacak savcılarımıza, ayrıca bir kolaylık gelecek mi? Kolluğa da bu çapraz sorgu sistemiyle ilgili olarak herhangi bir yükümlülük doğacak mı?

Cevap: Lucında E. JESSON (Avukat)

Savcıların iş yükü ile birlikte çapraz sorgu sistemiyle birlikte artacak iş yüküyle ile ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Bende daha önceden savcılık yaptığım için bu tür sıkıntı ve şikayetleri biliyorum. Fakat benim kanaatimce bu sistemde savcılardan çok avukatlara iş düşüyor. Savcılara o kadar değil. Çünkü bir duruşma sırasında, tanıkların çoğu savcının getirdiği tanıklarıdır ve savcı sadece doğrudan soru, anlattırıcı soru soracaktır tanığa. Yani nerede, nasıl, kim gibi. Savcı tanığa hikayeyi anlattıracaktır. Fakat müdafi olan avukata çok büyük iş düşecek. Dosyayı tam ve yarıntılı bilmesi lazım. Fakat yinede savcının dosyasına çok iyi çalışması gerekiyor. Çünkü çapraz sorgudan sonra, savcıya ikinci kez soru sorma hakkı veriliyor. Amerika’da tanığa önce savcı soru soruyor, daha sonra avukat en son tekrar savcı tanığa olayda sanığı iyi görüp görmediğini ortaya koyacak sorular sorabiliyor.

Cevap: Prof. Dr. Peter B.KNAPP

Bende savcılık sistemi ile ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Bir duruşma açıldığı vakit savcının çok çalışması gerektiğine hiç kuşku yok. Bu nedenle Amerika’da duruşma öncesi pazarlık usulü var. Sanık suçunu kabul ettiği vakit duruşmaya gidilmiyor. Mahkeme hemen sanık hakkında hükmü hemen hükmü veriyor.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

Biz bunu kabul etmedik Türkiye’de. Yani sanığın suçunu kabul ettiği vakit duruşmaya gidilmeden hüküm verilmesi esasını kabul etmedik. Hakim ve savcıların iş yükü ile ilgili sorunuza gelince. Yeni sistemde sayın arkadaşlar, bütün ağırlık savcılara değil de avukatlara biniyor. Tarafların avukatlarının görüşmeler yapması gerekiyor. Uzlaşmayı sağlamaları gerekiyor. Bu hazırladıklarının da serbest iradeyle olduğunu savcıya denetletmeleri gerekiyor. Bu nedenle yeni sistem savcıya büyük iş yükü bindirmeyecek. Uzlaşma sistemi olacağından dava sayısı düşecek. Bu nedenle avukatların şu andan itibaren çalışmaya başlamaları gerekiyor. Ankara Barosu, Bahçeşehir Üniversitesi ile birlikte bir Avukatlık Akademisi hazırlığı içerisindeler. Minosota eyaletinden John SONSTAG geldi. Eğiticilerin eğitimi çalışmaları yapılarak esaslı bir kurs verdi. Şimdi Türkiye’de yaklaşık 20-30 kişilik bir eğitici grubu oluştu. Bu müzakereleri yani “ADR” denilen mahkeme dışı çözümleri yapmasını bilen ben avukatlara ihtiyaç var. Bu avukatlar bu müzakereleri etik kurallarına göre iyi yaparlarsa sizin değdiniz mafya vari şeyler ortaya çıkmayacaktır. Ama avukatlar işlerini iyi yapmazlarsa hakikaten bir korku ortaya çıkabilir.

Cevap: Hüseyin ÖZBAKIR (Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı)

Savcıların iş yükü hakkındaki soru ile ilgili olarak şu andaki duruma bakarsanız arkadaşlar, şu andaki duruma bakarsanız hem savcılık kadrosu az, hem de iş yükü çok fazla. Ancak hocamda açıkladı yeni kanun yürürlüğe girdiğindiğinde gelecek olan soruşturmaların %95’i tarafların anlaşmalarıyla düşecek. Geriye kalan %5’lik iş ise sanırım savcı sayısıda bir miktar artırılırsa, bir sorun yaratacağı kanaatinde değilim. Çapraz sorgu dahi olsa, savcılarımız bu işin altından kalkarlar ama şu andaki yekünün büyük ölçüde eğitilmesi lazım. Sanırım bu anlaşma sistemi geldiği zaman, mahkamelerimizdeki ve savcılardaki dosya sayısında büyük bir erime yaşanacaktır. Bunun içinde belli bir süre tanınacağı kanaatindeyim. Bu konu ile ilgili benim diyeceklerim bu kadardır.

Soru: Komiser Özgür Çetin ÇINAR (Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü Yankesicilik- Dolandırıcılık Büro Amiri)

Sorum Feridun YENİSEY hocama olacak. Öncelikle sayın hocam hoş geldiniz demek istiyorum. Polisin, jandarmanın yani kolluğun son değişiklikle gelecek olan çapraz sorgu sisteminde bilirkişi sıfatıyla çapraz sorguya tabi olacak mı?

Cevap: Katılımcı: Prof. Dr. Peter B. KNAPP (William Mitchell Fakültesi öğretim görevlisi)

Amerika’da polis memurları bilirkişi olarak duruşmaya çağrılıyorlar. Mesela DNA konusunda bilgisi olan kişiler çağrılabiliyor. Ayrıca bir örgüt mensubunu teşhis etmek için polis memurları tanık olarak duruşmaya çağrılabiliyor ve çapraz sorgu sistemi uygulanabiliyor.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

Polis memurlarının duruşmada bilirkişi olarak görevlendirilmesi meselesine gelince, olabilir. Hakim tarafından görevlendirildiği vakit herhangi bir kişi, kendi konusunda uzmansa, özel bir yetiye sahipse, bilirkişi olarak mahkemeye çıkabilir. Yalnız bu konuda düzenlenen yeni tasarı beraberinde bir konu getiriyor. Bu düzenlemeyle bilirkişilerde çapraz sorguya tabi olacaklar. Artık bilirkişi raporu yürürlükten kalkıyor. Yazılı olarak verilen rapordan, sözlü rapora geçiliyor. Bilirkişi raporu önceden verilecek fakat duruşmaya giderek raporu sözle anlatacak. Çapraz sorguya tabi olacağından artık ben yazdım, attım tuttu gibi olaylar olmayacak. Yani büyük bir denetim bu çapraz sorgu bilirkişi bakımından.

Soru: Komiser Mehmet NOYAT (Sakarya Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü Hırsızlık Büro Amiri)

Sorum Feridun YENİSEY hocama. Hocam biliyorsunuz ki mal aleyhine işlenen suçlardan, özellikle hırsızlık suçlarında, ceza infaz yasası uygulandıktan sonra, cezanın büyük bir bölümü azalmakta ve uygulanan ceza çok hafiflemektedir. Özellikle batılı ülkelerde uygulanan ceza infaz yasası, veya şahsın cezasının büyük bir bölümünü ceza evinde geçirdikten sonra, mahkeme aşamasındaki iyi hali sonrası veya şartlı tahliye edildikten sonra, şartlı tahliye kurumları tarafından, şahsın mahkemesi devam ederken yani tutuksuz yargılanması sürerken, şartlı tahliye kurumları tarafından takip ve kontrol edildiğine göre, yeni çıkan yasa tasarılarında ülkemiz içinde böyle bir uygulama istemi mevcut mu?

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

İnfaz yasasıyla çok fazla indirim ve şartlı tahliye sonrası denetim meselesine gelince, hakikaten bu büyük bir noksanlık Türkiye’de. Eskiden Emniyeti-İ Umumi Nezaret altında bulundurma vardı. 1980 yılında kaldırıldı. Önceden eski hükümlüler polise gidip imza verirlerdi. Bu kaldırıldı. Şimdi bunun tekrar denenmesi gerekiyor. Bir kişi denetimli olarak serbest kaldığın vakit, farklı bir müessese tarafından takip edilmesi gerekiyor. Ona iş imkanları ve sosyal hayatı için yardımcılık yapılması gerekiyor. Yabanca konuklarımızdan bununla ilgili bize bilgi vermelerini isteyeceğim. Bu denetimli serbestlik çok önemli. Arkadaşlar denetimli serbestlik için yeni bir kurum oluşturulması gerekiyor.

Veya denetimli serbestlik işini polise verirlerse bu büyük bir felaket olursizin için. Çünkü bu kurumun sosyal görevlilerden oluşan yardımcı olan bir kurum olması gerekiyor. Sizin göreviniz bu şekilde bir yardım değil. Suç ile ilgili bir yardım evet ama hayatını kurmak için yardımcı ayrı bir kurum oluşturulması gerekiyor ve bununla ilgili Adalet Bakanlığı’nda çalışmalar var. Ayırca bu denetimli serbestliği yapacak olan memurların mahkemeye bağlı çalışması gerekiyor. Bu da ikinci özellik. Adalet Bakanlığına değil İçişleri Bakanlığına değil doğrudar doğruya mahkemeye bağlı olması gerekiyor. Çünkü Mahkeme,Savcı şahsa bir emir verdi. Mesela buraya gitme,bununla görüşme gibi. Bunu denetleyecek olan doğrudan Savcıya ve Mahkemeye bağlı ayrı bir kuruluş olması gerekiyor. Bunlarda yapılsa sistem o zaman rahat bir şekilde yürüyecek. Bizde şartla salıverilen kişinin denetim altında tutulması olayı var. Fakat cezası tecil edilenin denetim altında tutulması yok. Cezası tecil ediyor ve serbest bırakılıyor toplum içerisine.

Cevap: Lucinda E.VESSON-AVUKAT-Denetimli serbestlik konusuna gelince,birincisi mahkum olup ta serbest bırakılanlar hakkında bir denetimli serbestlik var. Yani şartlı salıverilen kişinin denetim altınta tutulması. İkinciside tecil. Cezası tecil edilenin denetilmesi hususu var. Fakat bütün cezasını çekiyor. Hükmünü bitiriyor. Hükmünü bitirdikten sonra da denetim altında tutulabiliyor kişi. Şartla salıverilmiş değil ama mahkumiyetini bitirmiş,bitirdikten sonra da bir denetim altında tutuluyor. Bütün bunları yapmak için bir denetimli serbestlik memuru,kuruluşu var. Kişinin işlediği suça göre ona bazı mükellefiyetler yükleniyor. İlk defa bir müessir fiil suçunu suçu işleyen kişi bakımından,ayda bir veya iki ayda bir memura gidip görünme yükümlülüğü getirilebilir. Başka bir suçtan dolayı yeniden yakalanmazsa denetimi biter. Örneğin;sarhoş iken araba kullanmaktan mahkum olmuş bir kişi ise eğer bir tedavi görmesi şartı konulabilir veya araba kullanması yasaklanabilir ve arada sırada laboratuvara gidip alkol kullanmadığını ortaya koysun diye kan testi yaptırmak zorunda bırakılabilir. Hakim tarafından her faile özgü bir denetim kararı verilmesi gerekiyor.

Soru: Komiser Mustafa BEDE (Sakarya Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespiti Şube Müdürlüğü-Kimlik Tespit ve Sicil Büro Amirliği) Sorum Feridun YENİSEY Hocama. Öncelikle sormak istiyorum hocam,bu yeni hazırlanan ve çıkmakta olan Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Yönetmeliğinden bilginiz varmı?

Cevap: Prof.Dr.Feridun YENİSEY. Hayır yok

Soru: Komiser Mustafa BEDE. Hocam Yönetmeliğin 11.Maddesi der ki” Olaydaki iz,eser,emare ve delillerin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatınının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda,etrafı çevrili diğer mahallerinde,üzerinde,özel kağıtlarında,eşyasında,aracında araştırma ve inceleme yapılacaksa,24/05/2003 tarih ve 24117 sayılı Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinde belirtilen usuller çerçevesinde.soruşturmacı birimden araştırma ve inceleme izni alınması istenir” denilmektedir. Bu gerekli mi,olması gerekiyormu? Acaba ne derece hukuki boyutta? Arkadaşlarımız bu konudan bahsetti. Sonuçta sıkıntılar ortaya çıkartacak bir madde. Savcılarımızın iş yoğunluğu ortada iken bu onlara ek iş yükü getirecek ayrıca müştekilere bekleme süresi çıkartacağından sıkıntı ve sorun meydana geleceğini ve bunun engellenmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu konu ile ilgili mevzuat değişikliği yapılabilir mi? Teşekkür ederim.

Cevap: Prof.Dr.Feridun YENİSEY. Olay yeri incelemesi için hakim kararı gereklimidir? Evet gereklidir. Eğer bir evde cinayet işlenmiş ise evin içine girmek için hakim kararı gereklidir. Yani siz cinayet işlenen eve girebilmek için hakimden karazalıp girmeniz gerekir. Fakat tabi bunun istisnasıda var. Cinayet hemen işlenmiş,olay yerinde bulunan delillerden faili yakalamak gerekiyorsa,gecikmesinde sakınca varsa o zaman 97.Maddenin kuralları içerisinde hakim kararı almadan evde delil araştırması yapabiliriz. Fakat hangi evde olursa olsun bir suç işlenmiş ise o suçun delillerini elde etmek için ya hakim kararı olacak yahut da ev sahibinin rızası olacak. Ev sahibinin rızası 9.Madde ile kaldırıldığına göre,savcı emriyle,amirin emriyle,olay yeri incelemesi yapabilirsiniz. Çünkü ileride kişi sıkıntı yaratacaktır deliller bakımından. Bunun olmaması için normal kuralların uygulanması gerekir. Biliyorsunuz ki bizde Danıştay’ın kararı ile rızai aramalar durduruldu.

Cevap: Prof.Dr.Peter B.KNAP: olay yerinin incelenmesi için Hakim kararına ihtiyaç varmı diye soruldu. Genellikle cevap şu şekilde verilir. Önce hemen almak gerekli değil denilir. Fakat eğer bir sanık varsa,şüpheli varsa olay yeri incelemesinde bulunması için avukata haber verilir. Ayrıca Amerika’da rızai aramalar yapılabilir.

Cevap: Avukat:Lucinda E.SESSON. Amerika’da tabiki rızai aramalara izin veriliyor. Fakat duruşma esnasında sanığın avukatı diyebilecektir ki;rızası var ama bu rıza serbest iradeyle alınmadı şeklinde iddia edebilecektir. Eğer kişiye rıza vermeme ve aratmama hakkın vardır denmiş ise ve buna rağmen kişi rıza göstermiş ise artık hukuka uygunluk gerçekleşmiş olur. Fakat benim çalıştığım eyalette yapılan aramaların çoğu rızai aramadır. Hakim kararı ile yapılan aramalar azdır.

Soru: Recep HACIEYÜPOĞLU. (Sakarya Barosu Avukatı) Sorumu Feridun YENİSEY hocama yöneltmek istiyorum. iki yıl önce hocam sizinde içinde bulunduğunuz komisyondan Adli ve Önleme Arama Yönetmeliği çıktı. Bu yönetmelik Anayasa ve diğer kanun, yönetmeliklerle birlikte hakim kararı uygun hale getirildi. Kolluga hakim kararı almadan adli arama yapamayacağı yükümlülüğü getirildi. Yine mala karşı işlenen suçlarda Türkiye’nin bir çok yerinde mevcut konu olan elektrik hırsızlığı var. Elektrik birimine bağlı birimler,bizim ilimizde “SEDAŞ” adlı kurum olarak geçiyor,hiçbir yerde arama kararı olmadan ev ve işyerlerinde kaçak elektrik araması yapıyorlar. Mahkeme kararı almadan kişilerin özel ev ve işyerlerine giriyorlar. Bu yapdıkları işlem hukuki midir? Görevliler suç işlemiş olmuyarlarmı?

Cevap: Prof.Dr.Feridun YENİSEY. Elektrik hırsızlığı bakımından evlerde tespit yapılabilmesi için hakim kararına ihtiyaç vardır. Yalnız elektrik hırsızlığı için. Çünkü hırsızlık bir suçtur. Fakat hırsızlık değilde,normal elektrik saatininokunması için eve girilmesi gerekiyorsa Prof.Dr.Peter B.KNAPP’ında dediği gibi bu bir idari işlem olduğundan hakim kararına ihtiyaç yoktur. Batı ülkeleri böyle uyguluyor. Fakat bizde bunu arama kapsamına sokarlarla yandık. Bu bir denetimdir. Denetim ile aramayı karıştırmamamız lazım. Denetim,durdurma,arama ve yakalama ayrı ayrı şeylerdir. Bütün bunları bilerek tam yetkili polis olarak çalışmamız gerekiyor.

Cevap: Prof.Dr.Peter B.KNAPP: Elektrik saatinin kontrolü ile ilgili sorunuza gelince,Amerika’da her bir eyaletin düzenlemesi farklıdır. Elektrik sayacını okumak için bir eve giriliyorsa,bunun için arama karırına gerek yoktur. Çünkü bu bir idari işlemdir. Amerika’daki elektrik şirketleri çoğunlukla özel şirketlerdir. Burada basit bir kural uygularlar. “Elektrik istiyorsan içeri gireriz. Elektrik istemiyorsan,elektriği keseriz” böylelikle kişi izin verir.

Katılımcı: Mustafa AYDIN (Sakarya İl Emniyet Müdürü) Ben izin verirseniz müdahele etmek istiyorum. lütfen hocamızın vakit darlığı nedeniyle soruları önceden hazırlayıp özet ve net tutup,uzun uzadıya kaçmayın ve tekrardanda kaçının.

Soru: Sabih ÖZKURT.(Sakarya İl Emniyet Müdür Yardımcısı) Benim sorum yabancı konuklarımıza olacak. Yıllardır merak ettiğim bir konu var. Yapılan istatistiklerde,özellikle mala karşı işlenen suçlarda,suçların aydınlatılmasında İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde,Türkiye’ye oranla % (Yüzde) itibariyle çok azınlıkta. Ancak bizde özellikle mala karşı işlenen suçlarda artış olduğu zaman,toplumun büyük kesiminden amirlerimizinden ve üstlerimizden bir baskı hissederek olayların üzerine daha titizlikle gitmeye ve daha çok suç aydınlatmaya yönelik çabalarımız artmaktadır. Acaba bize nazaran mala karşı işlenen suçların daha az aydınlatmakta olan Avrupa ülkelerinde vatandaştan veya sivil toplum örgütlerinden kolluğa karşı nasıl bir tepki var? O konuda bizi aydınlatabilirlermi?

Cevap: Avukat:Lucinda E.SESSON.Halk ihbar vesaire şeklinde polisin çalışmalarını destekliyor mu diye sordunuz. Minosoto’da rastladığımız bir olaydır bu. Halk polisin çalışmalarını çok destekliyor ve yardımcı oluyorlar. Fakat renkli yani zenci vs. dediğimiz kişiler polislerin kendilerine aşırı işlem yaptığını iddia ederler ve polisin işlemlerine itiraz ederler. Bu grup polisle işbirliği yapmaz. Halk polisliği yani “Comninitysu polislik” dediniz. Halkın güvenliğe iştirakı sağlanmıştır.

Cevap: Prof.Dr.Feridun YENİSEY. Fakat yeni emekli olan Polis Müdürü zenciydi ve çalıştığı sorada bütün grupların desteğini almıştı. Son 5 yıldır bütün cinayet olayları aydınlatıldı. Faili meçhul cinayet olayı yoktu.fakat maalesef adam öldürme suçunun dışındaki suçlarda suç aydınlatma oranları bu kadar yüksek değil. Çünkü oğlumun bisikletini çalan kişi halen aranıyor.

Cevap: Prof.Dr.Feridun YENİSEY. Suç aydınlatma oranları Türkiye’de çok yüksek. Batı’da bu kadar yüksek değil suç aydınlatma olayları. Fakat suç aydınlatma oranlarının yüksek olması biraz da baskıcı yöntemin işaretleridir. Yani Batı’da ne kadar çok demokrasi varsa suç aydınlatma oranları o kadar düşmektedir. Fakat önemli olan kriter arkadaşlar,suç aydınlatma oranlarının yüksek olması değildir. Mahkumiyet oranlarının yüksek olması önemlidir. Siz aydınlattım diyorsunuz fakat Savcı yeterli delil bulamıyor ve davayı açmıyor. O zaman yaptığınız işin anlamı kalmıyor. Yani sizin şu anda gittiğiniz yol çok iyi bir yol. Teknik çalışmalar arttı. Olay yeni incelemeler arttı.

hukuka uygun yöntemlerle araştırmalar arttı ve size şunu söyleyeyim,biz 1993 yıllarında terörle mücadele ederken,gelişi güzel müdahale ediyorduk. Fakat aradan geçen bu yıllar bize birşey öğretti. Ne öğretti? İnsan haklarına uygun araştırma yapmayı öğretti. Şimdi Amerika’nın ve diğer batı ülkelerinin önündeyiz biz arkadaşlar. Bugün ortaya çıkan yeni terör olayları bakımından artık biz hem insan haklarını koruyoruz hemde etkin bir araştırma yapabiliyoruz. Yani bu avantajımızı kaybetmeyelim. Yani terör olayları karşısında sakın yetkimiz yok diye sakın telaşa kapılmayın. Yeterli yetki var. Yeterki bütün yetkilerinizi iyi kullanın ve şunu da parantez içerisinde tekrar söyliyeyim. Sizlere bazı meslek gruplarında kolluğun bazı yetkilerini devredelim,bize ait olmayan işlerle ugraşmayalım gibi bir yaklaşım var. Şu anda bu yaklaşımın karşısındayım. Çünkü arama yetkiniz azaldı,yakalama yetkiniz azaldı. Birde denetim yetkilerini verirseniz bu sakıncalı. Bütün bu terk edilmek istenen şeyler denetim yetkileridir. Denetim yetkileri gittiği vakit yetkisiz etkisiz bir polis olarak kalacaksınız. Halbuki denetim çok önemli arkadaşlar. Denetim size PVSK Madde 17’yi uygulama imkanı veriyor. PVSK Madde 17 size,bir yeri denetlediğinizde size emir verme yetkisini veriyor. O emri yerine getirmeyenide yakalamak yetkisi veriyor. Yani denetim yetkilerinizi sakın elden bırakmayın. Bunlar temel görüşlerim.

Oturum Başkanı: Orhan ALİMOĞLU (Sakarya Vali Vekili)

Evet Hocam teşekkür ederiz. Sorularımıza devam ediyoruz ve arkadaşlar lütfen soruların kısa olmasına dikkat ediyoruz. Buyurun.

Soru: Tuğrul TEK (Düzce İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürü)

Öncelikle Sakarya Emniyet Müdürümüze bu güzel semineri tertip edip bilgi kazanmamızı sağladığı için saygılarımızı arz ediyoruz. İlk sorum Baro başkanımıza. Çeşitli şekillerde ilimize hırsızlık yapmak için gerek Sakarya Şeker mahallesinden, gerek Ankara Çinçin mahallesinden gelen 3-4 bayanı suçüstü yakaladığımız zaman, bizlere kimliklerinden önce avukatlarının kartvizitlerini veriyorlar. Acaba bu, bu tür avukatların bu tür suçlularla zımmi bir anlaşma yaparak avukatlık etiğine aykırı hareket ettikleri fikriyle ilgili ne düşünüyorsunuz.

Cevap: Ülker Önder DÖKER (Sakarya Barosu Başkanı)

Efendim öncelikle Düzce ilinden misafirimize hoş geldiniz demek istiyorum. Bu sorunuza şöyle cevap vermek istiyorum. Biliyorsunuz ki avukatlar hem müştekileri hem de sanıkları korumak için vardır. Bu Yasamızın da gereğidir. Ama bu bazı kişilerdeki, az önceki dediğiniz örnek ki; ben Adapazarı’nda böylesine pek rastlamadım şimdiye kadar, ama bundan sonra rastlayacağız. Çünkü yeni yasalar çıktığı için avukatsız ifade alamayacağınıza göre, kesinlikle şöyle söylerim, bundan sonra herkes cebinde bir kartvizit taşıyacak. Bu durumdan önceki durum için söylemek istiyorum. Biliyorsunuz biz müşterilerimiz geldiği zaman kartvizitlerimizi veriyoruz. Bu tek bir suç için diyeyim veya tek bir dava için, ama bu kart devamlı onların cebinde ve taşıyorlar. Tabii ki artık hırsızlarda organize hale geldiler. Böyle bir durumdan fırsat bularak bizim kartlarımızı sizlere sunuyor olabilirler. Artık bunlara tabi engel olamayız. Ama ben sanmıyorum ki herhangi bir şekilde, zımmi dediğiniz tarzda arkadaşlarımız, meslektaşlarımız bu hırsızlarla antlaşmış olsunlar, bilhassa onlara destek olsunlar. Ama gene tekrar ediyorum, yasaların gereği bizler her ne tür ve şekilde olursa olsun sanıkları; bunlar hırsız olabilir, katil olabilir, gaspçı olabilir neticede biz bunların yasalar çerçevesinde haklarını korumak üzere varız. Kanunlarda bir çok ceza indirme sebepleri var. Az önce Sayın Yenisey hocam da bahsetti, diyelim ki bir hırsızlık olayı meydana geldi, bu çalınan hırsızlık malın değeri düşük ise belli oranda yarıya kadar, 3/2’si kadar hatta daha da fazla indirimler oluyor. Şayet malın değeri yüksek ise yüksek değerde ceza veriliyor. Şimdi şöyle söyleyelim, bir vatandaş hırsızlık yapıyor, bir yerden bardak çalıyor, bir diğer vatandaş televizyon çalıyor. Her ikisi de hırsızlık ve diyelim ki suçun cezası 6 aydan 3 seneye kadar. Birisinin değeri yüksek olduğu için yüksek cezayı, diğerinin değeri düşük olduğu için kanunda gösterilen alt cezayı alıyor ve birde ayrıyeten biraz önce bahsettiğim ceza indirimlerinde uygulanıyor. Bu indirimler uygulana uygulana neticede o kişi yasada belirtilen suçların sonucu yasamıza göre 2 yıla kadar olan hapis cezalarında tutuklama olmadığına, ceza verilmediğine ve ertelenebildiğine göre bu vatandaşlar ceza almadan da dışarı çıkabiliyor.

Soru: Tuğrul TEK (Düzce İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürü)

Şimdi benim belirtmek istediğim husus başkanım, yakaladığımız 3 bayanın bir tanesinin 9 adet suç kaydı var, bir tanesinin 15 adet suç kaydı var, bir tanesinin 28 adet suç kaydı var. Ve telefon ettikleri Avukat İstanbul ilinden kalkıp geliyor. Fakat bayanların üzerinden de 10.000.000 TL. (onmilyon) para çıkıyor. Yani bu hususta kafamızda bizim bazı sorular oluşuyor. Bu açıdan sormuştur soruyu

Cevap: Ülker Önder DÖKER (Sakarya Barosu Başkanı)

Çok teşekkür ederim. Sizde bu izlenim olduğuna göre var bu tür kişiler. ama sanmıyorum be gene. Dediğim gibi kartvizitleri istedikleri gibi ceplerinde taşıyabilirler. Bu kartvizitleri herkese veriyoruz. Onlar bunu size karşı koz olarak kullanıp, sanki özel avukatıymış gibi arıyor olabilir. Benim şimdi sevindiğim nokta su oldu. Ne Adapazar’nda ne de Düzce’de böyle kişiler yok. Çok teşekkür ederim.

Soru: Tuğrul TEK (Düzce İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürü)

Şimdiki sorum Cumhuriyet Başsavcımıza. Adalet Bakanlığı veya Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı olarak Nöbetçi Savcılık sisteminin acaba güzel bir şekilde işlediğini düşünüyor mu? Çünkü Cumhuriyet savcılarımız da büyük iş yükü içerisindeler. 24 saat nöbet tuttuktan sonra tekrar ertesi gün görevlerine devam ediyorlar ve onlarda bundan dolayı bir takım sıkıntılarını bize beyan ediyorlar. Bu konuda bir çalışma var mı? Gerçekten bizim sıkıntıda olduğumuz konulardan bir tanesi de bu.

Cevap: Hüseyin ÖZBAKIR (Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı)

Şimdi nöbet hizmetleri konusuna gelince Sakarya Cumhuriyet Savcıları arkadaşlarımız nöbetleri haftalık tutuyorlar. Yani pazartesi sabahı nöbeti oluyor, bir sonraki hafta pazartesi sabahı diğer nöbetçi arkadaşa devrediyor. Bunun yanı sıra adliyede görevli günde, yani mesai saatleri içerisinde gelen olaylara bakan müracaat savcısı var. O yüzden nöbet hizmetleri daha çok tatil günleri veya resmi saatleri dışında veyahut otopsi söz konusu olduğunda bilhassa önem kazanıyor. Bu aşamada otopsi hizmetleri veyahut nöbet hizmetleri açısından pek sıkıntı yaşamıyoruz. Sadece şu 15 günlük dönemde, belki bir 15 gün daha veya 20 gün daha yaşayacağız. Çünkü tayinler, raporları, atamalar zimmet dolayısıyla biraz sıkıntılı ama nöbet hizmetlerinde bir aksama olmuyor. Bunun yanı sıra, örneğin gece 02.00’da, 03.00’da veya 05.00’da otopsi çıkıyor. Trafik kazası, adam öldürme gibi nöbetçi olan Cumhuriyet Savcısı haliyle olay yerine gitmek durumunda kalıyor. Ertesi günde onlara biraz tolerans tanıyoruz. Yani mesela mesaiye geç gelebilir. Çünkü gece saatlerce uğraşıyor. Bir takım zaman zaman ufak tefek sorunlar olmuyor değil, olur tabi. Bu tür konularda ama nöbet hizmetlerinde herhangi bir sıkıntımız yok. Ama dediğim gibi 15 günden beri ve bir 20 gün daha adli tatil başlayıncaya kadar kadro azlığı dolayısıyla biraz sıkıntımız var.

Soru: Necmi KARABULUT (Düzce İl Emniyet Müdür Yardımcısı)

Düzce Asayiş Şube Müdürümüz Tuğrul TEK’in sorduğu soruya atfen sayın Cumhuriyet başsavcımıza sormak istiyorum. Şimdi bizler denetlemeci olarak polis merkezlerine gittiğimiz zaman, geceleyin defteri kontrol ettiğimizde, görevli arkadaşımıza neden nöbetçi savcıya haber vermediğini soruyoruz. “efendim kızıyor” diyorlar. Haklı olarak arkadaşımızın anlatmak istediği sanırım buydu.

Cevap: Hüseyin ÖZBAKIR (Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı)

Kastetmek istediğim o. Şimdi mesela yoklama kaçağı ile ilgili arandığında kızılıyor. Aslında kızılmaması lazım.

Soru: Necmi KARABULUT (Düzce İl Emniyet Müdür Yardımcısı)

Efendim, burada tenzi ediyorum. Savcılarımızı yermek için söylemedim haklıdır. Bu basit, örneğin müessir fiil bile olsa yasa açıktır. Savcıya anında bilgi vereceksiniz diyor.

Cevap: Hüseyin ÖZBAKIR (Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı) Nezarethaneye aldığınız takdirde bilgi vereceksiniz.

Soru: Necmi KARABULUT (Düzce İl Emniyet Müdür Yardımcısı)

Nezarethaneye aldığımız takdirde. Fakat biz defteri boş görüyoruz. Ne yazacağız raporumuza? Sıkıntımız burada. Zannediyorum arkadaşım bunu anlatmak istemiştir.

Cevap: Hüseyin ÖZBAKIR (Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı)

Anladım. Şimdi aynı şey bizde de söz konusu oldu ama ben savcı arkadaşlara sorduğumda “bize yoklama kaçağı soruyorlar” şeklinde ifadeleri oldu. Ama sizin dediklerinizde oluyor, olmuyor değil. Ona da katılıyorum aslında. Birde bunun yanı sıra nöbet esnasında nezarethanelerin kontrol edilip, nezarethane defterinin imzalanması gerekiyor. Buda bizim yetki ve görevimiz, savcıların görevi. Yani nezarethanelere nöbetçi savcı gidecek, karakolların nezarethanelerini kontrol edip tutanağını tutacak. Hem oradaki defteri imzalayacak hem de tutanağın bir suretinin bizdeki kartonda saklanması gerekiyor. Mümkün olduğu ölçüde bunları da yapmaya çalışıyoruz. Ama takdir edersiniz ki bunları yapmak yoruyor ve bunaltıyor.

Soru: Necmi KARABULUT (Düzce İl Emniyet Müdür Yardımcısı)

Başsavcım bunu kabul ediyoruz. Ama o tür haklı nedenlerden dolayı bizimde personelimizin de savcıya bilgi verememesi veya arz ettiğim gibi raporumuzda yazacağımız şeylerle ilgili sıkıntılarımız mevcut. Teşekkür ediyorum.

Soru: Tuğrul TEK (Düzce İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürü)

Sayın Yenisey hocama da hukuka aykırı delillerle ilgili 2 tane sorum olacak. Usulüne uygun bir şekilde hakimden alınan arama kararı ile arama yapılacak yere gidiliyor ve mahalde yapılan esnasında alınan arama kararıyla ilgisi olmayan başka bir suç deliliyle karşılaşıldığı zaman, bu delili hukuka uygun bir hale getirebilir miyiz? Bu konuda nasıl bir yaklaşım tarzı içerisinde olmamız gerekiyor? İkinci sorum ise umuma açık ve özel yerlere veya resmi daireler emniyet tarafından konulan kameralar yasaya uygun mudur? Ve bu kameralar tarafından kaydedilen kayıtları herhangi bir suç unsurunu çektiği zaman acaba bu kayıtlar delil yerine geçer mi?

Bir diğer sorum da çapraz sorgu ile ilgili Amerika’dan gelen konuklarımıza olacak. Benim bildiğim kadarıyla çapraz sorgu esnasında avukat tarafından, tanık veya bilirkişi konumundaki polis memurunun daha önceki suç ve disiplin ceza sicili varsa, örneğin polis memurunun daha önceki 3 disiplin cezası gibi, bunların ortaya konularak sanığın saygınlığı sorgulanıyor. Bundan dolayı kişinin kişilik hakları zedeleniyor mu? Hakaret ve suç isnadına varabilecek şekilde avukatlar sorgulama yapabiliyorlar mı? Bunun dozunun ne ölçüde olması gerekir?

Son sorum da Sayın Vali Vekilimize olacak. Adli ve Önleme Aramalar Yönetmeliği çıktığı tarihten itibaren, önleme aramasına göre kolluğun gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, mahallin en büyük mülki amirinin yazılı emri ile önleme araması yapma yetkisi bulunmaktadır ve bunu da 24 saat içerisinde Sulh Ceza hakimine onaylatmak durumundadır. Bu yönetmelik çıktığından beri Valililik Makamı tarafından arama kararı verilmiş midir, verildi ise kaç tane verilmiştir? Teşekkür ederim.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

Ben şimdi öncelikle bazı avukatların kartvizitlerinin yakalanan kişilerin cebinden çıkması ile ilgili sorunuza bir şeyler söyleyeceğim. Buradaki mesele şu. Sanıklar bakımından savunma bir haktır. Fakat eğer avukat şüpheli ile özdeşleşiyor ise bu hem avukatlık bakımından meslek etiğine aykırıdır, hem de suçtur. Bu Yakalama ve İfade Alma Yönetmeliğinin 21. maddesinde ifade alma sırasında belirtilmiştir. Şüpheliye sorulan sorulara şüpheli cevap verecektir, avukat değil. Hiçbir zaman avukat şüphelinin yerine geçtiği izlenimini veremez diye Prof. Der. Sulhi DÖNMEZER hocamın kaleminden çıkmış bir ifade vardır. Çokta isabetlidir, yerindedir. Sizin anlatmış olduğunuz örnekteki olayı, örgüt suçu olarak algılıyorum. Yani aynı kişiler sürekli hırsızlık yapıyorlar. Bunlar 313. maddeye göre bir çete oluşturmuşlar diye kabul edilebilir. Yani bunun araştırmasını yapmanız lazım sizin. O kişilerin, o çete bağlantısını ortaya çıkarmanız gerekiyor ve avukatında onlarla işbirliği içinde olduğunu belgeleyebiliyorsanız o zaman avukat özdeşleşmiştir. Onların suç delillerinden yararlandığı v.s. falan o zaman avukat bakımından bir suç duyurusunda buluna bilirsiniz. Ve bu tür suç duyuruları Almanya’da “Kara Para” aklama davalarında yapılmıştır. Uyuşturucu madde kaçakçılığı yapan bir grubun avukatlığını üstlenen bir avukat vardır ve para alıyordur tabi. Fakat bu paranın kaynağı nedir? Savunduğu kişinin başka parası var mı acaba? Yoksa uyuşturucu maddeden aldığı parayı mı avukata veriyor? Diye avukatlar hakkında kara para aklama davaları açılmıştır ve mahkumiyetle de sonuçlanmıştır. Çünkü avukat eğer biliyorsa ki, savunduğu kişinin başka geliri yok, ki bunu biliyor. Onun içinde ve uyuşturucudan aldığı parayla da kendisine çok miktarlarda para verildiğini de biliyorsa, yani normal bir avukatlık ücretinin çok üstünde de ödüyorlar zaten. Bu gibi hallerde, o zaman kara para aklama ve özdeşleşme yani avukatın örgütle bütünleşmesi söz konusudur. Ve bu tür avukatların örgüt davalarında maalesef bütün dünyada görülen şey şudur ki, belli örgütler belli avukatlarla çalışıyor. Başka avukatı sokmazlar içerlerine ve avukatın meslek etiğine uygun olarak kendisini sıyırabilmesi gerekir. Eğer sıyıramıyorsa, örgütün içinde üye gibi çalışıyorsa bu takdirde avukat meslek etiğine aykırı bir davranışta bulunuyor . Ama bu bir hazırlık Hızırlık soruşturması içindir. Siz böyle bir şüphe ortaya çıkarttığınız vakit araştırma yapılmalıdır, tespitler yapılmalıdır ve suç duyurusunda bulunulmalıdır. Yani sırf cebinden bir kartvizit çıktı diye bir kuşku yeterli değildir. Sayın baro başkanının dediği gibi, mutlaka delillendirilmeli, araştırılmalıdır. Fakat tek sanığa, tek avukat presibini örgüt suçlarında mutlaka uygulamanız gerekiyor. Örgüt suçlarında sanıklar arasında daima menfaat çatışması vardır. Bir sanığın dediği diğer sanığın aleyhinedir, çoğunlukla verdiği ifadede. Bu nedenle suç örgütleri bakımından her sanığın ayrı avukatı olması gereklidir. Zaten CMUK’da bunu söylüyor. Menfaat çatışması olmadığı sürece bir avukat, birkaç sanığa hizmet verebilirse de çatışma var ise ayrı ayrı alması gerekir.

Nöbetçi savcılığının iyi çalışıp çalışmadığı ile ilgili bir tek söyleyebileceğim konu var. Nöbetçi savcının büroda nöbetçi olması gerekir. Büroda nöbet tutmayan bir savcı, büroda nöbet tutmayan bir hakim kara yazamaz, karar veremez. Bu nedenle hiç olmazsa şehirde bir tek savcının bürosunda 24 saatte bir savcı çalışamaz ama 8 saatte bir değişerek ve tabi ertesi günde görev verilmeyerek o savcıya bürosunda nöbet verilmeli. Yoksa aynı savcıyı hem gece, hem de gündüz çalıştırmak insan haklarına aykırı bir uygulama olur.

Hukuka aykırı delil meselesinde ise bir hakim kararı ile arama yapılıyor. Fakat arama kararı ile ilgisi olamayan başka bir delil bulunuyor. Başka konuda delil bulunuyor. Bunun cevabını CMUK’un 100. maddesi veriyor. CMUK’un 100. maddesine göre hukuka uygun bir arama yaparken başka bir suç delilini ortada görürseniz, bunu almanız gerekir, şarttır, hukukidir. Fakat arama içinde arama yaparsanız, mesela televizyon bulmak için gittiğiniz, televizyonun bulunabileceği yere değil de yastığın arasına bakıyorsunuz. Yastığın arasında da uyuşturucu buldunuz. O zaman bu hukuka aykırı delildir. Arama içinde arama yapmak içinde makul bir sebebiniz olmalı. Yani o uyuşturucunun yastığın içinde olduğunu birisini size ihbar etmesi lazım, kokusunu duymak lazım v.s. makul sebep varsa ikinci aramada yapılabilir.

Gelen alanlarda video çekimi meselesi var. Bu çok önemli. Mala karşı işlenen cürümler bakımından alınacak tedbirlere bunu tavsiye ederim Müdür bey. En çok suç işlenen yerlere aleni kameralar konulsun ve bu kameralar ile 24 saat çekim yapısın. Bunu eğer özel kişi yapıyor ise hiçbir hukuki aykırılığı yok. Yani dükkan sahibi kendi dükkanını korumak için kapısının önüne bir video kamere koymuşsa ve 24 saat çekiyorsa, devlet değil ise yaptığı çekimde hiçbir hukuka aykırılık yoktur. Fakat siz devlet olarak bu tür çekimleri yapmak istiyorsanız bu takdirde şu kural var. Alenen kişinin yaptığı davranışları herkes görebiliyorsa devlette görebilir. Fakat evine girip evinde çekim yapmak istiyorsanız hukuka aykırıdır. Kamere açıksa, aleniyse, ortadaysa devlette çekebilir. Fakat bu çektiği kayıtların değerlendirilebilmesi için kişisel bilgilerin suç araştırmasında kullanılabilmesi için yasal düzenlemeye ihtiyaç var. Bu nedenle PVSK’ye bir madde eklenmesi gerekiyor. Suçun önlenmesi amacıyla sürekli video çekimi yapılabilir. 24 saat, 48 saat sonra suç işlenmediği takdirde bunlar silinir diye bir kural konulu ise ki; batı kanunları böyledir. Tamamen hukuka uygun olur. Bu konuya dikkatinizi çekmek isterim ama diyelim ki bir toplantı ve gösteri yürüyüşü oluyor. Yürüyüş esnasında arabaları deviriyorlar, etrafa sopa atıyorlar, taş atıyorlar ve polis bunu video kamerasıyla çekiyor. Bunun için herhangi bir hakim kararına gerek yoktur. bu aleni bir suç, işlenmekte olan bir su, bu toplantının aleni bir yerde yapıldığı belli. Yahutta diyelim ki, bir basın açıklaması yapılıyor bir derneğin içerisinde. Basının girdiği yer aleni midir? Alenidir. Basını girdiği yer aleni ise orada video çekimi yapılması alenidir. Bu konuda çıkartılan bir genelgeye katılmıyorum. Çekilemez şeklindeki bir genelgeye katılmıyorum.

Soru: (Salondaki semire katılımcıları)

Fakat bu konu ile ilgili bir genelge geldi hocam.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

İşte buna katılmadığımı söylüyorum. Aleni olduğu sürece belli bir yerde bir kerelik çekmek için kurala ihtiyaç yok. Fakat o bilgiyi değerlendirmek için kurala ihtiyaç var. Aldığınız resimleri ileride suç delili olarak kullanmak istiyorsanız o zaman bir sonun çıkabilir. Fakat bir kişiyi sürekli takip etmek için, her yerde hakim kararı gerekir. Bu konu 4422 sayılı kanuna girer. Bu arama yönetmeliğinin 21. maddesi; çok önemli bir madde. Durdurma yetkisi. Bu yetkinizi çok iyi kullanın fakat sakın suistimal etmeyin. Suistimal şöyle olabilir, herkesi gelişigüzel durdurmaya ve kimlik sormaya başlarsanız, yoklama denetlemesi “Terry tipi” biraz sonra ABD’den gelen misafirlerimiz anlatacaklar. Durdurma ve yoklamayı herkese gelişigüzel yapmaya başlarsanız suistimal olur. 21. madde ne diyor, dikkat eder misiniz! Makul şüphe var ise durdurabilirsiniz diyor, fakat umma derecesinde makul şüphesi varsa diyor. Yani gelişigüzel değil belli bir sebebe bağlı. Örneğin, siyah saçlı olduğu için, siyah kazak giydiği için v.s. Bir de denetim için durdurabilirisiniz. Yalnız 20. maddeye göre herkesi durdurmak mümkündür, denetim yetkisi veriyor. Fakat herkesi değil de 3-4 kişiyi arıyorsanız, o ayırmanın bir sebebi olması lazım ve bu sebebinde makul sebep olması lazım. Yani bu ayrıma dikkat ederek bu yetkinizi iyi bir şekilde kullanmanızı tavsiye ederim.

Soru: Nejat BİL (Yalova İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürü)

Ben sorumu Sayın Feridun YENİSEY hocama arz etmek istiyorum. Sayın İl Emniyet Müdürümüzün de konuşmalarında arz ettikleri gibi, Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 21. maddesinin verdiği yetkilere dayanarak geceleyin sokakta dolaşarak, durumları şüphe arz eden kişileri durdurularak kimlikleri sorulmaktadır. Aynı şekilde bu şahısların geçmişte herhangi bir suça karışıp karışmadıklarının tespitine yönelik olarak GBT sorgulaması tabir ettiğimiz bilgisayar sorgulaması yapılmaktadır. Şimdi biz bu yetkiye PSVK madde 17’de yer alan kimlik sorma yetkisi ile yine Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 13-e bendinde yer alan yine aynı şekilde polisin kimlik sorma yetkisini düzenleyen hükümlerde uygulaya bilir miyiz. Ayrıca bu bilgi toplama, yani GBT sorgulama işleminin hukuki durumunun ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Birde bu tür denetimlerde, ki; bunu bir denetim olarak kabul etmek lazım, bir idari amirden veya makamdan izin alınması gerekiyor mu? Teşekkür ederim.

Cevap: Prof. Dr. Feridun YENİSEY (Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörü)

GBT’nin hukuki durumu ile ilgili sorunuza gelince, GBT’nin hukuki durumu biraz sakıncalı, muallakta. Çünkü GBT bilgilerini girmek mümkün, 5. madde zaten söylüyor bunu, fakat nasıl silinecek, kim silecek gibi konular düzenlenmemiş. Bu konuda bir düzene ihtiyacınız var. Yani GBT çok önemli. Suç bilgilerinin, hakim bilgilerinin bilgisayarda biriktirilmesi ve suç önleme, suç sonrası araştırması bakımından kullanılması hayati önem taşıyor. Avrupa Birliğine girebilmek için böyle bir bilgisayar sistemi oluşturmak zorundayız. Bize bugün hakları getiren Avrupa Birliği 2005’de mi, 2008’de mi 2020’de mi ne zaman bizi Avrupa Birliğine alacaksa, o zamanda diyecek ki, “Bak yetkileri de veriyorum, sözleşmenizde olsun, araştırmanızda olsun, devletiniz yetkisinde olsun” çünkü yetkisiz devlet asayişi koruyamıyor. Bugün bizim devletimiz hak verdi, yetki de hasis. Rıza-i arama yetkisini dahi aldı. Şimdi ABD’de rıza-i arama var. İngiltere de var. Her yerde var. Türkiye’de yok. Niye? Çünkü Türk kolluğuna güvenmiyor. Kim güvenmiyor? Yargı güvenmiyor. Yani şuan burada, bu salonda Türkiye’deki polisliğin değiştiğinin, artık eskisi gibi 93 öncesi polislik olmadığının görüldüğü ve bunun herkes tarafından anlaşılması gerekiyor. Türk kolluğunda büyük bir gelişme var. Bu gelişmenin ifadesi şu toplantı işte. Bakın hepimiz bugün burada ne konular tartışıyoruz. Eskide hiç kimseni aklına gelir miydi böyle konular tartışmak? On sene evvelini düşünün. Savcılarımız on sene evvel insan hakları anlatır mıydı? Şimdi hakimlerimiz ve savcılarımız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını diğer hakim ve savcılara anlatıyorlar. Ne kadar büyük bir gelişme var Türkiye’de. Ve bir dava daha söylüyorum. 93 öncesinde biz karakurşi (karakucak, kaba kuvvet) bir şekilde terörle mücadele ediyorduk ve her şeyi yakıp yıkıyorduk. Zücaciye dükkanına giren bir fil gibi en kıymetli billurları kıra kıra suç araştırması yapıyorduk. Şimdi değişik bir polisiz, değişik bir jandarmayız. Artık hem insan haklarını koruyoruz, örneğin susma hakkını veriyoruz, müdafiden yararlanma hakkını veriyoruz, hem de etkin bir soruşturma yapmamız gerekiyor ama suya sabuna dokunma diyorlar bize. Ne sabun veriyorlar, ne su veriyorlar. Yetki vermiyorlar. Ondan sonra temizlen diyorlar. Yani suya sabuna dokunmadan temizlik olur mu? Hem hakkı verecek hem de yetkiyi verecek. Yani gelişme bundan sonra yetki yönünde olacak. Göreceksiniz, gerekli yetkilerde verilecek. Fakat büyük bir tehlike içerisindesiniz. Yetkiniz yok iken sakın hareket etmeyin. Bırakın ne olursa olsun size ne. Madem ki o yetki verilmedi, siz şahsen kendinizi niye tehlikeye atıyorsunuz? Yani bu toplumu savunmak sizin greviniz ama sizi kim savunacak sonra? Ondan sonra şu polis bu polis diye hakkınızda işlemler yapılıyor. Yoksa yetki yok görev diyerek durun. O zaman yetki verilecektir. Ama yetkim yok, ben genede yaparım derseniz, tekit alırsınız ve alıyorsunuz da. Sulhi hocanın doping teorisini sakın unutmayın. Sulhi hoca diyor ki “ Sporcu nasıl doping yapıp da başarıya ulaşmak istiyorsa, kolluk da kötü muamele yaparak doping” yapıyor. Kötü muamele dopingdir. Yani başarıya ulaşmak için kötü muamele yapıyor, neticede başarıya ulaşıyor belki elde ettiği şey kötü bir şey. Yetkiniz yok ise hiçbir harekete girişmeyin.

Denetim için idari bir izine, emre ihtiyaç var mı sorusuna gelince. Bazı denetimler için var. PVSK’nın 8. maddesi mesela bazı yerlerin açılması için; içkili yerler gibi, önceden mülki amirin bir izini olması gerekiyor. Fakat denetim yetkileri için yazılı izine gerek yok. Yani kanuna bakmak gerekiyor. Kanun eğer o denetimin yapılabilmesi için önceden yazılı bir emir, mülki amirinde emrini arıyorsa o zaman denetim yetkisinin kullanılabilmesi için mülki amirden yazılı emir gerekiyor. Ama kanun denetimi direkt size vermiş ise, mesela içkili lokantalarda 18 yaşından küçüklerin bulunmaması ile ilgili denetim yetkisini size vermiş. Saat: 24.00’dan sonra gürültü yapılmasını yasaklıyor o denetim yetkisini size vermiş. O zaman yazılı emre ihtiyaç yok. Şimdi durdurma ve yoklama konusunda ABD’den gelen misafirlerimizi dinleyelim.

Cevap: Prof. Dr. Peter B. KNAPP (William Mitchel College Of Kaw)

Amerika’da buna “TERRY” tipi arama deniliyor. Çünkü bununla ilgili ABD’de “TERRY” kararı var. O karardan sonra ortaya çıkmış. Eğer bir kişiye sırf dokunarak silah araması yapılacak ise hakim kararına ihtiyaç yoktur denilir Amerika Yüksek Mahkemesince. Fakat her bir eyalet daha yüksek standart koyabilir. Yani dokunmak için de bir eyalet kendi kararına göre hakim kararı arayabilir. 2-3 hafta önce Minesota eyalet mahkemesi durdurmalar için de hakim kararı gereklidir diye bir karar verdi. Yani eyaletlerde söz konusu durum değişebiliyor.

Oturum Başkanı: Orhan ALİMOĞLU (Sakarya Vali Vekili)

Hocam çok teşekkür ediyoruz. Şimdi Sakarya Emniyet Müdürümüzün ilave edeceği kısa hususlar var. Ona söz hakkı vereceğim, daha sonra Düzce Asayiş Şube Müdürümüzün bana sormuş olduğu soruyu cevaplandırdıktan sonra oturumu bitireceğiz. Buyurun.

Katılımcı: Mustafa AYDIN (Sakarya İl Emniyet Müdürü)

Bön özellikle, diğer illerden gelen arkadaşlara yönelik olarak bazı hususları hocama ilaveten olarak belirtmek istiyorum. İnceleme yaptığınızda göreceksiniz ki, hırsızlık eyleminde bulunan insanların en az %80-90’ı aynı eylemden sabıkalı olan kişilerdir. Yani sizin ilinizde bu akşam hırsızlık yapacak olan kişiler, daha önce bu söylediğim oranda hırsızlık yapmış olan kişilerdir. Eğer siz bu 21. maddedeki hocamın söylemiş olduğu sınırlar içerisinde, bu şahısları tespit ederseniz ve onlara hırsızlık yaptırmazsanız, o oranda da hırsızlığı önlemiş olursunuz. Bu, sizin uygulamalarınız için çok önemli ve çok anlamlı bir ifade olsa gerekir. Şüphe yok ki, hiç birimiz, hiçbir zaman, hiçbir sebeple yasaları ihmal etmek haklarına sahip değiliz. Ancak doğru olanda şudur. Yasaların verdiği yetkinin nasıl kullanılacağının doğru ve rasyonel bir şekilde yorumlanması ve uygulanması gerekir. Eğer o yetkiyi uygulamakta metot ve taktik açısından zafiyet gösteriyorsak, yada verilen o yetkinin ne olduğunu doğru kavrayamamışsak, o zaman görevde yapmıyoruz anlamına gelir. Diğer ilave etmek istediğin bir husus, bu denetim kavramı aldı altında mütalaa edilecek bir husustur ve polisin bu konuda yetkisi vardır. Kaldı ki genel bir durdurma içinde, hocamın söylediği gibi makul şartlar söz konusu değildir. Her zaman yapabileceğiniz bir durumdur. Öyleyse bunun doğru bir şekilde doğru bir şekilde uygulamak ve kullanmak lazımdır. Burada önemli olan, yani ikinci husus dediğim şudur. Hırsızlığın yapıldığı saatler bütün yerleşim alanlarında, aşağı yukarı belirli saatler içerisindedir. Örneğin gece saat:02.30 ile saat:05.00 arası hırsızlık olayının daha yoğun meydana geldiği saatlerdir. Çünkü saat:05.00’dan sonra gündüzle buluşan sanık, hemen hırsızlık yoluyla elde ettiği o malı elinden çıkartmak ihtiyacındadır. Özellikle birbirine yakın illerin bu hassasiyeti göz önünde bulundurması gerekir. Örneğin Düzce-Adapazarı, İzmit-Adapazarı gibi. Burada denetimleri de yaparken, denetim yapacak personelinizi sizin mutlaka denetmeniz gerekiyor. En önemli tarafı bu bence. Biz bunu uygulamalarımızda ve tespitlerimizde ortaya koyduk. Bun öneriyoruz. Buradan çok faydalı bilgiler alarak illerinize döneceğinizi düşünüyoruz. Be sözümü toparlarken hepinize katıldığınız için teşekkür etmek istiyorum. İyi akşamlar diliyorum.

Oturum Başkanı: Orhan ALİMOĞLU (Sakarya Vali Vekili)

Değerli arkadaşlarım biliyorsunuz Türkiye hızlı değişiyor ve gelişiyor. Burada şu akla geliyor. Acaba işlerimiz zorlaşıyor mu? Kanaatimce işlerimiz zorlaşmıyor fakat biraz inceliyor. Buradaki incelik, insanın bilgenin incelmesi değil, biraz nezaket, zarafet ve güzellik kazanacak şekilde inceliyor. Hatta birazda kaybettiğimiz yılları telafi edecek şekilde hızlı bir değişim var. Burada hepimize düşen, bu değişime ayak uydurmaktır. Düzce Asayiş Şube Müdürü arkadaşımızın Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğine göre Sakarya Valiliği olarak hiç karar verip vermediğimiz sorusuyla ilgili olarak şunu söyleyebilirim. Sakarya Valiliği olarak insan hakları, hak ve hukuk kelimeleri ve kavramları üzerinde çok hassasiyetle duruyoruz. Ancak bahsettiğiniz kanun ve yönetmelikteki hükümleri, bunun ruhuna uygun şekilde yorumlamak şartıyla, böyle bir talep geldiği takdirde de yetkemizi kullanmakta hiç tereddüt göstermiyoruz. Ancak önceden hazırlığımız olmadığı için sayı vermem mümkün değil ama anlayışımız ve uygulamamız budur. Kanun, tüzük ve yönetmeliklerin ruhuna uygun bir talep, bir konu olduğu zaman, yetimizi kullanmakta bir tereddüdümüz yoktur. sözlerimi bitirirken bu verimli ve faydalı toplantıya iştirak eden Feridun hocamıza, ABD’den gelen misafir hocalarımıza, Başsavcımıza, Baro başkanımıza ve bu toplantıyı tertip eden İl Emniyet Müdürümüze huzurunuzda tekrar teşekkür ediyorum. Sizlere de katıldığınız ve faydalandığınız için teşekkür ediyor, görevlerinizde başarı, sağlık ve huzur diliyorum.

HUKUK DEVLETİ KAVRAMI VE

TÜRKİYE’DE

GELİŞİMİ

Kamu Yönetimi Emniyet Amiri Ali KUYAKSİL

1. GİRİŞ

İnsanoğlu ilkel dönemlerde de olsa topluluklar halinde yaşamaya başladığı andan itibaren can ve mal güvenliğinin güvence altına alınmasına ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyacı gidermek için de çeşitli kurallar konarak toplum düzeni sağlanmaya çalışılmıştır. İlk önceleri konan bu kurallar bazı elit kesimlere ayrıcalıklar tanımış ise de daha sonra büyük halk kitlelerinin bu ayrıcalıklara direnmelerine sebep olmuştur. Özellikle batı demokrasilerinin tarihi gelişim süreci içinde büyük halk kitlelerinin bu direnişleri sonucu büyük çapta katliamlar yaşanmış, bilhassa halk bu konuda çok büyük diyetler ödemiş imtiyazı elinde bulunduran kesimler (Derebeyi, Toprak Ağaları ve Krallar) bu ayrıcalığı istemeyerekte olsa mecburen yönetilenlerle paylaşmak zorunda kalmışlardır .

Demokratik düzenin egemen olduğu ülkelerde, yönetimin hukuka bağlılığı İlkesi benimsenmiştir. Günümüzde yönetim ülkede egemen olan hukuk düzeni içinde hukuka uygun olarak görevlerini yürütme zorundadır.

İleride biraz ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz hukuk devleti kavramı Avrupa’da 1215 tarihli Magna Charta’dan beri geliştirilerek hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Ülkemizde batılı anlamda gelişen Anayasal tarihimizde; Tanzimat, kanun devleti dönemini ilan etmişti. Meşrutiyetler anayasalı devlete, 1961 dönemeci de anayasal devlet ve hukuk devleti yolunda büyük bir sıçramaya işaret etti. 1921 ve 1924 Anayasacılığın ise esas misyonu ise ulusal bağımsızlık ve ulus devletin inşa edilmesiydi .

Hukuk devleti kavramı, ilk defa 1961 Anayasası’na girmiştir. 1982 Anayasası da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir “Hukuk Devleti” olduğunu beyan ederek, bu ilkeyi kamu hukukunun temel kavramı haline getirmiştir. Türkiye, bugün bir çok aksaklık ve eksikliklerine rağmen bir “kendine özgü” bir hukuk devletidir .

2.YARDIMCI TEMEL KAVRAMLAR

2.1. İnsan Kavramı

Hidrojen ve oksijenin birleşmesinde olduğu gibi ‘insan hakları’ şeklinde kelimeler bir araya geldiklerinde ortaya kendine özgü bir kavram çıkmaktadır. İnsan kavramı “ruh ve bedenden ibaret varlık, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı” olarak tanımlanmaktadır .

İnsan kavramının kimleri içine aldığı veya daha doğrusu kimleri dışladığı zamansal ve mekansal olarak değişiklik gösterebiliyor. Hukuki olarak insana ‘kişi’ (şahıs) denmektedir. Kişilik kavramı bizi medeni hukuka götürmektedir. Medeni Kanunumuza göre kişilik, doğumla başlar. İnsan olarak doğan her şahıs, kamu hukuku alanında bireysel özgürlüklerin ve temel hakların devlet otoritesi karşısında ezilmemesini sağlayan temel hak ve özgürlüklerden yararlanır .

‘İnsanoğlu’, ‘ademoğlu’ veya ‘insanlık’ (İngilizce’de de üç kelime aynı anlamda kullanılmaktadır: mankind, humankind veya humanity) kavramlarına özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra hazırlanan belgelerde rastlıyoruz. Çok yazar insanlık kavramını ‘uluslararası toplulukla’ özdeşleştirmiştir. Bazı yazarlar bu kavramla devletleri kastederler. Bazıları da, henüz kendini bağımsız olarak temsil edemeyen insan topluluklarını da dikkate alarak insanlığı ‘bütün halklar’ olarak algılarlar. Gerçekte insanlık şimdiki ve gelecek nesilleri içine alan bir bütündür ve devletlerden farklı bir hukuki kişiliği vardır .

Bizleri diğer canlılardan ayıran en önemli niteliğimiz, akıl ve vicdana sahip olmamızdır. Bu yönümüzle diğer canlılarda görülmeyen bazı tutum ve davranışlar sergileriz. Örneğin bir sanat eseri ortaya çıkarır, doğanın yasalarını keşfeder, hayatın anlamı üzerine düşünür, başka insanların ve kendimizin davranışlarını “iyi” veya “kötü” olarak değerlendiririz. Neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğuna dair düşünce üretebilir veya ileri sürülen düşüncelerden birini benimseye biliriz. Yalnızca insana özgü olan bu tutum ve davranışlar “insanın olanakları” olarak adlandırılır .

İnsan onuru, kişiliğe saygıyı, bir işin, bir görevin niteliklerine uygun kişilik özelliklerine sahip olmayı; kişinin kendi yeteneklerini bilmesi; geleceğini dikkatle planlamasını; diğer insanlarla birleşerek çalıştığı kurumun işleyişiyle ilgili sorumluluk duygusu yüklenmesini gerektirir. Bu ise aile, sosyal ya da kültürel temeli dikkate alınmadan her kişinin insanlık ailesinin bir temsilcisi olarak kendisine saygı gösterilmesi ve tanınması anlamına gelir .

2.2. Hak ve Özgürlük Kavramları

Hak terimi hukuk kelimesinin tekil halidir. Yani ‘hukuk’ kelimesi haklar anlamına gelir. Hak deyimi ise, insanların diğer insanlardan alacağını, yani, “meşru talep” demektir. Genel bir tanımla hukuk, belli bir toplumda belli bir dönemde yürürlükte olan ve devlet tarafından müeyyideye bağlanmış olan kurallar bütünüdür. Müeyyide veya yaptırım, hukuk kurallarına karşı gelindiğinde kanunlar çerçevesinde kullanılan devlet gücüdür .

‘İnsan Hakları’ dediğimizde ‘İnsan Hukuku’ demek istemiyoruz. İnsan hakları kavramı insan haklarıyla ilgilenen hukuk dalından çok daha geniş bir anlamı ifade eder. “İnsan hakları”, “temel haklar” ve “kamu özgürlükleri” kavramları çoğu kez eşanlamda kullanılmaktadır. “Hak” ve “özgürlük” kavramlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırmak güçtür. Bir tanım yapmak gerekirse; “özgürlük” kavramı hukuk öncesi düzenlenmemiş serbestliği ifade eder. “Hak” ise iki anlama gelmektedir. Gündelik anlamında doğruluk ve yetki demektir. İkinci anlamında ise hukuk düzeni tarafından tanınan ve korunan irade ve çıkarları belirtir .

İnsanın özgürlüğü ona ait hakların varlığı, ancak bir devlet düzeni içinde söz konusudur İnsan haklarının çerçevesi ve kapsamını, bireyin devletle olan ilişkisi belirler. Haklar doğdukları hukuk kurallarına göre; “kamu hakları” ve “özel haklar” şeklinde bir ayrıma uğrarlar. Kamu hakları; kamu hukukundan doğan haklardır. Kamu haklarını kendi aralarında “kişisel”, sosyal ve ekonomik haklar” ve siyasi haklar olmak üzere üçe ayırırız. Özel haklar ise, özel hukuktan doğan haklar olup; mahiyetlerine, konularına kullanılmalarına ve nihayet gayelerine göre çeşitli türlere ayrılırlar. Bunların içerisinde de en önemli ayrım mahiyetlerine göre olanıdır. Mahiyetlerine göre de haklar; “mutlak haklar”, “nisbî haklar” olarak ayrılmaktadır .

Temel hak ve özgürlüklerin, birey ile devlet arasında üç ilişki statüsü oluşturduğu varsayılmaktadır. Bunlar, “olumsuz statü”, “olumlu statü” ve “aktif statü”dür. Eğer insan, başkalarının da aynı haklara sahip olduğunu ve başkalarının haklarından yararlanabilmeleri için bizim de bazı ödevlerimiz olduğunu, bunun bir davranış kuralı olarak özümsenmesi gerektiğini kabul ederse; o zaman insan hakları ihlalleri büyük ölçüde azalmış olacaktır. Bundan dolayı, hak, özgürlükleri, bazı yasakları ve yararlanma isteklerini içeren iki boyutlu bir kavram olarak algılamamız gerekir. Teknik anlamda, her hak üç parçadan oluşur: hakkın öznesi; hakkın konusu; ve talepte bulunacağımız bir muhatap. Bu üç öğenin birleşmesiyle hak, basit istek ve temennilerden ayrılır. Hakların bağlayıcılık değeri taşıması ve ihlâl edenlere karşı yaptırım uygulanabilmesi için, bunların belli bir gücü olan hukuksal metinlerde düzenlenmiş olmaları gerekir. Devlet içerisinde bu ya bir anayasa ya da bir kanun olabilir. Uluslararası toplumda ise, elbette bu metin antlaşmadır. Her hak bir özgürlük ile bağlantılı olduğundan, temel haklar içindeki özgürlükleri diğerlerinden ayırmak için onlara ‘kamu özgürlükleri’ demek mümkündür. ‘Kamu’ terimi bir devlette yaşayan insan topluluğunun bütününü ifade eder. Kamu özgürlükleri insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ihtiva eder. Bu yüzden kamu özgürlükleri modern devletlerin varlık sebebidirler .

Hakkın önemli bir özelliği; sahibine bir şeyi yapabilme yetkisi verirken, başkasına da bu yetkinin kullanılmasına engel olmama ve saygı gösterme yükümlülüğünü getirmesidir. Bu da ödev kavramını çağrıştırmaktadır. Ödev; bir temel hakkın sınırlandırılması sonucu oluşan hukuki durum olarak tanımlana bilir. Bu sınır, bir insanın sahip olduğu haklara diğer insanların da sahip olmasının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Günlük yaşantıda hiç kimseye sonsuz ve sınırsız bir hak tanınamaz. Çünkü bir insanın sonsuz ve sınırsız bir hakka sahip olması, diğer insanların haklarını kullanamaması anlamına gelir. Başkalarının hak ve özgürlüklerini gözetmeyen insanların, başkalarından da kendi hak ve özgürlüklerini gözetmelerini beklemeye hakları yoktur. Çünkü sosyal yaşamda her şey karşılıklıdır .

“Özgürlükleri ortadan kaldırmak özgürlüğü yoktur" deyişi gereğince anayasalar hiç bir özgürlüğün, anayasa ile konulan ve kurulan düzeni ortadan kaldırma yetkisini vermediğini açıkça belirtirler. Bu husus; BM İHEB madde:30’da, AİHS madde:17-18’de de belirtilmektedir. 1961 ve 1982 Anayasalarımız bu paralelde hazırlanmıştır. Özgürlüklerin sınırlandırılması, özgürlüğü ortadan kaldıracak veya onu kullanamaz duruma getirecek derecede gerçekleştirilemez .

2.3. İnsan Hakları Kavramı

İnsan hakları kavramının herkes tarafından kabul edilen bir tanımı yoktur. Türkçe kitaplar ‘kamu hürriyetleri’, ‘temel haklar’, ‘vatandaş hakları’ hep aynı anlamda birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Çeşitli tanımlarda ortak noktaları belirten bir tanım verecek olursak; “Kişilerin insan olmakla doğuştan sahip oldukları siyasal iktidar karşısında cinsiyet, yaş, inanç ve düşünce farkı gözetilmeksizin eşit oldukları devredilemez haklardır” diyebiliriz. Bu haklar hemen hemen her ülkede bulunan kanun önünde eşitlik, yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mülkiyet hakkı gibi temel haklardır .

Bugün “insan hakları” terimi, insanlığın belli bir gelişme çağında, teorik olarak bütün insanlara tanınması gereken ideal hakların tümünü ifade etmektedir. İnsan hakları deyince daha çok “olması gereken ve bildirilerde “ulaşılacak hedefler” başlığı altında yer alan haklar akla gelmektedir . Kamu hürriyetleri, insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ifade eder. Bunlara kamu hürriyetleri denilmesi, sadece bir sınıfa veya zümreye değil, fakat istisnasız olarak herkese (kamu’ya) tanınmış olmasından ve dolayısıyla fert-devlet ilişkilerini düzenleyen bir kolunu teşkil etmesindedir. Kamu hürriyetleri karşılığında “Temel Haklar” sık sık kullanıldığı görülmektedir. Alman hukuku terminolojisinden yerleşmiş olan bu deyim (Die Grundrechte), 1961 T.C. Anayasasına girmiş bulunmaktadır. Ancak doktrinde ve konuşma dilinde “Temel Haklar”, bazen “İnsan Hakları” kavramının karşılığı olarak da kullanılmaktadır .

İnsan hakları öyle kutsal bir kavram ki, neredeyse bütün devletler ve devlet adamları meşruiyetlerini bu kavrama sadakatlerini açıklayarak korumak eğilimindedirler. Bugün bir devletin insan Her devlet kendi ülkesi üzerindeki varlığının meşruiyetini insan haklarına sadakatini ifade ederek meşrulaştırma eğilimindedir. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi, günümüz toplumlarının gelişmişlik düzeylerini gösterdiğinden, bu kavramların hayata geçirilmelerinin ölçüsü ile devletlerin gücü ve uluslararası itibarı, toplumların istikrar ve esenliği, bireylerin huzur ve üretkenliği arasındaki ilişki giderek artmaktadır. Bugün bir devletin insan haklarını ihlal ettiği suçlamasıyla karşı karşıya kalması, Orta Çağdan hatırladığımız ‘aforoz’ tabirini telaffuz etmemizi gerektirecek kadar ciddi bir suçlama olarak kabul edilmektedir .

3.HUKUK DEVLETİNİN GELİŞİMİ

Kamu hizmetlerinin belli bir düzen ve devamlılık içerisinde yürütülmesini sağlayan ve yönetilenlerin temel hak ve özgürlüklerinin güvencesi sayılan hukuka bağlı idare" anlayışı, kendiliğinden ve birdenbire ortaya çıkmayıp, bu alanda geçiri-len birçok aşamadan sonra kademeli olarak gerçekleştirilmiştir. Batıda devlet anlayışındaki gelişmelere bağlı olarak hukuk dev-leti anlayışına gelmeden önce "mülk devleti" ve "polis devleti" anlayışlarından geçildiği kabul edilmektedir.

Öğretide, yöneti-min hukuka bağlılığına "Hukuk Devleti" yönetimi hukuka bağlı olmayan dev-letler için de "Polis Devleti" deyimi kullanılır. Hukuk devleti, tarihsel süreç içinde polis devleti anlayışından sonra ortaya çıkmıştır. Kara Avrupasında, Polis Dev-leti anlayışından Önce "Mülk Devleti" anlayışı egemendir. Şimdi aşağıdaki bölümde bu kavramları ayrı ayrı ele alıp fazla ayrıntıya kaçmadan inceleye-ceğiz .

3.1.Mülk Devleti Anlayışı

Bu anlayışa göre devlet, idare edenlerin malıdır. Hükümdar, ülkeye ve bu ülkede yaşayan kişilere maliktir. Devletin başında olan kişi hiçbir kayıtla bağlı değildir. İstediği hak ve yetkileri kendi kendine sağlar ve kullanır.

Hükümdarın sahip olduğu sonsuz hak ve yetkiler, derebeyleri arasında, mülki-yet ilişkisi bozulmadan bölünmüş bir durumdaydı. Hükümdar bütün derebeyle-rin üstünde ve onlara egemen bir kişi olarak, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, olağanüstü, hikmeti hükümet gereği bir konuma sahipti .

Kamu gücü mülkiyete dayandığı için, bu dönemde özel hukuk-kamu hukuku ayırımı yapılamadığı gibi, bir İdare hukukunun varlığından da söz açılamazdı. İdare hukukçularının bu döneme "mülk devlet" demelerinin sebebi; yönetilen-lerin, üzerinde yaşadıkları topraklara bağlı olarak devletin daha doğrusu egemen olanların mülkü sayılmasıdır. Gerçekten de, mülk devlette halk, üzerinde yaşadığı toprağa bağlı olarak, toprağın bir parçası gibi alınıp satılıyor, miras yo-luyla başkalarına devredilebiliyordu .

İngiliz kocalar 1970 yılına dek, karılarıyla zina yaptığı sabit olan erkeklerden tazminat isteme hakkına sahiptiler; aynı hak kadınlara tanınmamıştı. Zina karşılığında kocanın tazminat isteme hakkı, kadının kocanın mülkiyeti altında görülmesinin bir uzantısıdır. Zaten İngiltere’de kadınlar 19. yüzyıl ortalarında bile, başka bir çok yerde olduğu gibi, babalarının ve kocalarının mülkü sayılıyorlardı ve 1882’ye kadar mülk edinme ve işletme hakkından yoksundular. Yine gelenek uyarınca, karısından kurtulmak isteyen ve boşanma olanağı olmayan ya da bu yolu pahalı bulan koca, “karısını” açık arttırmaya çıkarır ve kadın en yüksek fiyatı ödeyen erkeğe satılırdı. Karısı üzerindeki mülk sahipliği hakkını daha da belirginleştirmek için, koca karısının boynuna bir kayış takarak onu müzayede yerine götürürdü .

3.2.Polis Devleti Anlayışı

Fransız ihtilali'ne kadar Avrupa'da mutlak hükümdarlık rejimleri yürürlüktey-di. O dönemde Avrupa'da ve özellikle Almanya'da merkezi hükümetin mutlak egemenliğine dayanan bu yönetimlere "Polis Devleti" adı verilmiştir. Buradaki polis, eski Yunancadaki şehir anlamına gelmektedir. Bu sözcüğün, aynı zamanda, Anayasa rejimi, Devlet kamu düzeni anlamında da kullanıldığı bilinmektedir. "Politika" sözcüğü de bu sözcükten gelmektedir. Günümüzde kolluk (zabıta) an-lamında kullanılmaktadır .

Polis devleti anlayışında idare, belli bir Üst hukuk kuralına ve denetimine bağlı olmaksızın gerekli gördüğü her türlü eylem ve işlemi yapabilir; yönetilenlerin özgürlüklerini dilediği gibi sınırlayabilir ve onlara yeni sorumluluklar yükleye-bilirdi. Bununla beraber, polis devleti, idarenin hiç bir kurala bağlı olmaksızın faaliyet yürüttüğü devlet demek de değildir. Orada da idare belli kurallara bağlıdır. Ama bu kuralların hiç birisi, idarenin yönetilenlere karşı davranışlarını sınırlayıcı nitelikte değildir.

Polis devletinde, yönetilenlere emretme yetkisini veren kamu gücü, hükümdar ve onu temsil eden organların elinde toplanmıştır. Hükümdarın yetkileri mülk devlet anlayışında olduğu gibi bir mülkiyet hakkı olmayıp ,temsil ettiği devletten ve kişiliğinden doğan bir haktır. Hükümdar hiçbir hukuk kuralı ile bağlı değildir. Vatandaşları tehlikeye sokan her türlü girişimi ve gelişmeyi hiçbir hukuk kuralına bağlı olmadan kaldırmak hükümdarın başlıca görevleri arasındaydı. Çünkü hükümdar, Devleti "iyi halde tutmalı" idi. Bu nedenle de, "devlet çıkarı*' gibi kaypak ve muğlak bir kavram uğruna hükümdar, her türlü emri verebilir ve bu emri idare edilenler soru sormadan ve tartışmadan yerine getirirlerdi .

Polis devletinde, öteki kamu görevlilerinin yetkilerini de devlet başkanı tayin eder. Kamu görevlileri devlet başkanından aldıkları emir ve talimatları onun tem-silcisi olarak aynen uygularlar ve uygulamada yönetilenlere vermiş oldukları za-rarlardan dolayı devlet başkanları gibi sorumsuz olurlar.

Polis devletinde yönetimin sorumsuzluğu kabul edilmiş ve idarenin haksız ey-lem ve işlemlerine karşı yargı yoluna başvurulamamıştır. Sadece Almanya'da bu konuda istisna teşkil eden bir uygulama gömülmüştür. Almanya'da halk, idarenin haksız mali işlemlerine karşı Özel hukuk hükümlerine göre mahkemeye başvurarak zararın ödenmesini isteyebilmiştir. "Hazine-Fisc Teorisi" denilen bu uygulamaya göre, kamu mallan (hükümdarın kişisel mallan ve gelirleri dışındaki), hükümdara ait değil, özel hukuk hükümlerine göre hareket eden "Hazine"ye aitti. O halde, Hazîne özel hukuka tabi bir kişi olarak yargı denetimine tabi olabilirdi. Bu te-oriye göre hazineyi dava etmek, devleti dava etmek sayılmamıştır.

Hazine Kuramı; Devlet iktidarını hazine ve hükümdar olarak ikiye böldüğüiçin sakıncalı idi. Ancak, bir nebze olsun yargı denetimi imkânı tanıdığı için faydalı olmuştur.

Polis devleti denildiğinde, daha çok eski dönemlerin geleneksel otoriter dev-let idareleri anlatılmak istenir ise de/çağımız devlet idarelerinde de polis devleti uygulamalarına rastlamak mümkündür. Günümüzde, otoriter hükümdarlık yö-netimlerinin varlığı büyük ölçüde sana ermiştir. Şeklen demokratik yöntemlerle iş başına gelmiş çoğunluk idarelerinin de yönetilenlere karşı baskı ve zulüm re-jimleri uyguladıkları görülmektedir. Bu bakımdan polis devleti kavramı halen geçerlidir. Günümüzde polis devleti, hukuk devleti niteliği kazanamamış otori-ter ve baskıcı yönetimleri ifade etmektedir .

Çağdışı ve despotik bir yönetim şekli olan “polis devleti” uygulamaları tamamen ortadan kaldırılamamış ve halen dünyanın “tek parti sistemi” ile yönetilen ülkelerinde geçerlidir. Ancak, bu çağdışı polis devleti anlayışı ve uygulamaları, küreselleşen dünyamızda er geç yıkılacaktır .

3.3.Hukuk Devleti Anlayışı

Hukuk Devleti deyimi Alman kökenlidir: Rechtsstaat. Terim ilk defa 1860’larda iki Alman hukukçu tarafından kullanılıyor. Fransızca deyim Etat de Droit (hukuk devleti) şeklindedir. Anglo-Sakson ülkeler başta, diğer pek çok ülkede Rule of Law (hukukun üstünlüğü) terimi yeğlenir. Ama bunlar arasında anlam ve işlev bakımından önemli bir fark yoktur. Zaten Fransızcada Primaute’/Supre’maite du Droit (hukukun önceliği/üstünlüğü) deyimi de kullanılır. ABD’de yaygın kavram Due-process of law (hukukî usullere bağlılık)’dur .

Devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına bağlı olması, hukuk kurallarına tabi olması, hukuk devletinin en önemli özelliğidir. Yalnız idare edilenler değil, dev-let de önceden konmuş olan genel, objektif, soyut hukuk kurallarına uymak zo-rundadır. Diğer bir deyişle devletin faaliyetleri işlemler ve eylemler yoluyla irade beyanları, ancak hukuk kurallarına uymak şartıyla geçerli sayılabilirler, örneğin, "normal hiyerarşisi" ne göre, kanunların Anayasaya, tüzüklerin kanuna, yönet-meliklerin de kanun ve tüzüklere dayanması, yani alttaki normların üstteki norm-lara uygun olması lazımdır . Ayrıca hukuk devleti egemen devletin yasallığını değil, evrensel hukukun egemenliğini ifade eder .

Hukuk devletinin amacı, kişiyi devlet iktidarına karşı korumaktır. Bunu yap-mak için de temel aldığı öğe, kişi hak ve özgürlükleridir. Başka bir deyişle kişi, kamu gücüne karşı hak ve özgürlükleri kalkanıyla korunur. Bu ise devlet ikti-darının kişi hak ve özgürlükleriyle sınırlanması ve devletin onlara saygılı ol-masıyla sağlanır. Çünkü hukuk devletinde birey toplumsal örgütlenmenin temel öğesi olarak kabul edilir ve korunur. Sosyalist devlet çoğunluk yararını temsil ettiği ve saklamaya yöneldiği gerekçesiyle, kişinin devlet iktidarına karşı korun-masını kabul etmez. Dolayısıyla bu anlamda, hukuk devleti kavramım reddeder .

Türkiye'de hukuk devletî ilkesi ve anlayışı hukuk alanında yerleşmiştir. Özel-likle, 1961 Anayasası ve 1982 Anayasası, açıkça bu kavrama maddeleri arasında yer vermişlerdir. Gerçekten, 1982 tarihli T.C. Anayasasının 2'nci maddesi açıkça Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir "hukuk devleti" olduğunu belirtmektedir. Bu ilke kamu hukukumuzun temel kavramlarından biridir. Anayasalarımızda bu kavramın yer almasından önce, mahkeme kararlarının hukuk devleti ilkesine yer verdiklerini ve bu ilkeyi kullandıklarını biliyoruz .

4.HUKUK DEVLETİNİN GEREKLERİ

Bir ülkede hakim olan yönetimin, hukuk devleti anlayışına uygun olabilmesi için gereken şartların neler olduğu hakkında farklı görüşler öne sürülmüştür. Hukuk devletini daha iyi anlayabilmek için, en azından, herkesin üstünde durduğu bazı öğeleri açıklamak gerekir. Bu alt başlık altında bu öğelerden çoğuna kısa kısa değineceğiz.

4.1.Temel Hak ve Özgürlüklerin Güvenliği

İnsan haklan da denilen temel haklar, kişilerin sırf insan olarak yaratılmış olmasından dolayı sahip oldukları temel hak ve Özgürlüklerdir. Bu hak ve özgürlüklerin insana sıkı sıkıya bağlı olduğu, olağanüstü durumlarda geçici ola-rak kısıtlamaları mümkün ise de, hiçbir şekilde Özlerine dokunulamayacağı, hatta sahibinin bile bu haklardan vazgeçemeyeceği kabul edilmektedir. Anayasanın 12'nci maddesinin birinci fıkrası temel hak ve özgürlüklerin niteliğini bu şekilde belirtmektedir.

Temel hak ve özgürlükler genellikle üç grupta toplanmaktadır. Birinci grup-takiler; anayasaların "kişinin hakları ve Ödevleri" başlığı altında düzenlenen "koruyucu hakkıdır" . İkinci gruptakiler; anayasaların "sosyal ve iktisadi hak-lar ve ödevler" başlığı altında düzenlenen "isteme haklan"dır . Üçüncü grup-takiler; anayasaların "siyasi haklar ve ödevler'' başlığı altında düzenlenen "katılma hakları'dır.

Kopenhag Kriterleri olarak bilinen ve Avrupa Birliğine tam üyelik için aranan siyasi şartların başında insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gelmektedir .

Temel hak ve özgürlüklerin güvenlik altına alınabilmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi beklenir .

Temel hak ve özgürlüklerin anayasa ile korunması,

Temel hak ve özgürlükleri sınırlayıp kısıtlayacak kanunların genel, soyut

ve objektif olmaları,

Temel hak ve özgürlüklerin Anayasanın öngördüğü Yargı güvencesine bağlanması.

Temel haklar, yukarıda belirtildiği gibi, kamu yararının gerektirdiği bazı hallerde sınırlandırılabilir ama, hiç bir zaman tamamca ortadan kaldırılamaz. Anayasanın 13'üncü maddesinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması düzenlenmiştir. Buna göre,' 'Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğinin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması" amacı ile temel hak ve özgürlükler geçici olarak sınırlanabilir. Demokratik yönetimlerde temel hak ve özgürlükler ancak' kanunla sınırlanabilmekte, bir kanun hükmü bulunmadan İdare kendiliğinden kamu hak ve özgürlüklerini sınırlandıramamaktadır.

4.2.İdarenin Kanunla Düzenlenmesi

Çağımız hukuk devleti anlayışının Önemli özelliklerinden biri de idarenin ku-ruluş ve işleyişlerinin kanunla düzenlenmesidir. "Kanuni İdare" olarak da ad-landırılan bu ilkeye göre, hiç bir idari makam ve kuruluş kaynağını kanundan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz. Anayasanın 8'inci maddesinde yürütme yetki ve görevinin, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde yerine getirileceği; 123'üncü maddesinde ise, idarenin kanunla düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Anayasanın diğer maddelerinde de, kanuni idare ilkesine yer verilmektedir.

Anayasada böylesine kesin hükümler yer almasına rağmen, idarenin her türlü faaliyetlerinin ayrıntılı bir şekilde kanunla düzenlenmesi mümkün değildir. Uy-gulamada sadece temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren idari faaliyetler ayrıntılı olarak kanunla düzenlenmekte, diğer konularda genel kuralların belirtilmesi ile yetinilmektedir. İdarenin her türlü faaliyetinin ayrıntılı olarak kanunla düzenlen-mesi 19 uncu yüzyıl hukukçularının görüşüdür. Kanun kavramı, sadece yasama organı tarafından çıkarılan işlemleri içine alacak şekilde dar anlamda yorumla-yan o dönem hukukçularına göre; hukuk devleti, "Kanun Devleti" demektir. Günümüzde bu görüş değerini yitirmiştir. Çağdaş hukuk anlayışında, kanunilik kavramı ile hukukilik ve hukuki düzenlilik kavramları eş anlamda kullanılmakta, yasama işlemleri yanında, yürütme ve yargı, organlarının düzenleyici işlemleri de kanunilik kapsamına girmektedir .

Özetle, hukuk devleti kanun devleti demek değildir. Hukuk kavramı nasıl kanun kavramını aşarsa, hukuk devleti de kanun devleti anlayışının üstünde ve ilerisinde yer alır .

4.3.Demokratik Siyasi Rejim

Demokrasi, Lincoln'un verdiği ve genellikle klasik olarak kabul edilen bir tanıma göre, "halkın halk tarafından halk için yönetilmesidir" .

"Halk idaresi" olarak da ifade edilen demokrasi, siyasi İktidarın kaynağını bir kişiden, gruptan, sınıftan değil de yönetilenlerden alması esasına dayanır. De-mokratik siyasi rejimlerde halk, yöneticileri kendi içinden ve kendi hür iradesi ile seçer. Böylece yönetenlerin koymuş olduğu emir ve yasaklara uyulması halkın iradesinden doğan meşru bir temele dayanmış olur.

Demokrasi, toplumda çeşitli görüş ve çatışmaların varlığım kabul eder. Farklı görüşlerin parti, sendika, kulüp, dernek ve benzer şekillerde teşkilatlanarak siyasi hayata katılmasına ya da benzeri şekillerle kurumlaşmasına ortam hazır-lar. Bu nedenle demokrasi, toplumun uygarlık ve kültür düzeyine bağlı bir so-rundur. Millet olarak belli bir kültür düzeyine erişilmeden, bazı temel sorun-ların kavranmasında yaklaşık görüşler oluşmadan demokratik siyasi rejim, po-litikacıların her fırsatta arkasına sığındıkları bir istismar aracı olmaktan öteye geçemez.

Siyasi hürriyetli demokratik bir rejime sahip olmayan bir ülkede hukuk dev-letinin gerektirdiği ölçüde hürriyetlere bağlılık düşünülemeyeceği gibi hukuk dev-letinin öteki ilkeleri de devletin yüksele yönetimini elinde tutan kişinin veya zümrenin arzusuna ve iyi niyetine bağlı kalır. Halbuki siyasi hürriyetli bir de-mokraside toplum egemendir. Toplumun ise kendi üyelerine güven sağlayan hu-kuk devleti düzenine, öz yarara dayanan sıkı bir bağlılık göstererek başarı sağlaması mantıkidir. Gerçi demokratik bir idarede çoğunluğun ve ona güvenen hükümetin hukuk devleti ilkelerine aykırı davranması, mümkündür. Nitekim biz böyle bir devir geçirdik. Fakat sürekli mücadelelerle halk oyunu hukuk devleti düzenine aykırı davranışlar aleyhine çevirmek ve bu sayede normal yollardan amaca ulaşma imkânını veren tek rejim demokrasidir. Bu itibarla hukuk devletî ile demokrasi arasında adeta ayrılmaz denebilecek bir bağ vardır .

Hukuk devleti demokratik bir rejime dayanmaktadır. Ortak karar ve ortak sorumluluk demek olan demokrasi, yalnız aritmetik bir sayı çoğunluğu değil, aynı zamanda milli iradenin veya halkın taleplerinin ağır bastığı, muhalefetin de iktidar olma şansının bulunduğu bir rejimdir. Bir başka deyişle demokrasi, iktidarın paylaşılması ve sınırlanması, hukuk devleti de demokratik rejimi sınırlayan ve onun düzenli bir biçimde işlemesini sağlayan görüştür. Demokrasinin işlerlik kazanması, her şeyden önce, halkta ve yöneticilerde üstün bir ahlakın varlığını ve kültürel olgunluğu gerektirir. Bu ahlakın özü ise, insan haklarına ve farklı düşüncelere olan saygıdır. Hukuk devleti bir güven rejimi olduğundan, demokratik olmayan bir idarenin hukuk devleti ilkesini gerçek anlamda işletmesi mümkün değildir .

Görülüyor ki hukuk devleti anlayışı, bir yandan demokrasi için sınırlayıcı bir nitelik taşıyor. öte yandan da tam ve sağlam olarak ancak demokratik bir rejimde gerçekleşebiliyor. Şu halde bir ülkenin mutedil ve dengeli bîr devlet düzenine sahip olabilmesi için demokratik rejimle hukuk devleti anlayışının birlikte uy-gulanması gereklidir. Bu açıdan Anayasamızın başlangıç kısmında demokratik hukuk devletini temel bir amaç sayması yerindedir .

4.4. İdarenin Yargısal Denetimi

İdarenin yargısal denetimi, hukuk devleti öğelerinden en Önemlisidir. Yalnız idarenin değil, Devletin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimi içinde ol-ması hukuk devleti anlayışının bir sonucudur.

Hukuk devletinde, idarenin yapmış olduğu eylem ve İşlemlerin hukuka uy-gunluğu üst organlar tarafından denetlenmektedir. Üst organ, bazen yasama or-ganı bazen işlemi yapan idarenin bağlı olduğu üst İdari makam, bazen Danıştay, Sayıştay ve benzeri özel şekillerde kurulmuş bir denetim kurumu, bazen de mahkemelerdir. Bu üst organlardan her birinin yapmış olduğu denetimin, idarenin hukuka bağlılığının sağlanması bakımından yaran olmakla beraber, içlerinde en etkilisi yargı denetimidir.

1982 Anayasa'sının 125'inci maddesine göre, "idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır". Bu demektir ki, idarenin herhangi bir ey-lem ya da işleminden zarar görenlerin mahkemelere başvurarak yapılan İdari işlerin iptalini ya da uğratılan maddi zararın giderilmesini isteme hakkı bulunmaktadır.

İdarenin yargısal denetimi genellikle şu konulan içerir :

idare'nin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine açık olması. Bu husus yukarıda belirttiğimiz gibi Anayasamızın 125 inci maddesinde belirtilmiştir.

Hakimlik ve Savcılık teminatı, Anayasamızın 139 uncu maddesinde

"Hakimler ve savalar azlolunamazlar, kendileri istemedikçe Anayasa'da gös-

terilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması

sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer Özlük haklarından yoksun kılınamaz..."

diyerek bu husus belirtilmiştir.

— —Mahkemelerin bağımsızlığı: Yargı denetimini yapacak mahkemelerin Yasama ve Yürütme'ye karşı bağımsız olmaları lazımdır. Anayasanın 138 inci mad-

desi bu konuda şu hükmü getirmiştir :

"...Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tav-siye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kul-lanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz...”

Her ülke, bağlı bulunduğu idari rejimin türüne göre, kendine uygun yargısal denetim yollarından birini uygulamaktadır. Bazı ülkelerde idareye karşı açılan davalara adliye mahkemelerinde bakılmakta, bazılarında Danıştay ve benzeri Özel bir İdari yargı mahkemesi bulunmakta, bazılarında ise Türkiye'de olduğu gibi bağımsız bir idari yargı yolu gelişmiş bulunmaktadır.

4.5.Kuvvetler Ayınım

4.5.Kuvvetler Ayınım

Hukuk devleti ilkesinin bir diğer Öğesi, kuvvetler ayırımıdır. Yasama, Yürütme ve Yargı organları arasındaki Aristo'dan beri gelen bu ayırım, devlet fonksiyonlarının devlet adına bir takım organlar tarafından yapılmasını hedef alır.

Yasama ve Yürütme organı arasındaki ayırım, "kanuni idare" anlayışının, Yürütme ve Yargı organı arasındaki ayırım da, "Yargı denetimi" ilkesinin doğmasına neden olmuştur .

1982 tarihli T.C. Anayasası da, 7,8 ve 9 uncu maddelerinde kuvvetler ayırımı ilkesini kabul etmiştir.

Hukuk devleti anlayışının layıkıyla gerçekleşmesi için kuvvetler ayırımı il-kesinin uygulanması, yani bir yandan yasama kudretinin yürütmeden ayrı bir or-gan uhdesinde bulunması, öte yandan mahkemelerin bağımsız olmaları lazımdır. Çünkü mutlakıyet rejimlerinde olduğu üzere, şayet idarenin başındaki organ -Devlet başkam, hükümet' yasama yetkisine da sahip bulunur ise hukuk devletinin ge-rekleri, örneğin hürriyetlerle temel haklar güvenliği, kanuni idare ilkesi etkisiz kalır.

Kuvvetler ayırımı ilkesi Montosqieu tarafından mutedil, yani hukuka bağlı bir devlet düzeninin şartı olarak öne sürülmüş ve bu anlayışla anayasal rejim-lerin temel unsuru haline gelmiştir.

Fakat yasama-yürütme arasındaki ayrılığın uygulamadaki değeri siyasi parti cihazının etkisiyle az gibi görünür. Gerçekten yürütmenin başındaki hükümetler parlamentodaki çoğunluk partisi üzerindeki nüfuzları sayesinde arzuladıkları ka-nunları meclisten geçirmek imkânını bulabiliyorlar.

Bu durum özellikle bizim gibi parlamenter hükümet rejimi ile idare edilen ülkelerde adeta kendiliğinden hasıl oluyor. Çünkü bu rejim hükümetlerin mec-listeki çoğunluk partisi liderlerinden kurulmasını gerektiriyor. Çoğunluk partisi liderlerinden kurulan bir hükümet ise, parti kanalıyla meclise kolaylıkla hakim olabiliyor. Nitekim bizde 1960 öncesinde daima öyle olmuş, hükümetler meclise istedikleri kanunu kabul ettirmenin yolunu bulmuşlardır. Bununla beraber yasa-ma-yürütme ayırımının yine de uygulamada büyük değeri vardır. Siyasi hürriyetli demokratik bir rejimde iktidar partisi karşısında teşkilatlı bir muhalefet, meclîste yer alarak hükümeti denetler, tenkitleriyle ilgilileri ve halk oyunu uyarır, aykırılıkların önlenme ve giderilmesine, kanunların yapılışında ve kararların alınışında isabet sağlanmasına hizmet eder. Bu açıdan kuvvetler ayırımı değerini muhafaza etmektedir .

4.6.Kanunların Genelliği

Kanunların genelliği, yani benzer durumların aynı çözümlere bağlanması,"hukuk devleti" ilkelerinin başlıca gereklerinden biridir. 1982 Anayasasının10'uncu maddesi "Kanun önünde eşitlik" başlığı taşımaktadır. Herkesin kanun önünde eşit olduğunu, kimseye imtiyaz verilemeyeceği ve devlet organlarının bu ilkeye göre hareket etmek zorunda olduklarım belirtmektedir.

Yasalarda genellik sağlamak, yasa önünde eşitlik sağlamak kadar kolay de-ğildir, yasa koyucuların çok dikkatli davranmalarını, bazı kişileri kayırıcı, bazılarım da ezici nitelikte kural getirmekten kaçınmalarım gerektiriyor. Onun için dene-bilir ki, özellikle sınıf dengesizliklerinin bulunduğu toplumlarda, yasaların ge-nelliği, çoğu zaman, erişilmesi gerekli ideal bir durumu belirtmekten öteye geçemez .

4.7.Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Yargısal Denetimi

Kanunların Anayasaya uygun olması ve bu uygunluğun yargı yoluyla dene-timi de hukuk devleti ilkesinin gereklerindendir. Yasaların anayasaya aykırı olamayacaklarını belirtme yeterli değildir. Bunun yanında yasaların anayasaya uy-gunluğunu sağlayacak bir denetim mekanizmasının da kurulması gerekir, 1961 ve 1982 Anayasalarında, bu görev Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Anayasa mahkemesinin bu alandaki yetkisine, 1961 Anayasasına göre, 1982 Anayasası ile, hem başvuranlar açısından, hem de içerik açısından bazı kısıtlamalar geti-rilmiştir .

4.8.Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaması

Anayasanın 38 ve T.C.K.'nın 1 İnci maddesinde yeralan bu ilke, suçun yani ne gibi eylemlerin yasaklandığının hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde be-lirtilmesinden ve buna göre cezanın kanun tarafından tespitinden oluşur. Kişinin yasak eylemleri ve bunların cezalarını önceden bilmesi gerekir. Bu ilke, hukuk devletinin ve kişinin temel hak ve Özgürlüklerinin güvencesidir. Ayrıca, gene Anayasanın 17 nci maddesi "insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza" konulamayacağını, kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağını emretmektedir.

4.9.Devletin Mali Sorumluluğu

Devletin idari faaliyetleri sonucunda birtakım kişilerin haklarının zarara uğraması mümkündür. Ancak bugüne kadar Yasama ve Yargı Organlarının faa-liyetlerinden dolayı, herhangi bir sorumluluk öğretisinin, Özellikle Yargı karar-lan tarafından, geliştirildiğini göremiyoruz. Devlet faaliyetlerinden dolayı mali sorumluluk sonuçta, İdare'nin mali sorumluluğu ve bu da sonuçta, İdarenin yargısal denetimi sorunu olmaktadır .

1982 Anayasasınla 125 inci maddesinin son fıkrasında idarenin mali sorum-luluğu "İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür'' hükmü ile kabul edilmiştir. Ayrıca 40 ıncı maddenin gene son fıkrasında "...kişinin resmi görevliler tarafından vaki haksız istemler sonucu uğradığı zarar da, ko-numa göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır" ilkesi getirilmiştir.

Bu konuda vatandaşlarının haklarını korumaya yönelik, 7 Mayıs 1964 tarih ve 466 sayılı “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat verilmesi Hakkında Kanun” mevcut bulunmaktadır. Ancak vatandaşların büyük çoğunluğu bu kanunun varlığından haberdar değildir. Haberdar olmayınca doğal olarak da yararlanamamaktadırlar.

Bu sefer kamu görevlileri açısından önemli bir değişiklik de, 657 sayılı DMK md:13/2’ye yapılan (Değişik:2002/4748) “İşkence ya da zalimane, gayrı insani veya haysiyet kırıcı muamele suçları nedeniyle AİHM’nce verilen kararlar sonucunda Devletçe ödenen tazminatlardan dolayı sorumlu personele rücu edilmesi hakkında da yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır” ilavesidir. Bu ilave ile devlet uluslar arası düzeyde mali sorumluluğu kabul etmektedir. Ancak devleti uluslar arası düzeyde ekonomik olarak sorumlu hale getiren kamu görevlilerinden bunu alacağını belirtmektedir.

4.10. Kazanılmış Haklara Saygı

Bu ilke de hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.

Yönetimde hukuka bağlılığın sağlanması ve hukuk devleti ilkesinin gerçekleşmesi, yalnız yasa koyucuların bazı esaslara uymalarıyla olmaz. Belki bunlardan da daha önemli olan nokta, kuralları uygulayacak ve devlet işlerini yürütecek olan yönetim mekanizmasının da hukuk düzenine bağlı kalmasıdır.

Anayasa, 1961 Anayasası gibi, yönetimin hukuka uygunluğunu sağlamak için çeşitli Önlemler almıştır. Anayasa, yürütme görev ve yetkisinin Anayasaya ve yasalara uygun olarak yerine getirileceğini (Md. 8); Anayasa kurallarının yalnız yasama ve yargı organlarını değil, yürütme ve idare makamlarını da bağlayacağını öngörmüştür (Md. 11). Anayasa bundan başka yönetimin hukuka uygunluğunun yargısal denetimi için özel düzenlemelere gitmiş, yönetimin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu belirtmiştir (Md. 125).

5.TÜRKİYE'DE HUKUK DEVLETİ ANLAYIŞININ GELİŞİMİ

5.1.Tanzimattan Önceki Dönem

Bu dönemde Osmanlı Devleti' 'mutlak" bir hükümdarlıktı. Devletin yasama, yürütme ve yargı gibi temel güçleri padişahın kişiliğinde toplanmakta, Osmanlı Devletinin teokratik yapısı, hükümdarın yetkilerini "ruhani" alana da taşımakta idi. Devletin tüm güçlerini kişiliğinde toplayan padişahın yetkileri, bir yandan "Şeri hukuk", diğer yandan padişahların çıkardıktan yasalarla, geleneklerden oluşan "örfî hukuk'' kuralları ile kısıtlanmıştır. Bu kısıtlamaların hem sınırlı ol-ması hem de padişahların bu kısıtlamalara zaman zaman uymamaları, kişilerin hukuk güvenliğini sarsıyordu, özellikle 18 inci yüzyılda yönetimin bozulması, hukuka ayları uygulamaların çoğalması yönetime olan güvensizliği artırmıştır .

5.2.Tanzimat Dönemi

Yeniden düzenleme çalışmaları ile, bir yandan bozulan kuruluşların yerine, bat) örneğine göre yenileri kurulmaya, diğer yandan da yönetimi hukuka bağlama kopuşunda çaba gösterilmeye başlanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda, padişahın yetkilerinin kısıtlanması, 1808 yılında Sultan II. Mahmut döneminde "ayan" ile "merkezi iktidar" arasında imzalanan ve "Sened-i ittifak" adı verilen belge ile olmuştur. Bu senedle "padişahın ve hükümetin İradesi üstünde" bir hukuk ku-rah oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu nedenle Sened-i ittifak, "hukuk devletine doğru" atılan bir adım sayılır . Gerçekte, Sened-i İttifak bir yandan padişahın yetkilerinin kısıtlanması, diğer yandan da "taşra eşrafı"nın gücünü göstermesi yönünden İlgi çekici bir belgedir.

Tanzimat dönemini başlatan Gülhane Hattı Hümayunu (1839), Islahat Fer-

mam (1856) ve Fermam Adalet, hukuk devleti açısından önemli belgelerdir.

Tanzimatla başlayan yeniden düzenleme çabalan içinde Önemli olan husus-lardan biri de "şer'iye mahkemeleri"nin yanında "nizamiye mahkemeleri"nm ve "Danıştay"ın kurulması olmuştur. Bilindiği gibi nizamiye mahkemeleri, bugünkü adliye mahkemelerinin esasını oluşturur. Yine aynı dönemde Danıştaya ve yönetim kurallarına "yönetsel yargı" yetkisi tanınmıştır. Böylece yönetimin yargı yolu ile denetimi konusunda ilk adım atılmış oluyordu.

Tanzimat döneminde hukuk devleti açısından yapılanları özetlemek gerekirse, denilebilir ki, bu dönemde bazı temel hakların güvenlik altına alınması, mah-kemelerin bağımsızlığı ve yönetimin yargı yolu ile denetimi konusunda ilk adımlar atılmıştır.

5.3.Meşrutiyet Dönemi

Yeni Osmanlılar'ın çabalan ile monarşinin meşruti hale getirilmesi için yapılan çalışmalar sonunda 1876 Anayasası çıkarılmıştır. Bilindiği gibi I. Meşrutiyet çok kısa ömürlü olmuş ve Sultan II. Abdülhamit 13 Şubat 1878'de yasama organı olan "Meclisi Umumi"yi süresiz olarak kapatmıştır. Bu durum Kanunu Esasi-nin 1908 yılında bir fermanla yeniden yürürlüğe konması ve meclisi-mebusanın toplantıya çağrılmasına kadar sürmüştür.

I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde, hukuk devleti açısından Önemli adımlar atılmıştır. Hukuk devleti açısından bu dönemde yapılanlar söyle sıralanabilir :

1. Sert bir anayasa çıkarılmıştır.

2. Temel haklar anayasa güvenliğine kavuşturulmuştur.

3. Kuvvetler ayırımı uygulanmaya başlamıştır.

4. Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi benimsenmiştir.

Meşrutiyet döneminde, hukuk devleti İle ilgili bir çok ilkelerin uygulanmasına başlanmış olması, hukuk devletinin gerçekleştirildiği anlamına alınmamalıdır. Yu-karıda saydığımız ilkeler başlangıç durumunda ve noksan bir biçimde uygulana-bilmiştir. Hemen belirtelim ki, hukuk devleti anlayışının önemli ilkelerinden biri olan yönetimin yargı yolu ile denetimi ilkesi bu dönemde gerçekleştirileme-miştir.

5.4.Cumhuriyet Dönemi

Hukuk devleti açısından önemli gelişmeler Cumhuriyet döneminde hukuk dev-leti çabalarının ilk Anayasal belgesi olarak 1921 Anayasasını kabul edebiliriz.

Hukuk devleti yönünden 1924 Anayasası ile sağlanmalar aşağıdaki biçimde sıralanabilir :

1. Devletin temel niteliği Cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyetin temel organları seçimle işbaşına gelmiştir.

2. Temel hak ve özgürlükler Anayasa güvenliği altına alınmıştır.

3. Yasaların Anayasaya aykırı olmayacağı ilkesi benimsenmiştir.

4. Yasama gücü yalnız Meclis tarafından kullanılmış ve olağanüstü durumlarda hükümetin yasama etkinliklerinde bulunması önlenmiştir.

5. Yargı yetkisi; millet adına bağımsız mahkemeler eliyle kullanılmıştır.

6. Yönetimin yargı yoluyla denetimi ve yönetsel yargı sistemi benimsenmiştir.

7. Çok partili demokratik rejime geçilmiştir.

1924 Anayasası döneminde, hukuk devleti açısından aksayan hususlar da şöyle sıralanabilir :

1. Yargıçlara yeterli bağımsızlık sağlanamamıştır.

2. Anayasaya aykırı yasaların çıkarılması önlenememiştir.

3. Temel hak ve özgürlüklerin Anayasa güvenliğine kavuşturulması yeterli olmamıştır. Bunların güven altına alınması için daha başka hukuki tedbirlere ihtiyaç duyulmuştur.

1961 Anayasası ile hukuk devletini geliştirmek için gereken bütün şartlar ye-rine getirilmeye 1924 Anayasasının aksayan yönleri giderilmeye çalışılmıştır. Yö-netimin hukuka bağlılığı yönünden gerekli hukuk ortamı, 1961 Anayasası tarafından, en ileri bir biçimde hazırlanmıştır.

- 1982 Anayasası, ilke olarak, 1961 Anayasasında olduğu gibi hukuk devleti ilkesine önem vermiştir. 1982 Anayasasında hukuk devleti açısından dikkati çeken nokta, Cumhurbaşkanının tek başına almış olduğu kararlara karşı yargı yolunun kapatılmış olmasıdır. 1982 Anayasası ile hukuk devleti açısından getirilen ilke-lere hukuk devleti anlayışını açıklarken değinmiştik.

1982 yılında gerçekleştirilen idari yargı reformunda, idare ve bölge idare mahkemeleri kurularak Danıştay yüksek mahkeme durumuna getirilmiştir. Böylece iş hacmi eskiye göre önemli ölçüde azalan Danıştay'ın kararlarında daha dikkatli davranmaya başladığı söylenebilir.

Türk idare hukuku, 1982 Anayasası dönemine kadar önemli gelişmeler gös-termiş olmasına rağmen, çözümlenmesi gereken pek çok sorunu vardır. Aşağıda bu sorunlardan bazılarına kısaca değineceğiz;

İdarede yoğun bir bürokrasi ve kırtasiyeciliğe bağlı katı bir merkezcilik ha-kimdir. 1984 yılından itibaren, bürokrasinin azaltılması yolunda önemli adımlar atıldığı söylenmekte ise de, mevcut İdari yapı ve katı merkeziyet uygulaması karşısında bazı işlemlerin yapılmasında bir kısım kolaylıklar getirilmesi, bürokrasiyi azaltmak sayılmaz.

İdare, yerinden ve merkezden olmak üzere iki türlü teşkilatlanmış, fakat merkezi idare ile yerinden idare kuruluşları arasındaki yetki ve görev dağılımı henüz tam olarak sağlanamamıştır. Aynı nitelikteki işler bazen hem merkezi idare, hem de yerinden idare kuruluşları tarafından yürütülmekte; bazen her iki idare de il-gilenmediği için hizmet ortada kalmaktadır.

İdari usuller yeterli derecede gelişmemiştir. Devlet dairelerine bir iş için sa-dece yazılı olarak başvurulmakta, sözlü başvuru kabul edilmemektedir. Dilekçenin cevaplanacağı yolundaki kesin Anayasa hükmüne (Md. 74) rağmen, yazılı başvuruların çoğu ya hiç cevaplanmamakta ya da geç cevaplanmaktadır.

Personel rejimi, tamamen merkezi idarenin denetimi altındadır. Memurların meslek içi eğitimleri ve yetiştirilmeleri yetersizdir. Devlet memurlarının hizmet yerlerine göre dağılımları ve ücret yetersizliği yıllardır çözümlenemeyen sorun-lardandır .

6. GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Ülkemiz, özellikle batı demokrasilerinin, hukuk devleti ve insan hakları açısından geçirmiş olduğu, feodal yapı ve insanlık tarihinde unutulmayacak acı izler bırakmış engizisyon mahkemeleri ve ortaçağ karanlığı dönemlerini yaşamamıştır. Milletimiz kendine özgü sosyal kültürel yapısı ile en alttakiler ve üsttekiler arasında aşırı bir gerginlik ve sınıf ayırımcılığı yaşamamıştır. Bu durum doğal olarak özgürlük ve haklar mücadelesi açısından batıdaki gelişmelerden farklı bir yapı göstermesine neden olmuştur.

Ülkemizde batılı anlamdaki gelişmeler; Senedi İttifak(1809), Tanzimat Fermanı(1839), Islahat Fermanı(1856), Kanun-u Esasi(1876), 1921,1924, 1961 ve 1982 tarihli anayasalar ile devam etmektedir.

1961 Anayasası ile sağlanan özgürlükler ortamı, 1982 Anayasası ile sınırlamalar getirilmiştir. Ancak; toplumdaki demokratik istekler doğrultusunda Anayasada özgürlükler lehine değişiklikler yapılmış ve bu doğrultuda yedi tane uyum yasaları çıkarılmıştır.

Sonuç olarak, ülkemiz hukuk devleti ve insan hakları konusunda Avrupa’daki gelişmeleri takip etmektedir. Ancak bu yeniliklerin toplum hayatında uygulamaya dönüşe bilmesi, sırf yukardan yapılan yasal düzenlemelerle gerçekleştirilemez. Kanun uygulayıcıları görevini bu gelişmelere yapmak zorundadırlar. En önemli diğer bir konu da vatandaşlarında eğitim yoluyla bilinçlendirilerek, kendisine verilen haklara sahip çıkarak benimsenmesinin sağlanmasıdır.

KAYNAKÇA

AKGÜNDÜZ Ahmet, İslam'da İnsan Hakları Beyannamesi, İstanbul; Timaş Yayınları., 1991.

AKINTÜRK Turgut: Temel Hukuk, AÜ Açık Öğretim Fakültesi Yayını, Eskişehir, 1997.

BALTA Tahsin Bekir: Kısa İdare Hukuku, Ankara, 1962.

BALTA Tahsin Bekir: İdare Hukuku I Genel Konular, Ankara: SBF Yay. No: 326/1970/72.

BAŞLAR Kemal ve KUYAKSİL Ali: İnsan Hakları ve Kamu Hürriyetleri (1), Polis

Akademisi Başkanlığı Yayınları-3, Ankara, 2001.

BERKTAY Fatmagül: “Kadınların İnsan Hakları: İnsan Hakları Hukukunda Yeni Bir

Açılım”, İnsan Hakları, (Editör:Korkut TANKUTER), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2000.

BİLEN Mürüvvet: Sağlıklı İnsan ilişkileri, Armoni Ltd.Şti., Beşinci Baskı, Ankara, T.Y.

ÇEÇEN Anıl, İnsan Hakları, Savaş Yayınevi, Ankara, 2000.

ERDOĞAN Mustafa: Anayasal Demokrasi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 1996.

EREN Hasan vd.: Türkçe Sözlük, Cilt:1, Türk Dil Kurumu Basımevi, Ankara, 1998.

ERENLER Arslan: “Üstünlerin Hukukundan Hukukun Üstünlüğüne”, Polis ve Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl:2, Cilt:2, Sayı:1, Nisan 2004, s.81.

ERGUN Turgay - POLATOĞLU Aykut: Kamu Yönetimine Giriş, Üçüncü Yayım, Ankara, TODAİE Yay. No: 222, 1988.

FINDIKLI Remzi ve ÇEVİK Hasan Hüseyin: Devletin Yapısı ve Nitelikleri, Ankara, Polis Akademisi Yayınları, 2003.

GİRİTLİ İsmet–AKGÜNER Tayfun: İdare Hukuku Derslerine Giriş, İstanbul: Filiz

Kitabevi, 1985.

GÖZÜBÜYÜK A. Şeref: Kamu Yönetimi Sözlüğü, (Editörler: Ömer BOZKURT-Turgay ERGUN ve Seriye SEZEN), TODAİE Yay., 1998.

GÖZÜBÜYÜK A. Şeref: Anayasa Hukuku, Ankara: S Yayınları, 1986.

KAPANİ Münci: Kamu Hürriyetleri, AÜHF Yayını, 1981.

KARATEPE Şükrü: İdare Hukuku, İzmir, 1988.

KEPENEKÇİ Yasemin: İnsan Hakları Eğitimi, Anı Yayıncılık, Ankara, 2000.

KUÇURALDİ İonna: “Felsefe ve İnsan Hakları”, İnsan Haklarının Felsefi Temelleri,

Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 1996.

KUTKAN Mahmut ve TANRIVERDİ Battalgazi: İnsan Hakları, Jandarma Basımevi,

Müdürlüğü, Ankara, 2003.

KUYAKSİL Ali: İnsan Hakları Bilgileri, Ankara, 2002.

KUYAKSİL Ali: “Yönetimin Hukuka Bağlılığı”, Türk İdare Dergisi, Yıl:65, Sayı:399, Haziran 1993.

KUZU Burhan: “Türkiye’de Anayasal Planda ve Uygulamada İnsan Hak ve Hürriyetlerine Genel Bir Bakış”, İnsan Hakları Sempozyumu 10-11 Aralık 1994, İstanbul, 1995.

MUMCU Ahmet: İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Ankara: Savaş Yayınları, 1992.

ONAR Sıddık Sami: İdare Hukukunun Umumi Esasları, Cilt I, Üçüncü Baskı, İstanbul: Hak Kitabevi T.Y.

ÖRNEK Acar: Kamu Yönetimi, İstanbul: Pano Bassan, 1988.

SOYSAL Mümtaz: Anayasaya Giriş, Genişletilmiş ikinci yayım, Ankara; S.B.F. Yayın No: 271.

TANÖR Bülent ve YÜZBAŞIOĞLU Nemci: 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2002.

TANÖR Bülent: Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, BDS Yay. Bası, İstanbul, 1994.

UYGUN Oktay: “İnsan Hakları Kuramı”, İnsan Hakları, (Editör: Korkut TANKUTER),

Cogito Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000.

UYGUN Oktay:1982 Anayasası’nda Temel Hak ve Özgürlüklerin Genel Rejimi, Kazancı

Yay., İstanbul, 1992.

UYGUN Oktay: Türkiye’de Demokrasi ve İnsan Hakları, TODAİE Yay., Ankara, 1996.

VERSAN Vakur: Kamu Yönetimi, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1984. VERSAN Vakur: Kamu Yönetimi, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1984.

1 comment:

EDS said...

Silahlar can almak için yapılmış araçlardır. Lütfen silaha karşı sesimizi yükseltelim.
http://antibssah.blogspot.com/